Kendi Kendine Karşı – Self Against Self.

İnsanın kendi imgesi ile gerçekte olduğu kişinin böyle çarpışması
her zaman çok can acıtıcıdır. Bu konuda yapabileceğiniz iki şey var: Çarpışmayla dosdoğru yüzleşir ve gerçekte olduğunuz kişi olursunuz veya
geri çekilebilir ve olduğunuzu sandığınız kişi olarak kalmayı sürdürmeye çalışırsınız ki bu, içinde kesinlikle yok olacağınız bir fantazidir.
James Baldwin

=

This collision between one’s image of oneself and what one actually is is always very painful and there are two things you can do about it, you can meet the collision head-on and try and become what you really are or you can retreat and try to remain what you thought you were, which is a fantasy, in which you will certainly perish.
James Baldwin

 

(Image source : http://www.mattmcwilliams.com/change-your-mirror/ )
Advertisements

İftarlık Gazoz.

Geçenlerde İftarlık Gazoz filmini izledim. Filmin bir adının da 61 Gün olduğunu sonra öğrendim. Oniki Eylül’ü yaşamış herkesin, içinde kendi yaşadıklarından izler bulabileceği film, 1970’lerde başlayıp 1980’de sonlanan bir dönemde Anadolu’da nelerin nasıl değiştiğini sergiliyordu. İnanç, düşünce, yaşam tarzı farklılıklarına karşın bir arada yaşayabilen insanların nereden nereye yuvarlandığını bir ilkokul öğrencisinin baktığı yerden izlerken gülümseten ve göz yaşartan anlar birbirini izledi. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı karakterde, çelişkilerini ayaklarına dolaştırmadan yaşayabilen tipik bir Anadolu insanı vardı. Berat Efe Parlar’ın oynadığı çocuk karakter, büyüyünce kim olacağımızı belirleyenin teori ile pratik arasındaki aşılmaz uçurum karşısında takındığımız tavır olduğunu gösteriyordu.

İftarlık Gazoz, konusu, oyuncuları, renkleri, müziği ve çekildiği ortamla sıradışı, kaliteli bir filmdi ama bittiğinde bir başyapıt izlemiş gibi olmadım. Kaçırılmış bir fırsattı gördüğüm. Sıradan bir seyirci olarak filmi yer yer uzatılmış, sündürülmüş buldum. Bunun yanında, az işlenmiş, eksik/yarım bırakılmış kısımlar var diye de düşündüm. Neredeyse yönetmenin yarım bıraktığı bir filmi başkaları özensizce montajlayıp piyasaya çıkarmış gibi. Sinemada, binlerce yılın geçişi (Kubrick’in 2001 Uzay Yolu Macerasının ilk sahnelerindeki gibi) saniyeler içinde anlatılabilirken, İftarlık Gazoz’un kimi sahnelerinin zorlama yinelemelerle neredeyse ağır çekim gibi uzatılmış olması filmin temposunu yok etmiş. Son anda kesilip çıkarılmış sahneler olduğu izleniminden de kurtulamadım.

Yönetmen Yüksel Aksu’nun bunları fark etmemiş olduğunu düşünemiyorum. Sorunların senaryodan kaynaklanması da pek olası görünmüyor. Yapımcının bir etkisi varsa onun da filmi gereksiz uzatmaktan ne kazancı olabileceğini anlamıyorum. Filmi televizyonda izlediğim dikkate alınırsa, tüm bu sorunlardan elinde makasla televizyon kanalının koridorlarında dolaşan bir haddini bilmez sorumlu olabilir diye düşünüyorum. Sonuçta, Yüksel Aksu oturup bu filmin 30-35 dakika daha kısa süren ama daha doyuran bir “director’s cut” versiyonunu yapsa ne güzel olurdu demek geliyor içimden. Koşa koşa seyrederdim yeniden! Yeniden.

 

Hüküm. Türker Armaner.

Hüküm. Türker Armaner. Metis Yayınları, 2016

Kurtuluş Savaşının hemen öncesinde, işgal altındaki İstanbul’da geçen Hüküm, yüzeysel olarak “tarihi roman” veya “casusluk romanı” diye etiketlenebilir. Aslında daha derinde, düşünceleri ile eylemlerini buluşturamayan iki yakın arkadaşın bulaştıkları dramatik çatışma ortamı var. Roman, bu dramı anlatırken hiç gündemden düşmeyecek bir gerçeği vurguluyor: Tarihi galipler yazar. Kimin kahraman kimin hain olduğu her şey bittikten sonra galipler tarafından belirlenir.

Yazıya döküldüğünde kolayca okunan, “ne var bunda” diyeceğimiz bu yargı aslında günlük yaşamımızın kaçınılmaz bir açmazına parmak basıyor. Olayın içindeyken, sıcağı sıcağına yaptığımız seçimler uzun erimde kim olduğumuzu, nasıl yaşayacağımızı hatta, Hüküm’de olduğu gibi, nasıl öleceğimizi belirleyebilir. Çok derin çözümlemelere, ince hesaplara, ideolojik tavırlara bağlı olmayan seçimlerimiz veya kendimizi yalnızca edilgin bir izleyici olarak içinde bulduğumuz durumlar geleceğimizi biçimlendirir. Kahramanlar-hainler, iyiler-kötüler gibi ayrımlar kabaca tipik bir “a posteriori” yargı olan kazananlar-yitirenler ayrımına indirgenebilir. Hain olmak ile kahraman olmak arasındaki büyük fark, her şey olup bittikten, tüm zarlar atıldıktan, tüm köprüler yıkıldıktan sonra ortaya çıkar.

Değiştirilmesi mümkün olmayan bu durumu tüm yaşama yansıyan bir nihilizmin dayanağı yapmak kolaydır: Seçim yaparken, karar verirken ne düşünmüş ne amaçlamış olursak olalım, hakkımızdaki yargı sonuçta doğru tarafta mı yanlış tarafta mı olduğumuza göre oluşacaktır. Öyleyse, sonuçla ilişkisi rastlantıdan ibaret olan seçimlerimiz, dolayısıyla tüm hayatımız, anlamsız olmaya mahkumdur.
Böyle yapmayıp iyimser bir bakışı yeğleyecek olursak, karşımızdakileri hain-kahraman gibi terimlerle yargılamaya kalkmadan önce -başarabildiğimiz kadarıyla- en baştan onların yerinde olmuş olsak nasıl davranacağımızı düşünmeye çalışmalıyız. Çünkü, nihilist olalım olmayalım, yok aslında birbirimizden çok farkımız.

Geçmişte, işgal altında bir kentte, çoğu birbirini tanımayan insanlar arasında geçen anlatıda ayrıntılara önem veren, polisiye denebilecek bir kurgu okurun ilgisini canlı tutuyor. Beklenmedik son da bu anlatıya yakışıyor. Anlatının özünü oluşturan çaresizlik, okurun günümüzde olup bitenlere daha sağlıklı biçimde yaklaşmasına da katkı sağlayabilir. Beni en çok etkileyen, uzun zamandır başka bir bağlamda takıntı düzeyinde deştiğim “neyin doğru neyin yanlış olduğu baştan bilinemez” teması oldu. Bu yargıyı kabullenmenin sonuçları çok ağır, katlanılamaz olabilir. Kimliğimiz seçimlerimize indirgenebiliyorsa, seçimlerimizin rastlantısal sonuçlara yol açtığını kabullenmekle kendimizi değersiz kılmış olmuyor muyuz?

 

 

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Milan Kundera.

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Milan Kundera. Çeviren: Erhan Bener. Can Yayınları, 12nci Baskı 2013.

Neden “… Kitabı” da romanı değil? Çünkü burada her biri bir öykü olarak tek başına ayakta duran, farklı veya benzeşen olayları, karakterleri olan 7 bölüm var. Kitap, bunları birbirine bağlayan ipliklerle romanlaşıyor, bittiğinde damağınızda kalan roman tadı oluyor. Yaşam Başka Yerde‘yi ve okuduğum öteki romanlarını da anımsayınca, acaba Kundera’da aslında bir tane dev roman mı yazmış diye düşünüyorum. Balzac’ın İnsanlık Komedisi gibi.

Çekoslovakya’nın işgali sürecinde ezilen, sindirilen, yok edilen bireylerin öyküleri üzerinden tüm zamanların, ülkelerin, insanların ortak sorunlarına değiniyor Kundera. Örgütlü siyasi baskının, dayatma, sömürme, kirletme ile bireyin üzerine çullanmasını, örgütlü gücün parçası olanların insanlıklarını arkada bırakmalarını anlatıyor. Baskıya doğrudan maruz kalanların çektikleri kadar, bunu görmezden gelmeye çalışanların yaşadığı çelişkiler de Kundera’nın konusu.

Baskıcı iklimin, insanı insan yapan davranışları, sevgiyi, üretmeyi, paylaşmayı başka eylemlere dönüştürerek nasıl kararttığını, bireyin doğrudan kendi yaşamıyla ilgili deneyimlerine, seçimlerine nasıl gaddarca karıştığını boğazımız düğümlenerek okuyoruz.

Kundera’nın anlatımı, arkasındaki teorik – teknik yapıyı hiç sezdirmiyor. Günlük dille, aklına geleni yazıyormuş gibi yazıyor, anlatının arasına kendisi olarak girip çıkıyor, keyfince gezinir gibi birkaç cümle içinde yerler ve zamanlar arasında geçişler yapıyor. Kimi karakterleri (çoğu kadın) yazar olarak sevdiğini belli etmekten çekinmiyor. Roman kişileri, düzenin bireylerden oluşan bir duvar gibi karşılarına çıkan yüzü karşısında birey olarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Hepsi bedel ödüyor. Çoğu kendisi olarak ayakta kalamıyor. Bu yıkım sürecinde, gülüşün ve unutuşun anlamları da dönüşüme uğruyor.

İki bireyin karşılıklı sevgisinin doğal uzantısı olarak cinsellik Kundera’nın özellikle önem verdiği, bu romanda neredeyse başrole çıkardığı bir izlek. Kundera, sevgiden yoksun cinselliğin trajikomik, gülünç ve daha da kötüsü anlamsız oluşunu insanın içini acıtan bir parlaklıkla anlatıyor.

Kundera’yı okumuş ve sevmiş olanlar bu kitaptan da tad alacaklardır. Hiç okumamış olanlar için ise bu kitap Kundera’ya iyi bir başlangıç olabilir.

(Yazarlardan söz ederken:) Bizler, iyi tanınmayan, kıskanç, sinirli kimseleriz ve ötekilerin ölümünü dileriz. Bu konuda hepimiz eşitizdir: Banaka, Bibi, ben ve Goethe.
Politikacılar, taksi şöförleri, gebe kadınlar, sevgililer, katiller, hırsızlar, orospular, kaymakamlar, doktorlar ve hastalar arasında yazı hastalığının dayanılmaz çeşitliliği, bana bütün insanların, istisnasız, içlerinde yazarlık kaderini taşımakta olduklarını göstermiştir. İnsanoğullarının tümü sokağa inip: Biz hepimiz yazarız, diye bağırabilirler ve buna hakları vardır.

(Litost kuramından söz ederken:) Uzlaşmayı reddeden, sonunda düşünülebilen yenilgiler arasında en kötüsünü seçmek zorunda kalır. Ama litost’un istediği de bundan başka bir şey değildir. Kendi kendisinin tutsağı olan kişi, kendi yıkılışıyla öç alır.

 

 

e.e. cummings’den Şair Tanımı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şair, hisseden ve duygularını sözlere döken biridir.

Bu kolay gibi gelebilir. Değildir.

Pek çok insan, hissetiğini düşünür, hissettiğine inanır veya hissettiğini bilir – ama bunlar, düşünmek, inanmak ve bilmektir; hissetmek değil. Ve şiir hissetmektir, bilmek, inanmak veya düşünmek değil.

Hemen herkes düşünmeyi, inanmayı veya bilmeyi öğrenebilir ama hissetmek bir tek insana bile öğretilemez. Neden? Çünkü, düşünürken, inanırken veya bilirken herkes gibi olursun; oysa hissetiğin anda kendinden başka hiç kimse değilsindir.

Seni gece gündüz herkes gibi yapmak için didinen bu dünyada kendinden başka hiç kimse olmamak, insanın tüm gücüyle savaşmasıdır; hiç durmamacasına.

                                                                                     e. e. cummings

Kaynak: https://www.brainpickings.org/2017/09/25/e-e-cummings-advice/