Zamanın Kokusu. Byung-Chul Han.

Zamanın Kokusu, Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme. Byung-Chul Han, Çeviren: Şeyda Öztürk, Metis Yayınları, 2018.

Almanya’da yaşayan, Almanca yazan Güney Koreli Chan’ın bu ince kitabı (132 sayfa) aynı zamanda ağır. Bunun en büyük nedeni, alandan (felsefe) ve konudan (zaman) kaynaklanan çeviri güçlüğü. Örneğin Heidegger’in kendine özgü terminolojisini olduğu gibi bırakmak da çevirmek de ortaya tüm okurların rahatça anlayabileceği bir metin çıkarmayı sağlamıyor. Kitabın adında da geçen verweilen sözcüğünün İngilizce karşılıkları arasında “stay”, “linger”, “dwell”, “rest”, remain”, “pause” ve “sojourn” var. Bunların tümü belli bir biçimde zaman geçirmeyle ilgili. Başka bir deyişle, verweilen sözcüğü (ve İngilizce’deki karşılıkları) okuyanlarda zamansal tınısı olan çağrışımlar yapıyor. Bu sözcüğün Türkçe karşılıkları olan “durmak”, “kalmak”, “uzamak” ve kitapta yer verilen “bulunmak” sözcükleri bizde zamandan çok başka şeylere ilişkin çağrışımları tetikleyebiliyor. Heidegger’in bu terimi kabaca “oyalanmak (tarrying)” anlamında kullandığını söyleyenler de var. Tam karşılığı ise, herhalde, “bir şey üretmek veya yapmak zorunda olmamak”. Terimlerin ve terimleşmiş sözcüklerin çevirisi, hem çevirenin hem okurun işini zorlaştırıyor. Bunun kolay, hızlı bir çözümü yok.

Kitapta, birer makale gibi duran 12 bölüm var. Ana konu, son yüzyıllarda yaşam koşullarında ve dolayısıyla kültürde oluşan değişimlerin zaman anlayışımızı nasıl etkilediği. Bu, modernizm-postmodernizm bağlamında ve Heidegger, Baudrillard, Lyotard, Arendt gibi düşünürlerin yazdıkları üzerinden ele alınıyor. Han, bu düşünürlerin görüşlerinin sağlam ve iğreti yönlerini sistemli biçimde ele alıyor. Han’ın yaklaşımının kısacık bir özeti olarak, “zamanın kokusunu alamıyorsanız yazık ediyorsunuz” dediğini söyleyebilirim.

Bitirir bitirmez -hiç yapmadığım bir şey yapıp- kitabı yeniden okudum. Bu ikinci okuyuşta, ilkinde anlamadığım veya özümseyemediğim kısımları fark ettim. Han’ın anlattığı konuya hakimiyeti çok belli. Kimi kısa cümlelerini bile ağır ağır ve yeniden okumak gerekiyor. Bunu, sevdiğim bir tatlıyı ağır ağır yemeye benzeteyim de kimsenin gözü korkmasın.

Birkaç alıntı ile bitiriyorum ama kitabın -burada alıntılamadığım- son paragrafını odama asacağımı söylemeliyim :

Tarihöncesi insan, daimi bir şimdide yaşar. (s. 24)

Zamanı anlamlı kılan şey Aynının sonsuz tekerrürü değil, değişim olasılığıdır. Her şey ya ilerleme ya çökme anlamına gelen bir süreç teşkil eder. (s. 24)

Tarihsel zaman sürüp giden bir şimdi bilmez. (s. 24)

Atomlaşmış zaman, anlatım gerilimi eksikliği nedeniyle dikkati devamlı üzerinde tutamaz. Algıya sürekli yeni veya çok etkili şeyler temin edilir. Nokta-zaman derin düşünerek bulunmaya izin vermez. (s. 28)

Anlatı zamana bir koku verir. Nokta-zaman ise kokusu olmayan zamandır. (s. 29)

Modern teknoloji insanı yeryüzünden uzaklaştırır. Uçaklar ve uzay gemileri yeryüzünün yerçekimini insanın elinden alır. Yeryüzü uzaklaştıkça küçülür. Yeryüzü üzerinde ne kadar hızlı hızlı hareket edilirse o kadar daralır. Yeryüzü üzerinde, mesafeleri kaldırmaya yönelik her girişim insanla yeryüzü arasındaki mesafenin de giderek artmasına yol açar. Böylelikle insanı yeryüzüne yabancılaştırır. İnternet ve elektronik posta coğrafyayı, hatta yeryüzünü ortadan kaldırır. Elektronik posta, nereden gönderildiğini belli edecek tek bir işaret barındırmaz. Bir mekanı yoktur. Modern teknoloji insan yaşamını yeryüzünden yoksun bırakır. (s. 31)

…hızlanmanın akımına kapılan şeyler onlara anlam veren referans alanından savrularak çıkar, fragmanlara, anlamı boşaltılmış bir uzamda dolanıp duran yalıtılmış gerçeklik parçacıklarına dönüşürler. (s. 32)

Neyin önemli olduğunu kararlaştırmak artık mümkün olmadığında her şey önemini kaybeder. (s. 35)

Daha hızlı yaşamaya çalışan herkes nihayetinde daha hızlı ölecektir. Hayatı daha doyurucu hale getiren şey olayların toplam miktarı değil. sürem deneyimidir. Bir olayın diğerinin hemen ardından geldiği yerde, kalıcı hiçbir şey meydana gelmez. (s. 45)

Hızlanma sadece bir hedef söz konusu olduğunda anlamlıdır. (s. 84)

İnsan varoluşunun özünde kaygı değil boş zaman vardır. Düşünümsel bir dinlenmenin mutlak önceliği vardır. Bütün eylemlerin bu dinlenme hedefi akılda tutularak sürdürülmesi ve ona dönmesi gerekir. (s. 94)

Boş zaman bütün kaygılardan, ihtiyaçlardan, zaruretlerden muaf olma durumudur. Bir insan ancak bu durumda insan olur. (s. 95)

Çalışma öyle bir mutlaklaştırılır ki, çalışma saatleri dışında geriye kalan tek zaman “öldürülecek” zaman olur. Çalışmanın mutlaklaştırılması öteki yaşam formlarını ve tasarılarını bastırır. Zihni de çalışmaya zorlar. “Zihinsel emek” bir baskı formülüdür. Emek veren zihin bir çelişkidir. (s. 100)

Köle, efendinin tahakkümünden özgürleşir ama bunun bedelini emeğin kölesi olarak öder. (s. 105)

Emek toplumu nihayetinde bir baskı toplumudur. Emek özgür kılmaz. (s. 106)

 

 

Advertisements

Yazlık Evler Yalnız / Vacation Houses Vacant

Akarca’da (Seferihisar, İzmir), güneşli ama serin bir Mart öğle sonrası, kıyıdaki yazlık evlerin çevresinde dolaştık…

We have spent an afternoon around seaside summer houses at Akarca, Seferihisar, İzmir. The weather was nice for the time of the year (early March). The real summer is months ahead…

 

Bir Kuştan Öbürüne: Hayat ve Yazmak Üzerine Tavsiyeler. Anne Lamott.

Bir Kuştan Öbürüne: Hayat ve Yazmak Üzerine Tavsiyeler. Anne Lamott. Çeviren: Damla Göl. Hep Kitap 2017.

Anne Lamott’u Maria Popova’nın Brain Pickings‘de onunla ilgili yazdıklarından tanıdım. Zor konuları kolay anlatan, içten tavrı hoşuma gitti ve Türkçe’ye çevrilmiş iki-üç kitabından birini (sanırım en doğrusunu) alıp okudum. Okumam evin tadilatı ile örtüşen zamana denk geldiği için kitaba istediğim kadar odaklanamadım. Gene de, sayfalarını her aralayışımda karşımda Lamott’un gülümseyen yüzünü, şakacı anlatımını, tatlı gevezeliğini buldum.

Orijinali yayımlanalı çeyrek yüzyıl olmuş bir kitabın içerik yönünden taptaze olması ilk anda şaşırtıcı gibi görünse de adına bakınca şaşıracak bir şey olmadığı anlaşılıyor. Kitap, hayat ve yazmak üzerine tavsiyeler içeriyor çünkü. Lamott’un yazdıklarının en çok etkileyeceğini düşündüğüm okurlar, bir yönden benim gibi olanlar: “Hele bi’ şu işleri yoluna koyayım, oturup yazacağım” diyenler. Her zaman yenisi ortaya çıkan erteleme gerekçeleri, gerçekten “iş” olabilir, çocuk büyütme olabilir, okul olabilir, taşınma/yerleşme olabilir. Bunların tümü, aslında, “rahatım yerinde olursa yazarım” diye özetlenebilir. Bu da kulağa hiç hoş gelmiyor. Lamott, çocukluğunu anlatarak başladığı kitabında böyle rahatına düşkün yazar adaylarının hayallerini güzelce yıkıyor. Yıkıyor dediysem, parçalıyor anlamında.

Lamott, yazar olmaya heveslenenlerin iç içe düşündüğü “yazmak” ve “kitabını basılı görmek” eylemlerini birbirinden tümüyle ayrı tutmaya çok önem veriyor. Bu ikisi için gerekenlerin ve her birinin anlamının ötekinden çok farklı olduğunu vurguluyor. Yazar olma düşüncesini aklından geçirmiş – geçirecek herkesin işine yarayacak, yazmayı sürdürmesini veya daha eğlenceli bir başka işe yönelmesini sağlayabilecek bir kitap bu. Belki alıntılar daha iyi anlatır ne demek istediğimi:

Yazar olmanın nimetlerinden biri, bir şeyler yapmak ve keşfe çıkmak için size bahane sunmasıdır. Bir diğer nimetine gelince, yazma eylemi sizi hayata daha yakından bakmaya, o hayat sallana sallana ortalıkta dolanırken onu incelemeye teşvik eder. s. 10

Yazma eyleminin kendisi bir ödüldür. s. 22

Yazmak bir süreklilik, inanç ve sıkı çalışma meselesidir. s. 33

E.L. Doctorow vaktiyle şöyle demiş: Roman yazmak gece araba sürmek gibidir. Sadece farlarınızın aydınlatabildiği kadarını görürsünüz ama bütün yolculuğu bu şekilde tamamlayabilirsiniz. s. 43

Tanıdığım bir yazar bana her sabah oturup kendisine kibarca şöyle dediğini söylemişti: Başka bir seçeneğin yokmuş gibi düşünme; çünkü seçeneğin var – ya yazarsın ya da kendini öldürürsün. s. 46

Bence mükemmeliyetçilik, yeterince dikkatli koşarsanız ve her sıçrama tahtasına doğru şekilde adım atarsanız ölmek zorunda kalmayacağınıza dair takıntılı inançtan ileri gelir. Gerçek şu ki her halükarda öleceksiniz; koşarken ayaklarına bakmayan insanların pek çoğu da sizden daha iyi işler başaracak ve bu esnada daha çok keyif alacak. s. 51

Mükemmeliyetçilik, geride temizlenecek çok fazla dağınıklık bırakmamak için umutsuzca çaba göstermeniz anlamına gelir. Oysa karmaşa ve dağınıklık bize hayatın gerçekten yaşandığını gösterir. s. 51

…mükemmel aslında sığ, gerçek dışı ve ölümcül düzeyde yavan demektir. s. 70

İnsanları insanlardan öğrenmeniz gerek, okuduklarınızdan değil. s. 86

Kendimiz dışında bir şeyle meşgul olmak, dünyayı dar ve korkutucu bir narsistlikle görüp kolorektal bir teoloji ile sürerek kafasını daima kuma gömen rasyonel zihnin güçlü bir panzehiridir. s. 117

Sezgilerinizi ancak onlara bir varoluş alanı yarattığınızda ve rasyonel aklınızın gevezeliklerini susturduğunuzda geri alabilirsiniz. Rasyonel akıl sizi beslemez. Size hakikatleri sunduğunu farzedersiniz, zira rasyonel akıl bu kültürün tapındığı altın buzağıdır; ama bu doğru değil. Rasyonellik dediğimiz; verimli, ağız sulandırıcı ve büyüleyici olanın sıkıp suyunu çıkarır. s. 126

 

 

Kâseni Yıka!

Geçenlerde, yüksek rütbeli bir askerin (doğru anımsıyorsam Amerikalı) emrindekilere “Dünyayı kurtarmak istiyorsanız, işe yatağınızı toplamaktan başlayın” dediğini okudum. Bu bana çok sevdiğim bir Taocu / Zen öykücüğü anımsattı. Manastıra kabul edilmesinin üstünden bir süre geçmesine rağmen hala en büyük amacı olan “aydınlanma”yı yaşayamayan öğrenci, Ustanın karşısına çıkar ve Zen’in özünü hemen öğrenmek ister. Usta, “çorbanı bitirdin mi?” diye sorar. “Evet” yanıtını alınca da, “o zaman kâseni yıkamalısın” der. Öğrenci, aydınlanır.

İlk anda, farklı kültürlerde, zamanlarda, farklı kişilerce, farklı beklentisi olan başkalarına söylenen bu sözlerin (yatağını topla /kâseni yıka) bende aynı tele dokunur gibi olmasından hoşlandım. Tüm çatışmalara karşın dünya küçücük bir yer ve hepimiz kısacık ömürlü insanlarız diye düşündüm; aramızda çok da fark olmamalı.

Zaman geçtikçe, Amerikalı bir general ile kıt kanaat yaşayan, hırslarından arınmış bir bilgenin aynı şeyi söylüyor olabileceklerini fazla kolay kabullendiğimden kuşkulandım.
Bir yanda kapitalizmin, emperyalizmin sembolü olan ülkenin dünyanın her yanında kan döken ordusu; diğer yanda kapital ile ilgisi olmayan, silahsız, zararsız insanlar… Gerçekten aynı şeyden söz ediyor olabilirler mi? Anladığıma göre, sözcüklere değil de söylenme amacına baktığımızda benzerlik ortadan kalkıyor. Askerden istenen emirlere uyması, şekil disiplinini içine sindirmesi. Bu, onun iyi asker olmasına katkıda bulunacak. Benzerlik de buraya kadar. (Dünyayı kurtarma konusunu ciddiye alan yoktur sanırım). İyi bir asker bu durumda kendine verilen görevi de (sırasında tanımadığı insanları öldürmek dahil) iyi yapacaktır. İyi askerin, zor koşullarda hayatta kalmak konusunda başarı göstereceği, dolayısıyla söyleneni yapmasının kendisinin de çıkarına olduğu söylenebilir. Bu, savaşlarda çok iyi askerlerin de öldüğü gerçeğini değiştirmez.

Çorba kâsesini yıkayan öğrenci ise yalnızca o anda yapması gereken işi yapıyor olur. Bunu, kendisine söylendiği için, böyle yaptığında bir ödül alacağı için, kâsesini temizlediğinde ustası gururlanacağı için yapmaz. O anda yapabileceği, hayatın akışına tam uyan eylem o olduğu için yapar. Tüm öğrenmesi gereken de budur. Zamanı geldiğinde uygun eylemi yapmak, her zaman en doğru olanı yapmaktır.

Askeri örnekte, söyleneni yapmak, eylemi yapanın üzerinden bir seçim yapmanın getireceği yükleri kaldırır. Onun yerine düşünen birinin dediğini yapmak yeterlidir. Bu, dağa tırmanmak, buzlu suya girmek, adam öldürmek gibi zor bir iş bile olsa kişinin seçim yapmak için düşünmesine, seçenekleri tartmasına, karar vermesine gerek yoktur. Öteki örnekte ise, kendisine söylenenin ne anlama geldiğini bulmak için bile insanın azımsanmayacak bir çaba göstermesi gerekir.

Çorbasını bitirdikten sonra tasını yıkayan öğrenci, hiç kuşku yok ki, sabah kalktığında yatağını da toplayacaktır. Bunu kendi isteyecek, içinde yaşadığı, eylemlerinin parçası olduğu evrenle uyumlu olduğu her andan tad alacaktır.

Sözler benzeşse de özler apayrı.

Image source: https://www.granitecitygrocery.coop/soup_recipes_to_share

 

Bisiklet Almak veya Almamak

Bisiklet almaya karar verdim.
Her aklı başında 21inci Yüzyıl insanı gibi İnternete girip nasıl bir bisiklet alacağımı belirlemeye başladım. Markalar, fiyatlar, bisikleti oluşturan parçalar, kullanıcı yorumları derken doldum da doldum. Örnek derseniz, bisikletin en önemli parçası kadroymuş. Çelik, aluminyum, “carbon fibre”dan bambuya kadar pek çok malzemeden kadro yapılabiliyormuş. Bunların herbirinin de kendi içinde çok iyisi, iyisi, eh iştesi ve kötüsü varmış.

Aluminyum eğileyim derken kopar-kırılırmış, onarılamazmış. Çelik, çok sağlammış ama ağırmış. Çeliğin hafifi, aluminyumun kolay kırılmayanı da varmış. Vites, pedal, sele, gidon gibi parçaların herbiri için bu çeşitlemeler sonsuza kadar gidiyor. Birbiriyle çelişen görüşlere denk gelince, hangisinin doğru olduğunu öğrenmeye çalışmak da fazladan zaman kaybı…

Bu bana felsefi Taoculuk akımının en tartışmalı kavramlarından olan “bilgi insanı mutsuz eder”i anımsattı. Gerçekten, okudukça, öğrendikçe, bilgilendikçe iç sıkıntım artmıştı.
Beş – altı günlük bir çabalamanın sonunda, almam gereken bisikletin param yetmediği için alamayacağım bir bisiklet olduğunu, alabileceğim bir bisikletin ise kalitesiz olduğunu bildiğimden binemeyeceğim bir bisiklet olduğunu anladım. Sonuç olarak bisiklet almaktan vazgeçtim.

Yazdıklarımda bisiklet yerine düdüklü tencere veya digital fotoğraf makinesi koyunca da sürecin aynı biçimde yaşandığını fark edince, karikatürlerde çok güzel duran o kafa üstü lambası birden parlamaya başladı. Anladım ki, havlu atmamın nedeni dışsal değil içseldi. Benim “İnternetten öğrendiğime göre bana en uygun olan bisiklete binmek” gibi bir amacım olmamalıydı zaten. Amacım, düzayak bir kasabada kısa mesafeleri biraz enerji harcayıp biraz da keyif alarak kat etmek için bir bisiklet bulmaktı. Tekerlekleri düzgünce dönen 40 yaşında bir bisiklet bile yeterli olurdu aslında. Okurken anlamlı görünen farkların belki hiçbiri bisiklet sürerken anlamlı olmayacaktı. O anlarda, yolu, yapacağım işi, akşam ne yiyeceğimi düşünüyor olabilirdim ama bisikletin kadrosu “hi-ten” çelik yerine “hydroformed” veya “triple butted aluminum” olsa ne hissediyor olabileceğime takılmazdım. Her şey bir yana, kadronun kalitesiyle ilişkili sarsılmaları en çok hisseden kısmımın bu değerlendirmeler için yeterince duyarlı olduğunu düşünmüyorum.

Çoğumuz, okumaktan, araştırmaktan, yeni şeyler öğrenmekten keyif alıyoruz. Konu evrenin oluşumu oluyor bazen, bazen yalnızca Gobi çölünde bulunan bir yaratığın biyolojisi, bazen insanda bilinçlilik durumunun nasıl oluştuğu. Bazen de günlük yaşamımızı oluşturan nesnelere ilişkin bilgilerle besliyoruz merakımızı : Kuru fasulye neden düdüklü tencerede daha çabuk pişer? Saksıdaki kaktüslere ne kadar su vermek doğrudur? Elektrik süpürgesinin torbalı olması mı daha sağlıklıdır, torbasız olması mı? İnternet, bu merakları gidermenin de yeri.

Ancak kimi zaman, merakın okuyarak giderilmesi sürecinin keyfiyle kamaşan zihnimiz açık bir gerçeği kaçırıyor: Okumaktan alınan keyif, yaşamaktan alınanla karşılaştırılamaz. Bilgi, deneyimin yerini alamaz. İkisi de ayrı ayrı doyurucu, eğlendirici olabilse de, bir futbol karşılaşmasını televizyondan izlemekle, o karşılaşmada ayağında kramponla sahada koşuyor olmak benzer eylemler değildir. Bunu ıskaladığım için, bisikletle ilgili okumalarımın kesin, doğru, uygulanabilir bir karar için yeterli veri sağlamadığını görünce aptalca bir karar verdim. Oysa, okuyacağım hiç bir satır, öğrenebileceğim hiç bir bilgi, bisikletin selesine oturup pedal çevirirken hissedeceklerimle karşılaştırılamaz. Bunu bilmek için bilgin olmaya gerek yok ama, günlük yaşamın iniş çıkışları, gürültüsü içinde insan yolunu böyle kolayca kaybedebiliyor işte.

Kararımı değiştirdim. Bisiklet alacağım. Bisiklet konusunda bilgilenmeyi hala istiyorum ama bisiklete binmeyi daha fazla istiyorum. Hem de hemen.

Unutmadan, Taoculukta “insanı mutsuz eden bilgi”den neyin kast edildiğini artık daha iyi biliyorum.

 

Yaşlı Adam ve Deniz. Ernest Hemingway.

Yaşlı Adam ve Deniz. Ernest Hemingway. Çeviren: Orhan Azizoğlu. Bilgi Yayınevi, 96ncı Basım, 2017.

Bu kitabı ortaokul-lise yıllarımda okumalıydım. Kısa bir roman veya uzunca bir öykü olan yapıt, koşullar ne kadar olumsuz olursa olsun pes etmemek üzerine. Kolay vazgeçen (bir anlamda pes eden) biri olduğumdan, Hemingway’in mesajını etkilenmeye daha açık olduğum bir dönemde alsam nasıl olurdu sorusu geçti aklımdan… Bunun yanıtı yok. Ancak, bundan sonrası için Yaşlı Adamı hep anımsayacağımı söyleyebilirim. Ters giden her şey karşısındaki direncini ve bunun hayatına nasıl anlam kattığını anımsamazsam yazık olur.

Belki Hemingway yayımlandığını görebildiği bu son romanını ayakta kalabilmek için yazmıştı. Keşke inansaydı yazdıklarına.