Virgina Woolf’un Çamaşır Makinası

Bu sıralarda Mina Urgan’ın Virginia Woolf Kitabını okuyorum; hem insan Woolf’u hem yazar Woolf’u daha iyi anlamak için. Okudukça şaşırıyor, Woolf’u daha çok seviyorum.

Dün, uzun zamandır rastlamadığım güzellikte bir TED konuşması izledim: Bir yıl kadar önce ölen İsveçli bilim adamı Hans Rosling’in Sihirli Çamaşır Makinası adlı sunumu (İngilizce). Rosling, çamaşır makinası örneğinden yola çıkarak hepimizi çok ilgilendiren bazı sorunlara dikkat çekiyor ve bununla da kalmayıp çözüm yolları konusunda düşünmemize yardım ediyordu. Zekice hazırlanmış esprili sunumu izleyince çamaşır makinasının ne kadar önemli olduğunu anladım. Çevreciliğin cahilliğe engel olmadığını da ilk kez bu kadar net gördüm. Rosling’in konuşmasında, çevreci olarak adlandırdığı birilerinin fazla elektrik harcadığı için çamaşır makinalarının yaygınlaşmasına karşı çıktıklarını duyunca şaşıracaksınız.

Dahası, bu konuşma Virginia Woolf‘un feministliği ile ilgili Mina Urgan’ın yazdıklarının kafamda doğru yere oturmasını sağladı. Woolf, üniversite öğrencisi genç kızlara yaptığı bir konuşmanın kitaplaştırılmış haline “Kendine Ait Bir Oda” adını vermiş. O konuşma, kitap ve kitaba verilen ad, kadınların akılları ermediği için yazar, ressam, besteci… olamayacağını dayatan yaygın anlayışa bir yanıt niteliğinde. Woolf, kadın yazarların, ressamların, bestecilerin azlığının nedeni olarak kadınların ev işlerine mahkum edilmelerini görür. Kadınların yazmak, resim yapmak gibi ev işi dışında etkinliklere zaman ayırmalarına izin verilmediğini, kendilerine ait bir odaları olmadığını vurgular. Oysa “yazar”, “devlet adamı” babalar, odalarına çekildiklerinde herkes onları rahatsız etmemek gerektiğini bilir. Woolf, kadınların oy kullanabilmesi ile ilgili tartışmalarla pek ilgilenmemiş ama hem gerçek hem mecaz anlamda kendi odaları olmasını çok önemsemiş.

İlk elektrikli çamaşır makinaları Woolf yaşarken piyasaya çıkmış olsa da onun bu makinalardan birini kullandığını düşündürecek bilgimiz yok. Nasıl yaşadığını, tüm enerjisini yazmaya verebilmesi için eşi Leonard’ın onu nasıl el üstünde tuttuğunu dikkate alınca, Woolf’un bu makinalara kişisel olarak ilgi duyması için bir neden göremiyorum. Kısacası, Woolf’un bir çamaşır makinası yoktu diye düşünüyorum. (Woolf hayranı olduğunu saklamayan Ursula Le Guin‘in tüm o olağanüstü kitapları yazarken bir yandan ev işlerini yaptığını ve üç çocuk büyüttüğünü düşününce, onun mutlaka çamaşır makinaları olmuştur diyorum. Ve… kendine ait bir odası).

İnanıyorum ki Woolf, Rosling’i izlese ona hak verirdi. Çünkü Rosling, dünyanın büyük kısmında çamaşırların hala elde ve kadınlar tarafından yıkandığını gösteriyor. Saatlerini, günlerini, ömürlerini çamaşır yıkamak için harcayan kadınların elektrikli çamaşır makinaları sayesinde -pek çok başka şeyin yanında- okumaya zaman ayırabileceklerini söylüyor. Bir anlamda, kendilerine ait bir odaları olabileceğini. Erkeklerin egemen olduğu, durup durup savaş çıkardığı dünyada, kadınların en az oy hakkı kadar ihtiyacı olan şey kendilerini geliştirebilmek, dünyayı anlamak, düşüncelerini -çoğu yerde yalnızca erkeklere tanınan olanakları kullanarak- dile getirebilmek. İsterseniz bakın!

Çamaşır makinası bunun için önemli. Woolf bunun için haklı. Çamaşır makinası, kadının kendine ait bir odası olması için gerekli.

Çamaşır makinası deyip geçmemeli.

 

Advertisements

Hayvanlara Niçin Bakarız? John Berger.

Hayvanlara Niçin Bakarız? John Berger. Türkçesi: Cevat Çapan. Tudem Yayın Grubu, 2nci Baskı, 2017.

Şık ve sade kapak tasarımıyla bir cep kitabı havasında olan bu seçkide sekizi bir biçimde hayvanlarla ilişkili 9 bölüm var.

Hayvanları önemsemek için vegan, vejetaryen olmaya veya romantik takılmaya gerek olmadığını da Berger’den öğrenmem gerekiyormuş. Aşk üzerine yazdığında bile ayaklarını yerden kesmeyen bir gerçekçi Berger. Hayvanlar söz konusu olduğunda neden farklı olsun?

Kısa öykü tadında yazılar da bulunan kitaptaki en uzun yazı Hayvanlara Niçin Bakarız? başlıklı olanı. Bu yazı, kapitalizmin gelişme sürecinde hayvanat bahçelerinin kuruluşu ekseninde insanların hayvanlara yabancılaşmasını konu alıyor. John Berger’in çok etkilendiğim Saman Köpekler‘i, her şeyin odağına insanı koymanın anlamsızlığını vurguluyordu. Berger’in bu görüşe katılacağını sanmasam da, hayvanlara yapılanlarla insanların kendilerini fazla önemsemeleri arasında bir ilişki olduğunu düşünüyorum. İnsan, sahibi olduğuna inandığı her şeye istediğini yapabileceğini düşünüyor. Oysa, hem sahiplik bir yanılsamadan ibaret hem insan hiç bir şeyin merkezi değil.

Eskiden bekçi köpekleri, av köpekleri ve fare yakalayan kediler gibi işe yaradıkları için her sınıftan ailenin ev hayvanları vardı. Yararlı olmalarının dışında hayvan besleme, yani ev hayvanı (16. yüzyılda kuzu için kullanılıyordu bu terim) adeti bir yenilik sayılır ve toplumsal açıdan bugünkü durumu benzeri olmayan bir olgudur. Bu durum, tüketim toplumlarının belirgin bir özelliği olan dış dünyanın hatıralarıyla donatılmış özel küçük aile birimlerine evrensel, ama aynı zamanda kişisel geri çekilişin bir göstergesidir. (s. 35)

Hayvanlar her yerde hayatımızdan çekiliyorlar. Hayvanat bahçelerindeki hayvanlar bu yok oluşun canlı anıtlarıdır. (s. 51)

Kitapta yer alan Yiyenler ve Yenenler başlıklı denemenin yemek yiyen herkesi ilgilendirmesi, kimi etoburları da kızdırması beklenir.

Burjuvalar gereğinden fazla yerler. Özellikle et yemeklerini. (s. 91)

… köylünün yemek yiyişinin temelinde doğrudan doğruya yemek yeme eylemi ve yenen yemek olduğunu görürüz… Burjuvanın yemek yiyişinin temelinde ise fantezi, törensilik ve gösteriş vardır… Birinci örnek doyumla sonuçlanır; ikinci örnek ise hiçbir zaman bir sonuca ulaşamaz ve özünde doyumsuzluk olan bir iştahın doğmasına yol açar. (s. 95)

Kitabın hayvanlarla ilgili son bölümünde Berger’in eşi Beverly’ye adadığı dizeleri yer alıyor (Onlar En Son Gidenler):


Sığırlar otlaklardan
serin ağıllara getirildiklerinde
meyve bahçelerinin sıcaklığını
ve yaban sarımsağının buğulu soluğunu
getiriyorlar.
… (s. 107)

Berger’in G adlı romanını, Görme Biçimleri, Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru AdımlarUnderstanding A Photograph başlıklı görsel sanatlar ağırlıklı yazılarını, Kıymetini Bil Herşeyin ve Hoşbeş adlı denemelerini okudum. Hepsinden kalıcı biçimde etkilendim.

Yaklaşımımın adil veya doğru olduğunu düşünmesem de, hem hayranlık hem saygı duyduğum yazarların ortak bir yanı olduğunu düşünüyorum. İnandıkları ve yazdıkları ile yaşantılarının -görebildiğim kadarıyla- örtüşüyor olması. Kabul etmesi zor da olsa, gerçek şu: Başta John Berger, hepsini kıskanıyorum.

 

Ursula Le Guin (21 Ekim 1929 – 22 Ocak 2018)

Öğretmenim öldü.

Çok geç tanıdığım, hayran olduğum, dizlerinin dibinden ayrılmak istemediğim insan öldü.

Onu şimdiden özledim.

İyi ki daha okuyacağım çok kitabı var.

Okuduklarım (Dünyanın Doğum Günü, En Uzak Sahil, Her Yerden Çok Uzakta, Zihinde Bir Dalga) bir avuç bile sayılmaz.

Hayal gücü insanlığın sahip olduğu en ama en faydalı araçtır.

 

Üzülecek bir şey yok.

Ursula, Virginia Woolf ile el ele, yarattığı dünyalarda geziniyor olmalı şimdi.

 

 

 

 

Kendi Kendine Karşı – Self Against Self.

İnsanın kendi imgesi ile gerçekte olduğu kişinin böyle çarpışması
her zaman çok can acıtıcıdır. Bu konuda yapabileceğiniz iki şey var: Çarpışmayla dosdoğru yüzleşir ve gerçekte olduğunuz kişi olursunuz veya
geri çekilebilir ve olduğunuzu sandığınız kişi olarak kalmayı sürdürmeye çalışırsınız ki bu, içinde kesinlikle yok olacağınız bir fantazidir.
James Baldwin

=

This collision between one’s image of oneself and what one actually is is always very painful and there are two things you can do about it, you can meet the collision head-on and try and become what you really are or you can retreat and try to remain what you thought you were, which is a fantasy, in which you will certainly perish.
James Baldwin

 

(Image source : http://www.mattmcwilliams.com/change-your-mirror/ )

İftarlık Gazoz.

Geçenlerde İftarlık Gazoz filmini izledim. Filmin bir adının da 61 Gün olduğunu sonra öğrendim. Oniki Eylül’ü yaşamış herkesin, içinde kendi yaşadıklarından izler bulabileceği film, 1970’lerde başlayıp 1980’de sonlanan bir dönemde Anadolu’da nelerin nasıl değiştiğini sergiliyordu. İnanç, düşünce, yaşam tarzı farklılıklarına karşın bir arada yaşayabilen insanların nereden nereye yuvarlandığını bir ilkokul öğrencisinin baktığı yerden izlerken gülümseten ve göz yaşartan anlar birbirini izledi. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı karakterde, çelişkilerini ayaklarına dolaştırmadan yaşayabilen tipik bir Anadolu insanı vardı. Berat Efe Parlar’ın oynadığı çocuk karakter, büyüyünce kim olacağımızı belirleyenin teori ile pratik arasındaki aşılmaz uçurum karşısında takındığımız tavır olduğunu gösteriyordu.

İftarlık Gazoz, konusu, oyuncuları, renkleri, müziği ve çekildiği ortamla sıradışı, kaliteli bir filmdi ama bittiğinde bir başyapıt izlemiş gibi olmadım. Kaçırılmış bir fırsattı gördüğüm. Sıradan bir seyirci olarak filmi yer yer uzatılmış, sündürülmüş buldum. Bunun yanında, az işlenmiş, eksik/yarım bırakılmış kısımlar var diye de düşündüm. Neredeyse yönetmenin yarım bıraktığı bir filmi başkaları özensizce montajlayıp piyasaya çıkarmış gibi. Sinemada, binlerce yılın geçişi (Kubrick’in 2001 Uzay Yolu Macerasının ilk sahnelerindeki gibi) saniyeler içinde anlatılabilirken, İftarlık Gazoz’un kimi sahnelerinin zorlama yinelemelerle neredeyse ağır çekim gibi uzatılmış olması filmin temposunu yok etmiş. Son anda kesilip çıkarılmış sahneler olduğu izleniminden de kurtulamadım.

Yönetmen Yüksel Aksu’nun bunları fark etmemiş olduğunu düşünemiyorum. Sorunların senaryodan kaynaklanması da pek olası görünmüyor. Yapımcının bir etkisi varsa onun da filmi gereksiz uzatmaktan ne kazancı olabileceğini anlamıyorum. Filmi televizyonda izlediğim dikkate alınırsa, tüm bu sorunlardan elinde makasla televizyon kanalının koridorlarında dolaşan bir haddini bilmez sorumlu olabilir diye düşünüyorum. Sonuçta, Yüksel Aksu oturup bu filmin 30-35 dakika daha kısa süren ama daha doyuran bir “director’s cut” versiyonunu yapsa ne güzel olurdu demek geliyor içimden. Koşa koşa seyrederdim yeniden! Yeniden.

 

Hüküm. Türker Armaner.

Hüküm. Türker Armaner. Metis Yayınları, 2016

Kurtuluş Savaşının hemen öncesinde, işgal altındaki İstanbul’da geçen Hüküm, yüzeysel olarak “tarihi roman” veya “casusluk romanı” diye etiketlenebilir. Aslında daha derinde, düşünceleri ile eylemlerini buluşturamayan iki yakın arkadaşın bulaştıkları dramatik çatışma ortamı var. Roman, bu dramı anlatırken hiç gündemden düşmeyecek bir gerçeği vurguluyor: Tarihi galipler yazar. Kimin kahraman kimin hain olduğu her şey bittikten sonra galipler tarafından belirlenir.

Yazıya döküldüğünde kolayca okunan, “ne var bunda” diyeceğimiz bu yargı aslında günlük yaşamımızın kaçınılmaz bir açmazına parmak basıyor. Olayın içindeyken, sıcağı sıcağına yaptığımız seçimler uzun erimde kim olduğumuzu, nasıl yaşayacağımızı hatta, Hüküm’de olduğu gibi, nasıl öleceğimizi belirleyebilir. Çok derin çözümlemelere, ince hesaplara, ideolojik tavırlara bağlı olmayan seçimlerimiz veya kendimizi yalnızca edilgin bir izleyici olarak içinde bulduğumuz durumlar geleceğimizi biçimlendirir. Kahramanlar-hainler, iyiler-kötüler gibi ayrımlar kabaca tipik bir “a posteriori” yargı olan kazananlar-yitirenler ayrımına indirgenebilir. Hain olmak ile kahraman olmak arasındaki büyük fark, her şey olup bittikten, tüm zarlar atıldıktan, tüm köprüler yıkıldıktan sonra ortaya çıkar.

Değiştirilmesi mümkün olmayan bu durumu tüm yaşama yansıyan bir nihilizmin dayanağı yapmak kolaydır: Seçim yaparken, karar verirken ne düşünmüş ne amaçlamış olursak olalım, hakkımızdaki yargı sonuçta doğru tarafta mı yanlış tarafta mı olduğumuza göre oluşacaktır. Öyleyse, sonuçla ilişkisi rastlantıdan ibaret olan seçimlerimiz, dolayısıyla tüm hayatımız, anlamsız olmaya mahkumdur.
Böyle yapmayıp iyimser bir bakışı yeğleyecek olursak, karşımızdakileri hain-kahraman gibi terimlerle yargılamaya kalkmadan önce -başarabildiğimiz kadarıyla- en baştan onların yerinde olmuş olsak nasıl davranacağımızı düşünmeye çalışmalıyız. Çünkü, nihilist olalım olmayalım, yok aslında birbirimizden çok farkımız.

Geçmişte, işgal altında bir kentte, çoğu birbirini tanımayan insanlar arasında geçen anlatıda ayrıntılara önem veren, polisiye denebilecek bir kurgu okurun ilgisini canlı tutuyor. Beklenmedik son da bu anlatıya yakışıyor. Anlatının özünü oluşturan çaresizlik, okurun günümüzde olup bitenlere daha sağlıklı biçimde yaklaşmasına da katkı sağlayabilir. Beni en çok etkileyen, uzun zamandır başka bir bağlamda takıntı düzeyinde deştiğim “neyin doğru neyin yanlış olduğu baştan bilinemez” teması oldu. Bu yargıyı kabullenmenin sonuçları çok ağır, katlanılamaz olabilir. Kimliğimiz seçimlerimize indirgenebiliyorsa, seçimlerimizin rastlantısal sonuçlara yol açtığını kabullenmekle kendimizi değersiz kılmış olmuyor muyuz?