About bcelasun

A pathologist, a former academician and a student of photography. Married with two big boys!

Böyle mi olmalı?

Bu fotoğrafı tam olarak neden çektiğimi, şimdi neden burada paylaştığımı bilmiyorum. Bu satırları yazarken aklımdan tam olarak ne geçtiğini, birazdan ne okuyacağınızı da bilmiyorum. Yoksa her şey olduğundan daha mı karışık görünüyor gözüme?

Görüntü Sığacık’tan (Seferihisar, İzmir). Yerli ve yabancı turistlerin özellikle yazın geldiği, eskiden şirin olan bir kıyı kasabası. Çok yakınında, kazıları yavaş ilerleyen bir antik kent (Teos) bulunuyor. Buralar bizler gelmeden binlerce yıl önce bile insanların yaşadığı, kentler kurduğu bir bölge olduğundan, çoğu yerde toprağı biraz kazsanız onlardan kalanlara denk gelebiliyorsunuz.

Fotoğrafta görülen, üzerinde Arap harfleri bulunan mermerler tarih boyunca her “gelen”in, “giden”den kalanlara uyguladığı yöntemle değerlendirilmiş. Yazıların Osmanlı döneminden kaldığını ve bu mermerlerin kitabe olduklarını tahmin ediyorum. Bu konuda eğitimsiz ve bilgisiz olduğumdan, tahminimin hiç bir değeri yok. Emin olduğum, bu kitabelerin bir değeri olduğu. Üzerlerinde ne yazdığını bilmiyorum. Bildiğim, bunların el ile, emek harcanarak, yazanlar öldükten sonra da ayakta kalacağı düşünülerek yazılmış olması. Varsayalım ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarından kalmış olsunlar ve üzerlerinde yalnızca bürokratik bilgiler bulunsun. Ne fark eder?

Çok görünür bir yerde olan bu duvarın önünden her yaz günü yüzlerce insan geçiyor. Aralarında bu konuları iyi bilenler mutlaka vardır. Arkeologlar, tarihçiler, ilgili bakanlıklarda çalışanlar, üniversitelerin ilgili bölümlerinin öğretim üyeleri, öğrencileri… Ecdat konusunda çok duyarlı insanlarımız, yöneticilerimiz var. Bu kitabelerin eskiden burada yaşamış kafirlere ait olmadığı da belli. Duvar bir metro tünelinde filan değil, apaçık ortada.

Böyle mi olmalı?

 

 

Bir Elin Sesi Var. Anthony Burgess.

Bir Elin Sesi Var. Anthony Burgess. Çeviren : Roza Hakmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3üncü Basım, 2017.

İlk kez bir Anthony Burgess romanı okuyorum. Roman, 1960’lı yılların başında küçük bir İngiliz kentinde yaşayan Janet’in ağzından kocası Howard’la birlikte yaşadıklarını anlatıyor. Janet, hangi ülkede olursanız olun yolda görseniz tanıyacağınız, oturup birkaç dakika konuşsanız dünyasının içeriğini ve sınırlarını sezebileceğiz, isterseniz kolayca etiketleyebileceğiniz kusursuz bir roman karakteri.

Bu karakterin bakışıyla soğuk savaş yıllarının Britanyasında günlük yaşamı, sıradan insanların dünya algısını film izler gibi görebiliyoruz. Janet’in ilgi alanı evi, işi, yakın çevresi, televizyonda gösterilenler ve gazetelerin – dergilerin belli sayfaları ile sınırlıdır. Janet’in bu alandaki tüm öğelerle ilişkisi ve eylemleri kendi içinde tutarlıdır. Kocası Howard ise Janet ile birlikteliği dışında hemen her konuda ikircikli, huzursuz, tepkilidir. Bu tavrın kökeninde insanların yalancılığı, ikiyüzlülüğü, çıkarcılığı yatmakta ve Howard böyle bir yaşamı değersiz bulmaktadır. Burgess, romanın bu iki karakterine iki karşıt siyasi bakışın dünya görüşlerini yüklemiş gibidir.

Howard’ın okuduklarını bir resim gibi aklında tutabilme konusunda olağanüstü bir yeteneği vardır. Bu yeteneğini, karşı olduğu sistemin boşluğunu, kolayca tüketilebilirliğini sergilemek için kullanmaya karar verir. Planı, verili koşullarda sistemin vaat ettiklerinin tümünün elde edilmesiyle bile tatmin olmanın, insanın özsaygısını artırmanın bir yolunun olmadığını kanıtlamak ve sorasında bunun gerektirdiği eylemi gerçekleştirmektir. Tabii, ona hep destek olan sevgili eşi Janet’le birlikte.

Anthony Burgess

Baştan sona tatlı bir kara mizahın hakim olduğu anlatı, küçük absürd dokunuşlarla ilerliyor. Sonlara doğru işin içine hafifçe karikatürize edilmiş yasak aşk sahneleri ve polisiye tonlar katılıyor. Hepsi Janet’in ağzından. Sürpriz sonu da katınca, ortaya senfoni gibi bestelenmiş/yazılmış, tüm kısımları birbiri ile ilişkili ve uyumlu bir anlatı çıkıyor.

Burgess’in romanı, yarım yüzyıl öncesinden TV / media / eğlence endüstrisinin hayatlarımızda kapladığı yerin eleştirisini yapıyor. Yaşamın değersizleştirilmesi karşısında takındığımız tavrın tutarsızlığını ve güçsüzlüğümüzü sergiliyor. Roman güncel. Janet yaşıyor.

 

 

Gitmeliydin. Daniel Kehlmann.

Gitmeliydin. Daniel Kehlmann. Çeviren: Ayça Sabuncuoğlu. Can Yayınları, 2019.

 

Tesadüfen okuduğum bir kitap dediğimde, disiplinsiz bir okur olduğumu itiraf etmiş oluyorum. Bu, doğru. Yıllardır okunmayı bekleyen kitaplar dururken bir de bakıyorum elimde o sırada okumayı hiç düşünmediğim, ne adını duyduğum ne yazarını bildiğim bir kitap. Bu sefer, toplu sipariş sırasında sepete eklediğim bir kitabı tüm diğerlerinden önce okudum.

Orijinali (Almanca) 2016’da yayımlanan Gitmeliydin, biçimsel farklılıkları bir yana bırakılırsa, Kubrick’in Shining (Cinnet) adıyla filmleştirdiği Stephen King romanını çağrıştırdı: Zihni gittikçe dağılan bir adam karlı dağdaki yalıtılmış evde eşi ve küçük çocuğuyla baş başa… Öykü, anlatıcının (adam) tuttuğu günlüğe dayandığı için okur onun 6 günde yaşadığı akıl karışıklıklarını çok yakından, tam yerinden izleyebiliyor.

Korku ve gerilim öğelerinin ön planda olduğu bu kısacık anlatıda evlilik, aile, sadakat, mitoloji, bilim kurgu damarlarının seçilmesi, teknoloji bağımlılığına bile yer açılabilmesi şaşırtıcı.

Kehlmann’ı tanıdığıma memnunum. İlk fırsatta başka bir kitabını daha elime alırım.

 

Antroposen’e Hoşgeldiniz, Slavoj Zizek.

Antroposen’e Hoşgeldiniz, Slavoj Zizek. Çeviren: Mehmet Budak. Encore Yayınları, 2012.

Adına başka yazarların kitaplarında sıkça rastladığım Zizek’in ilk kez bir kitabını okudum. Antroposen’e Hoşgeldiniz, dört yazıdan/bölümden oluşuyor: Feci ama Ciddi Değil, Sakınmanın Yolları, Rumsfeld ve Arılar, Antroposen’e Hoşgeldiniz.

Zizek, bu yazılarda içinde yaşadığımız, “antroposen” olarak adlandırdığı dönemde çevreye (Dünyaya) verdiğimiz zararın büyüklüğünü ve geri döndürülemezliğini vurguluyor. Zizek’in akademik olmayan çevrelere kolayca ulaşabilmesini sağlayan tarzı, ortaya koyduğu çözümlemelerin ve kötü gidişi durdurmanın yolu konusundaki düşüncelerinin de net olarak anlaşılabilmesini sağlıyor. Bu ufacık kitap, her şey bir yana, bende Zizek’in başka yazılarını da okuma isteği uyandırdı.

Kafka şöyle yazmıştı: “Biz bir kere Şerri kabul edip özümsedikten sonra, artık Şer bizden kendisine inanmamızı talep etmez”. İleri kapitalizmde, özellikle de bugün, olup biten de budur: “Şer” günlük pratiğimiz haline geliyor; biz de Şerre değil de Hayra inanmakta, Hayır işleri falan yapmakta serbest kalıyoruz. (s. 52)

Gelişmiş ülke çevrecilerinin büyük mantrası olan sürdürülebilirlik kavramını da, hiçbir şeyin heba olmadığı kapalı bir dolaşım fikri üzerine inşa edilmiş bir mit diyerek, korkmadan, reddetmek gerekiyor. (s. 53)

Bilim şarttır, ancak işi bilime bırakamayız: Hayatlarımızı nasıl dönüştürmemiz gerektiğini söyleyemez bize. (s. 59)

Artık eylemlerimizin kapsamının sınırlı olduğu varsayımına bel bağlayamayız: Artık, biz ne yaparsak yapalım, tarihin umursamadan yoluna devam edeceği doğru değil. (s. 61)

Bugün doğal felaket tehdidiyle ilgili şu ikilemi yaşıyoruz: Ya tehdidi ciddiye alacağız ve eğer felaket vuku bulmazsa, bize gülünç gözükecek adımlar atacağız ya da hiçbir şey yapmayacağız ve eğer felaket vuku bulursa, her şeyimizi yitireceğiz. En kötü alternatif, bu ikisinin arasında durmayı seçmek, yani sınırlı tedbirler almaktır – bu durumda, ne yapsak kaybetmiş olacağız. (s. 67)

Ekolojik krizin kilidini açacak anahtar aslında ekolojide saklı değil. (s. 92)

 

EK: Antroposen terimini kullanmasa da, Zizek ile aynı noktayı vurgulayan, bir bilim insanının (astrobiyolog) güncel, ilham veren konuşması için buraya bakabilirsiniz (İngilizce).

 

Şiddetin Topolojisi, Byung-Chul Han.

Şiddetin Topolojisi, Byung-Chul Han, Çeviren: Dilek Zaptçıoğlu. Metis Yayınları, 2015.

Zamanın Kokusu ile tanıştığım yazarın, bu okuduğum ikinci kitabı.
Kitap, tarih öncesinden bu yana şiddetin dönüşümünü ele alıyor. Toplumların fiziksel/kültürel yapılarının değişimine paralel olarak şiddetin görüldüğü yerin ve oluşma biçiminin de değişmesine odaklanıyor. Bunu daha önce değişik bağlamlarda ele almış olan Levi-Strauss, Freud, Carl Schmitt, Walter Benjamin, Bourdieu, Zizek, Foucault, Baudrillard, Deleuze gibi düşünürlerin, yazarların metinlerinin çözümlenmesi ve bu metinlere göndermeler kitabın çatısını oluşturuyor. Burada, kişisel, küçük çaplı şiddet eylemlerinin kapsam dışı olduğunu, Byung-Chul Han’ın toplumsal, küresel ölçekli. sosyal yapıya sinmiş şiddeti ele aldığını söylemeliyim. Devletler arası silahlı çatışmalar ve genel olarak terörizm olarak adlandırılan eylemler de tartışmanın dışında bırakılmış. Kapsamı daraltan bu yaklaşım, yazarın asıl tezini daha derli toplu ve etkileyici biçimde sunabilmesini sağlasa da “şiddetin topolojisi” başlığının içini tam olarak doldurmuyor.

Toplumların ve onlara paralel olarak devletlerin yapısı değiştikçe, hissedilen hiyerarşik güç dağılımı yeni koşullara uydukça, şiddetin gerçekleşme alanı da bunlara eşlik ederek değişiyor. Yüzlerce/binlerce yıl öncesinin toplumlarında insanların yalnızca bir yöneticinin buyruğuyla, çoğu kez törensel biçimde öldürülmesi sıradandı. Sonraki dönemlerde yöntemleri ve konumu değişse de kişiyi hep kuşatan bu “dışsal” şiddetin yerini günümüz toplumunda -ayrıntılı olarak incelenmesi gereken- yepyeni ve öngörülmemiş bir tür şiddetin aldığı düşüncesi Han’ın asıl tezini oluşturuyor. Han, bu şiddetin kökenini modernitede buluyor.

Küreselleşme, iletişimin hızındaki ve kapsamındaki değişimler, şirketlerin ulus devletleri aşan güçleri ve toplumlarda bunlara koşut gerçekleşen dönüşümler yeni bir şiddet türünü gündeme getiriyor: İnsanın kendine uyguladığı şiddet. Topolojik olarak, dışsal şiddetin yerini içsel şiddete bırakmasıyla şiddetin tetikleyicisi de içselleşiyor. Süregiden (ama kitabın kapsamı dışında kalan) diğer şiddet biçimlerini önemsizleştirmeden, Han’ın tanımladığı bu yeni şiddete dikkatle bakmak gerektiğine inanıyorum. Hemen tümüyle bireyin içinde gerçekleşen bu şiddete karşı durmanın yolları da çok farklı olmak zorunda.

İnsanın kendini sömürmesi, tüm diğer sömürüleri kolaylaştırdığı, meşrulaştırdığı için önemli. Bunun farkında olmak, bu yeni sömürü ile savaşın ilk adımı.

Kaba kuvvet günümüzde anonimleşmiş, öznesinden arınmış, sisteme içkin bir şiddete dönüşmüştür. (s. 9)

Modernitede şiddet ruhsallaştırılmış, psikolojikleştirilmiş, içselleştirilmiş biçimlerde ortaya çıkar. (s. 15)

Arkaik kültürlerde şiddet dinsel iletişimin asli aracıdır. (s. 23)

Başarıya ve performansa odaklı geç modern özne, Freud’un psikanalizinin geçerli olduğu itaat öznesinden tamamen farklı bir ruhsal yapıya sahiptir. (s. 34)

Dışsal şiddetin yerini içeride üreyen bir şiddet almıştır ki ilkinden çok daha ölümcüldür, zira bu şiddetin kurbanı kendini özgür zannetmektedir. (s. 46)

Simgesel şiddet hiç fiziksel şiddete başvurmaya gerek kalmaksızın iktidarı ayakta tutmaya yeter. (s. 84)

Denetim toplumu, öznesi dıştan baskıyla değil. kendi içinde doğan bir ihtiyaçtan ötürü soyunduğunda, yani özel ve mahrem alanını kaybetme tehdidi yerini kendini arsızca sergileme ihtiyacına bıraktığında kemale erer. (s. 107)

Eksiklik doyma noktasına erince biterken. aşırılık bir son nokta tanımaz. (s.120)

Kapitalist üretim sürecine katılan herkes hem fail hem kurbandır. Kurban ve failin örtüştüğü yerde direniş artık mümkün değildir. (s. 122)

 

 

Aramızdaki Ağaç. Sema Kaygusuz.

Aramızdaki Ağaç. Sema Kaygusuz. Metis Yayınları, 2019.

Daha önce etkileyici anlatılarını okuduğum (Esir Sözler Kuyusu, Yüzünde Bir Yer, Barbarın Kahkahası, Yere Düşen Dualar) Kaygusuz, Aramızdaki Ağaç’ta güncel konuları ele aldığında bile yazdıklarının geçmişe ve geleceğe uzanmasını; olaya özgü koşulları aşıp hepimizin sürüp giden sorunlarına ilişkin olmasını sağlıyor. Hemen tümü daha önce farklı zamanlarda değişik ortamlarda yayımlanmış, birkaçını Kafa Dergisinden anımsadığım 21 deneme var bu kitapta.

Kaygusuz, romanlarında olduğu gibi denemelerinde de azınlık-çoğunluk, güçlü-güçsüz, kadın-erkek, ezilen-ezen karşılaşmalarını konu ediniyor. Örnekleri Türkiye’den olsa da, yazdıkları tüm insanları ilgilendiriyor. Kitaplarının çok sayıda başka dilde okunması bundan olmalı.

Başka güçlü yazarlar gibi Sema Kaygusuz da okurunu pışpışlamayı değil koltuğunda rahat oturamaz hale getirmeyi amaçlıyor. Yaşarken başımızı başka yöne çevirdiğimiz, haberini okurken görmezden geldiğimiz, ucu bize dokunan çelişkileri bir bir eline alıp “bak buna!” diyor, “ben baktım, baktıkça içim yandı. Sen de bakmalısın. Yoksa, ezenlerden, sömürenlerden ne farkın kalır?”.

Kaygusuz’un derdi, insanın insana yaptıkları. Bunu yalnız söylemde değil, eylemde de dert edinmemizin insan olmamızın gereği olduğuna inanıyor. Haklıysa, daha iyisi mümkünse, bunun ilk koşulu – doğrudan içinde yer almamış olsak da – insanın insana yaptığı tüm kötülüklerden kendimizi sorumlu hissetmemiz. Savaşlar, cinayetler, açlık grevleri, keyfi cezalar yalnızca birer haber, bir yerlerde birilerinin başına gelen işler ise hepimiz olan bitenin suç ortağı oluyoruz. Kaygusuz, kısaca, “olmayın!” diyor.

İnsanlık konusunda henüz bir toplumsal sözleşme üretememiş olan Türkiye toplumunda  hayvan haklarından söz etmek daima aşırılık olarak görülmüştür. İlginçtir ki, hayvan haklarını savunanlarınzavallı insanı ihmal ettiğini düşünenler. insan hakları ihlallerine karşı parmağını bile kıpırdatmamış kişilerden oluşur hepOysa ki türcülük, ırkçılık kadar korkunçtur. Türcülüğün ulaştığı şiddetin boyutlarını hayvansılaştırılan insanın trajedisinden okuyabiliriz. Kölelerin, tutsakların, mevsimlik işçilerin. madencilerin, tecavüze uğrayan çocukların acısı, atların, kuşların, oynatılan sirk hayvanlarının azabına benzer. Hayvan kırılganlığı bize acıyı öğretir, ne ıstıraplar çekeceğimizi gösterir. Hayvana uğrayan hiçbir kötülük yoktur ki insana erişmemiş olsun.  (s.65)

Doğruluk güçlünün işine gelendir (Trasymakhos). (s.88)

Gerçekleştirilen her emir insanda sızı bırakır. (Elias Canetti). (s.91)