Yaşlı Adam ve Deniz. Ernest Hemingway.

Yaşlı Adam ve Deniz. Ernest Hemingway. Çeviren: Orhan Azizoğlu. Bilgi Yayınevi, 96ncı Basım, 2017.

Bu kitabı ortaokul-lise yıllarımda okumalıydım. Kısa bir roman veya uzunca bir öykü olan yapıt, koşullar ne kadar olumsuz olursa olsun pes etmemek üzerine. Kolay vazgeçen (bir anlamda pes eden) biri olduğumdan, Hemingway’in mesajını etkilenmeye daha açık olduğum bir dönemde alsam nasıl olurdu sorusu geçti aklımdan… Bunun yanıtı yok. Ancak, bundan sonrası için Yaşlı Adamı hep anımsayacağımı söyleyebilirim. Ters giden her şey karşısındaki direncini ve bunun hayatına nasıl anlam kattığını anımsamazsam yazık olur.

Belki Hemingway yayımlandığını görebildiği bu son romanını ayakta kalabilmek için yazmıştı. Keşke inansaydı yazdıklarına.

 

 

Advertisements

Hüküm. Türker Armaner.

Hüküm. Türker Armaner. Metis Yayınları, 2016

Kurtuluş Savaşının hemen öncesinde, işgal altındaki İstanbul’da geçen Hüküm, yüzeysel olarak “tarihi roman” veya “casusluk romanı” diye etiketlenebilir. Aslında daha derinde, düşünceleri ile eylemlerini buluşturamayan iki yakın arkadaşın bulaştıkları dramatik çatışma ortamı var. Roman, bu dramı anlatırken hiç gündemden düşmeyecek bir gerçeği vurguluyor: Tarihi galipler yazar. Kimin kahraman kimin hain olduğu her şey bittikten sonra galipler tarafından belirlenir.

Yazıya döküldüğünde kolayca okunan, “ne var bunda” diyeceğimiz bu yargı aslında günlük yaşamımızın kaçınılmaz bir açmazına parmak basıyor. Olayın içindeyken, sıcağı sıcağına yaptığımız seçimler uzun erimde kim olduğumuzu, nasıl yaşayacağımızı hatta, Hüküm’de olduğu gibi, nasıl öleceğimizi belirleyebilir. Çok derin çözümlemelere, ince hesaplara, ideolojik tavırlara bağlı olmayan seçimlerimiz veya kendimizi yalnızca edilgin bir izleyici olarak içinde bulduğumuz durumlar geleceğimizi biçimlendirir. Kahramanlar-hainler, iyiler-kötüler gibi ayrımlar kabaca tipik bir “a posteriori” yargı olan kazananlar-yitirenler ayrımına indirgenebilir. Hain olmak ile kahraman olmak arasındaki büyük fark, her şey olup bittikten, tüm zarlar atıldıktan, tüm köprüler yıkıldıktan sonra ortaya çıkar.

Değiştirilmesi mümkün olmayan bu durumu tüm yaşama yansıyan bir nihilizmin dayanağı yapmak kolaydır: Seçim yaparken, karar verirken ne düşünmüş ne amaçlamış olursak olalım, hakkımızdaki yargı sonuçta doğru tarafta mı yanlış tarafta mı olduğumuza göre oluşacaktır. Öyleyse, sonuçla ilişkisi rastlantıdan ibaret olan seçimlerimiz, dolayısıyla tüm hayatımız, anlamsız olmaya mahkumdur.
Böyle yapmayıp iyimser bir bakışı yeğleyecek olursak, karşımızdakileri hain-kahraman gibi terimlerle yargılamaya kalkmadan önce -başarabildiğimiz kadarıyla- en baştan onların yerinde olmuş olsak nasıl davranacağımızı düşünmeye çalışmalıyız. Çünkü, nihilist olalım olmayalım, yok aslında birbirimizden çok farkımız.

Geçmişte, işgal altında bir kentte, çoğu birbirini tanımayan insanlar arasında geçen anlatıda ayrıntılara önem veren, polisiye denebilecek bir kurgu okurun ilgisini canlı tutuyor. Beklenmedik son da bu anlatıya yakışıyor. Anlatının özünü oluşturan çaresizlik, okurun günümüzde olup bitenlere daha sağlıklı biçimde yaklaşmasına da katkı sağlayabilir. Beni en çok etkileyen, uzun zamandır başka bir bağlamda takıntı düzeyinde deştiğim “neyin doğru neyin yanlış olduğu baştan bilinemez” teması oldu. Bu yargıyı kabullenmenin sonuçları çok ağır, katlanılamaz olabilir. Kimliğimiz seçimlerimize indirgenebiliyorsa, seçimlerimizin rastlantısal sonuçlara yol açtığını kabullenmekle kendimizi değersiz kılmış olmuyor muyuz?

 

 

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Milan Kundera.

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Milan Kundera. Çeviren: Erhan Bener. Can Yayınları, 12nci Baskı 2013.

Neden “… Kitabı” da romanı değil? Çünkü burada her biri bir öykü olarak tek başına ayakta duran, farklı veya benzeşen olayları, karakterleri olan 7 bölüm var. Kitap, bunları birbirine bağlayan ipliklerle romanlaşıyor, bittiğinde damağınızda kalan roman tadı oluyor. Yaşam Başka Yerde‘yi ve okuduğum öteki romanlarını da anımsayınca, acaba Kundera’da aslında bir tane dev roman mı yazmış diye düşünüyorum. Balzac’ın İnsanlık Komedisi gibi.

Çekoslovakya’nın işgali sürecinde ezilen, sindirilen, yok edilen bireylerin öyküleri üzerinden tüm zamanların, ülkelerin, insanların ortak sorunlarına değiniyor Kundera. Örgütlü siyasi baskının, dayatma, sömürme, kirletme ile bireyin üzerine çullanmasını, örgütlü gücün parçası olanların insanlıklarını arkada bırakmalarını anlatıyor. Baskıya doğrudan maruz kalanların çektikleri kadar, bunu görmezden gelmeye çalışanların yaşadığı çelişkiler de Kundera’nın konusu.

Baskıcı iklimin, insanı insan yapan davranışları, sevgiyi, üretmeyi, paylaşmayı başka eylemlere dönüştürerek nasıl kararttığını, bireyin doğrudan kendi yaşamıyla ilgili deneyimlerine, seçimlerine nasıl gaddarca karıştığını boğazımız düğümlenerek okuyoruz.

Kundera’nın anlatımı, arkasındaki teorik – teknik yapıyı hiç sezdirmiyor. Günlük dille, aklına geleni yazıyormuş gibi yazıyor, anlatının arasına kendisi olarak girip çıkıyor, keyfince gezinir gibi birkaç cümle içinde yerler ve zamanlar arasında geçişler yapıyor. Kimi karakterleri (çoğu kadın) yazar olarak sevdiğini belli etmekten çekinmiyor. Roman kişileri, düzenin bireylerden oluşan bir duvar gibi karşılarına çıkan yüzü karşısında birey olarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Hepsi bedel ödüyor. Çoğu kendisi olarak ayakta kalamıyor. Bu yıkım sürecinde, gülüşün ve unutuşun anlamları da dönüşüme uğruyor.

İki bireyin karşılıklı sevgisinin doğal uzantısı olarak cinsellik Kundera’nın özellikle önem verdiği, bu romanda neredeyse başrole çıkardığı bir izlek. Kundera, sevgiden yoksun cinselliğin trajikomik, gülünç ve daha da kötüsü anlamsız oluşunu insanın içini acıtan bir parlaklıkla anlatıyor.

Kundera’yı okumuş ve sevmiş olanlar bu kitaptan da tad alacaklardır. Hiç okumamış olanlar için ise bu kitap Kundera’ya iyi bir başlangıç olabilir.

(Yazarlardan söz ederken:) Bizler, iyi tanınmayan, kıskanç, sinirli kimseleriz ve ötekilerin ölümünü dileriz. Bu konuda hepimiz eşitizdir: Banaka, Bibi, ben ve Goethe.
Politikacılar, taksi şöförleri, gebe kadınlar, sevgililer, katiller, hırsızlar, orospular, kaymakamlar, doktorlar ve hastalar arasında yazı hastalığının dayanılmaz çeşitliliği, bana bütün insanların, istisnasız, içlerinde yazarlık kaderini taşımakta olduklarını göstermiştir. İnsanoğullarının tümü sokağa inip: Biz hepimiz yazarız, diye bağırabilirler ve buna hakları vardır.

(Litost kuramından söz ederken:) Uzlaşmayı reddeden, sonunda düşünülebilen yenilgiler arasında en kötüsünü seçmek zorunda kalır. Ama litost’un istediği de bundan başka bir şey değildir. Kendi kendisinin tutsağı olan kişi, kendi yıkılışıyla öç alır.

 

 

Sırça Fanus, Sylvia Plath.

Sırça Fanus, Sylvia Plath. Çeviren: Handan Saraç, Kırmızı Kedi Yayınları, 8inci Basım, 2016.

Yetenekli bir kadının yazar veya şair olabilmesi hala zor. Yirminci yüzyıl öncesine kadar edebiyatın “kadın yazar / kadın şair” yönünden çorak olduğu rahatça söylenebilir. Le Guin, kadınlara karşı bir ayrımcılığın edebiyatın çoğu alanlarında süregitmekte olduğunu söylüyor. Yirminci yüzyılda, değişen koşulların etkisi / katkısıyla dünyanın her yerinde kadın yazar ve şairler görünür olmaya başladı. Bazıları -eşit olmayan koşullara rağmen- yaşarken tanınır ve başarılı olabildiler. Kimileri, ne başarıyı umursadı ne de yaşarken geniş bir okur kitlesine ulaşabilme şansları oldu. Dünya edebiyatında kendine özgü bir odası bulunan Virginia Woolf bile, buna rağmen, hayatını yaşanılmaz buldu.
Günümüzde çok okunan bir Amerikan şairi olan Sylvia Plath de kısa ömründe hak ettiği ilgiyi görememişti. Sırça Fanus (The Bell Jar) adlı bu ilk ve son romanı, ölümüne yakın dönemde bir takma adla yayımlanmış. Çoğu ilk roman gibi yazarın özyaşam öyküsünden beslenen romanda dünyaya ergenlik döneminde bir genç kızın gözünden bakıyoruz. Çevresinde olan bitenlerin, karşılaştığı insan ilişkilerinin sahteliğini gören, yaşamını böyle sürdürme düşüncesine katlanamayan, bu yüzden çok yalnız olan bir genç kızın gözünden. Annesi dahil hiç kimseyle sevgiye dayalı, anlamlı bir bağ kuramayan bir genç kızın dramına tanık oluyoruz… birinci ağızdan.


Kitap, Sylvia Plath’ın şiirlerine ilgi duyanlara -bu yapıtın kurgusal niteliğini unutmadan- Plath’ın iç dünyasını başka bir biçimde görme olanağı sunuyor… Okurken, satırların arasından uzanıp roman kahramanı Esther’in elini tutabilmek, ona çok şeyin başka türlüsünün mümkün olduğunu söylemek istedim… Kitap bitip gazete manşetleri ve televizyon haberleri üstüme sıçradığındaysa, Esther’lerin hala yalnız ve hala kaybetmekte olduklarını gördüm. Onlar, her yerde… Onlar, içimizi bizden iyi görebildikleri için mutsuz.

Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.

 

Katip Bartelby. Herman Melville.

Katip Bartelby. Herman Melville. Çeviren: İlknur Özdemir. Kırmızı Kedi Yayınevi, 2016.

Adı Moby Dick ile anılan Amerikalı yazar Herman Melville’in bu uzun öyküsü hep güncel kalacak gibi duran bir konuyu işliyor: Öteki. Yakınlarda okuduğum Saramago’nun Körlük’ünde de birbirimizi ne kadar kolay, ne kadar hızlı, ne kadar acımasızca ötekileştirdiğimiz anlatılıyordu.

Melville, benim gibi sırdan bir okuyucunun kolayca özdeşleşemeyeceği bir anlatıcı kullanıyor: Noter benzeri küçük bir işyerinin patronu… Daha anlatıcı aşamasında okura yabancı bir karakterle karşılaşmak, yolculuğun zorlu olacağını gösteriyor. Anlatıcı, öykünün asıl kahramanı Bartelby söz konusu olduğunda şaşırtıcı biçimde farklı davranışlar gösteriyor. Tipik bir “öteki” olan Bartelby’yi, sıradışı yaklaşımları olan anlatıcının gözünden izliyoruz. Patron, Bartelby’yi anlamadığını açıkça söylemesine karşın ona herkes gibi davranmıyor, onu dışlamıyor, aşağılamıyor, ezmiyor. Acaba neden?

Her çağda, her toplumda ayrıntıları farklı da olsa tüm ötekilerin ortak bir yanı var: Onları anlamıyor, davranışlarını (hatta düşüncelerini) onaylamıyoruz. Bize, toplumun geri kalanına, görünür – kanıtlanabilir bir zararı olmayan bu kişi veya toplulukları en azından dışlıyoruz. Ötekileştirmek, koşullar uygun olduğunda, aşağılamanın, acı çektirmenin hatta öldürmenin yolunu açıyor. Tek kusuru öteki olmak olan insanlara yapılanları gördükçe, anladıkça, insan olmaktan utanıyoruz. Sonra? Sonra yolumuza devam ediyoruz… Herbirimiz bir gün öteki olabileceğimiz halde böyle bir olasılık yokmuş gibi davranmayı sürdürüyoruz.

Egemen çoğunlukta bulunanların paylaşmadığı, onaylamadığı herhangi bir özellik (diğerlerinin tümü aynı bile olsa) ötekileştirmenin gerekçesini oluşturabiliyor. Bu gerekçe, çoğu zaman din, mezhep veya etnik köken farklılığı olsa da yeri geldiğinde saç-sakal-bıyık farklılığı, kıyafet farklılığı veya “görüş” farklılığı bile olabiliyor.  Farklı olana ölüm!

Bartelby farklı biri. İşini yapan, yapmak istemediği şeyler de olan biri. “O işi yapmamayı tercih ederim” deyişi, tipik bir öteki olduğunun kanıtı. Biz de, patronu gibi, onu anlamıyoruz. Patronunu bize göre öteki yapan ise onun Bartelby’ye karşı tutumunun farklı olması, Bartelby’yi, görünüşte haklı nedenleri olmasına karşın, ötekileştirmemesi. Öykünün bütün etkisi de burada yatıyor. Melville, sakin, olaysız, kavgasız döğüşsüz anlatısında sanki “yapmayın” diyor hepimize, “ötekileştirmeyin!”. Örtülü olarak önerdiği çözüm ise çoğumuza zor gelecektir: Biraz olsun öteki olmayı deneyin!

Körlük. José Saramago.

Körlük. José Saramago. Çeviren : Işık Ergüden. Kırmızı Kedi Yayınları, 2017.

Başrolünü Julian Moore’un oynadığı aynı adlı filmin bir Saramago romanına dayandığını bilmiyordum. Yalnızca baş kısmını, o da bölük pörçük, izlediğim filmden aklımda pek bir şey kalmamış.

Noktalama işaretlerinin alışılmadık biçimde kullanımı, konuşma çizgisi, soru ve ünlem işareti bulunmayışı, roman karakterlerinin adının olmaması gibi biçimsel farklılıklar Körlük’ün konusuna da anlatım yöntemine de çok uymuş. Biçim ve içerik birbirlerinden ayrılamaz olmuş.

Okuru sarsan, huzursuz eden Saramago, bunu çok satan romanlardan, sıradan Hollywood filmlerinden farklı olarak onun iyiliği için yapıyor. Boğazına bir şey kaçan bir çocuğu baş aşağı çevirip sırtına vurmak, sarsmak gibi. Amaç, kendine yardım edemeyen bireyi yaşama döndürmek, uyandırmak, günlük yaşama dalınca fark etmez olduğu, kanıksadığı kötülükleri fark etmesini sağlamak.

Nedeni bilinmeyen bir körlük salgını, kurulu düzeni alt üst etmekle kalmıyor, ince-kırılgan-yapay-kısa ömürlü bir örtüyle gizlemeye çalıştığımız kişisel, toplumsal ikilemlerimizi, yalanlarımızı, zayıflıklarımızı görünür kılıyor. Saramago kara mizahla harmanladığı anlatımıyla bir bakıyoruz körlerden birinin ağzıyla konuşuyor, bir bakıyoruz romana dışarıdan bakan yaşlı, çok bilmiş bir 19uncu yüzyıl romancısı gibi – bir yandan kendiyle dalga geçmeyi sürdürerek- ahkam kesiyor.

Körlük, etkileyici konusu ve başarılı çevirisine yansıyan özgün diliyle yalnızca hepimizin birbirimize ne kadar gereksindiğimizi anlatıyor. “Öteki”, dışlamak veya sömürmek için değil, paylaşmak için.

 

Gelecek yoksa şimdiki zaman hiçbir işe yaramaz, sanki hiç yokmuş gibi olur,  s, 257

 

Hepimizin içinde adını koyamadığımız bir şey var, işte biz oyuz. s, 278

 

Bugün samimi davranıyorsam, yarın pişman olma ihtimalinin ne önemi var. s 309

 

… fikir değiştirmenin en kolay yolu sağlam bir umuda bel bağlamaktır. s. 311

 

… fethetmek zorunda kaldıklarımızdan çok, kendini bize kendiliğinden sunanları sahipleniriz. s. 312

 

 

Çavdar Tarlasında Çocuklar. J D Salinger.

Çavdar Tarlasında Çocuklar. J.D. Salinger. Çeviren: Coşkun Yerli. Yapı Kredi Yayınları, 46ncı Baskı, 2016.

Amerikalı şımarık bir zengin aile çocuğu, son gönderildiği özel okuldan da başarısızlık nedeniyle atılıyor. Bir kez daha ezik, yenik, başarısız olarak evine, ailesine dönmek zorunda. Bu noktaya nasıl gelindiğini, buradan nereye gidilebileceğini onun ağzından dinliyoruz. Onun baktığı yerden.

Anlatım, çocuğun saygı duyduğu bir büyüğüne, diyelim edebiyat öğretmenine sunacağı bir kompozisyon gibi duruyor. Yaşadıklarına, çevresinde olup bitenlere bakışı ve bunları anlatmak için seçtiği sözcükler yaşını yansıtmakla kalmıyor, dünyasını daha iyi anlamamızı da sağlıyor. Yıllar önce yitirdiğimiz Coşkun Yerli’nin çevirisi daha iyi olamazdı.

Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın dünya ölçeğinde çok okunan bir kitap olduğunu dikkate alınca, yukarıda yazdıklarımdan fazlası olması gerektiği belli. Fazlası, oturup uzun uzun dinlemeyi bile düşünmeyeceğiniz bir yeniyetmenin ağzından anlatılmış gibi duran bu metnin ustaca kurgulanmış bir yazınsal anlatı olması. Anlatılan, Holden’ın erişkinliğe yolculuğunun kısacık bir kesiti gibi görünüyor. Oysa, içinde yaşadığı koşulların (Amerika, zengin aile, özel okul v.d.) çağrıştırabileceğinin aksine, Holden’ın sorunları, gereksinimleri ve -daha önemlisi- bunların aslında nasıl karşılanabileceği bizimkilerle hemen tümüyle örtüşüyor. Bu, anlatının evrenselliği yakaladığını söylemenin daha az ukalaca olmayan bir yolu sanırım.

Kız-erkek arkadaşlarından, öğretmenlerinden, karşılaştığı insanların neredeyse tümünden küfürler eşliğinde söz eden, zaman zaman “cool”, zaman zaman agresif takılan, erişkinlerin dünyasına geçmenin eşiğindeki roman kişimiz Holden Caulfield’in aslında kim olduğunu anladıkça ona daha yaklaşıyoruz. Hiç beklemesek, hatta istemesek de ona ne kadar benzediğimizi, ona na kadar yakın olduğumuzu görüyoruz. Roman biterken, Holden’ın en büyük gereksiniminin, açlığını çektiğini şeyin bizimkiyle ortak olduğunu anlıyoruz. Belki de bunca okuru romana böyle bağlayan sihir bu ortaklıkta. Anne-baba olacaklara, olmuşlara önerilir.