Sırça Fanus, Sylvia Plath.

Sırça Fanus, Sylvia Plath. Çeviren: Handan Saraç, Kırmızı Kedi Yayınları, 8inci Basım, 2016.

Yetenekli bir kadının yazar veya şair olabilmesi hala zor. Yirminci yüzyıl öncesine kadar edebiyatın “kadın yazar / kadın şair” yönünden çorak olduğu rahatça söylenebilir. Le Guin, kadınlara karşı bir ayrımcılığın edebiyatın çoğu alanlarında süregitmekte olduğunu söylüyor. Yirminci yüzyılda, değişen koşulların etkisi / katkısıyla dünyanın her yerinde kadın yazar ve şairler görünür olmaya başladı. Bazıları -eşit olmayan koşullara rağmen- yaşarken tanınır ve başarılı olabildiler. Kimileri, ne başarıyı umursadı ne de yaşarken geniş bir okur kitlesine ulaşabilme şansları oldu. Dünya edebiyatında kendine özgü bir odası bulunan Virginia Woolf bile, buna rağmen, hayatını yaşanılmaz buldu.
Günümüzde çok okunan bir Amerikan şairi olan Sylvia Plath de kısa ömründe hak ettiği ilgiyi görememişti. Sırça Fanus (The Bell Jar) adlı bu ilk ve son romanı, ölümüne yakın dönemde bir takma adla yayımlanmış. Çoğu ilk roman gibi yazarın özyaşam öyküsünden beslenen romanda dünyaya ergenlik döneminde bir genç kızın gözünden bakıyoruz. Çevresinde olan bitenlerin, karşılaştığı insan ilişkilerinin sahteliğini gören, yaşamını böyle sürdürme düşüncesine katlanamayan, bu yüzden çok yalnız olan bir genç kızın gözünden. Annesi dahil hiç kimseyle sevgiye dayalı, anlamlı bir bağ kuramayan bir genç kızın dramına tanık oluyoruz… birinci ağızdan.


Kitap, Sylvia Plath’ın şiirlerine ilgi duyanlara -bu yapıtın kurgusal niteliğini unutmadan- Plath’ın iç dünyasını başka bir biçimde görme olanağı sunuyor… Okurken, satırların arasından uzanıp roman kahramanı Esther’in elini tutabilmek, ona çok şeyin başka türlüsünün mümkün olduğunu söylemek istedim… Kitap bitip gazete manşetleri ve televizyon haberleri üstüme sıçradığındaysa, Esther’lerin hala yalnız ve hala kaybetmekte olduklarını gördüm. Onlar, her yerde… Onlar, içimizi bizden iyi görebildikleri için mutsuz.

Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.

 

Advertisements

Katip Bartelby. Herman Melville.

Katip Bartelby. Herman Melville. Çeviren: İlknur Özdemir. Kırmızı Kedi Yayınevi, 2016.

Adı Moby Dick ile anılan Amerikalı yazar Herman Melville’in bu uzun öyküsü hep güncel kalacak gibi duran bir konuyu işliyor: Öteki. Yakınlarda okuduğum Saramago’nun Körlük’ünde de birbirimizi ne kadar kolay, ne kadar hızlı, ne kadar acımasızca ötekileştirdiğimiz anlatılıyordu.

Melville, benim gibi sırdan bir okuyucunun kolayca özdeşleşemeyeceği bir anlatıcı kullanıyor: Noter benzeri küçük bir işyerinin patronu… Daha anlatıcı aşamasında okura yabancı bir karakterle karşılaşmak, yolculuğun zorlu olacağını gösteriyor. Anlatıcı, öykünün asıl kahramanı Bartelby söz konusu olduğunda şaşırtıcı biçimde farklı davranışlar gösteriyor. Tipik bir “öteki” olan Bartelby’yi, sıradışı yaklaşımları olan anlatıcının gözünden izliyoruz. Patron, Bartelby’yi anlamadığını açıkça söylemesine karşın ona herkes gibi davranmıyor, onu dışlamıyor, aşağılamıyor, ezmiyor. Acaba neden?

Her çağda, her toplumda ayrıntıları farklı da olsa tüm ötekilerin ortak bir yanı var: Onları anlamıyor, davranışlarını (hatta düşüncelerini) onaylamıyoruz. Bize, toplumun geri kalanına, görünür – kanıtlanabilir bir zararı olmayan bu kişi veya toplulukları en azından dışlıyoruz. Ötekileştirmek, koşullar uygun olduğunda, aşağılamanın, acı çektirmenin hatta öldürmenin yolunu açıyor. Tek kusuru öteki olmak olan insanlara yapılanları gördükçe, anladıkça, insan olmaktan utanıyoruz. Sonra? Sonra yolumuza devam ediyoruz… Herbirimiz bir gün öteki olabileceğimiz halde böyle bir olasılık yokmuş gibi davranmayı sürdürüyoruz.

Egemen çoğunlukta bulunanların paylaşmadığı, onaylamadığı herhangi bir özellik (diğerlerinin tümü aynı bile olsa) ötekileştirmenin gerekçesini oluşturabiliyor. Bu gerekçe, çoğu zaman din, mezhep veya etnik köken farklılığı olsa da yeri geldiğinde saç-sakal-bıyık farklılığı, kıyafet farklılığı veya “görüş” farklılığı bile olabiliyor.  Farklı olana ölüm!

Bartelby farklı biri. İşini yapan, yapmak istemediği şeyler de olan biri. “O işi yapmamayı tercih ederim” deyişi, tipik bir öteki olduğunun kanıtı. Biz de, patronu gibi, onu anlamıyoruz. Patronunu bize göre öteki yapan ise onun Bartelby’ye karşı tutumunun farklı olması, Bartelby’yi, görünüşte haklı nedenleri olmasına karşın, ötekileştirmemesi. Öykünün bütün etkisi de burada yatıyor. Melville, sakin, olaysız, kavgasız döğüşsüz anlatısında sanki “yapmayın” diyor hepimize, “ötekileştirmeyin!”. Örtülü olarak önerdiği çözüm ise çoğumuza zor gelecektir: Biraz olsun öteki olmayı deneyin!

Körlük. José Saramago.

Körlük. José Saramago. Çeviren : Işık Ergüden. Kırmızı Kedi Yayınları, 2017.

Başrolünü Julian Moore’un oynadığı aynı adlı filmin bir Saramago romanına dayandığını bilmiyordum. Yalnızca baş kısmını, o da bölük pörçük, izlediğim filmden aklımda pek bir şey kalmamış.

Noktalama işaretlerinin alışılmadık biçimde kullanımı, konuşma çizgisi, soru ve ünlem işareti bulunmayışı, roman karakterlerinin adının olmaması gibi biçimsel farklılıklar Körlük’ün konusuna da anlatım yöntemine de çok uymuş. Biçim ve içerik birbirlerinden ayrılamaz olmuş.

Okuru sarsan, huzursuz eden Saramago, bunu çok satan romanlardan, sıradan Hollywood filmlerinden farklı olarak onun iyiliği için yapıyor. Boğazına bir şey kaçan bir çocuğu baş aşağı çevirip sırtına vurmak, sarsmak gibi. Amaç, kendine yardım edemeyen bireyi yaşama döndürmek, uyandırmak, günlük yaşama dalınca fark etmez olduğu, kanıksadığı kötülükleri fark etmesini sağlamak.

Nedeni bilinmeyen bir körlük salgını, kurulu düzeni alt üst etmekle kalmıyor, ince-kırılgan-yapay-kısa ömürlü bir örtüyle gizlemeye çalıştığımız kişisel, toplumsal ikilemlerimizi, yalanlarımızı, zayıflıklarımızı görünür kılıyor. Saramago kara mizahla harmanladığı anlatımıyla bir bakıyoruz körlerden birinin ağzıyla konuşuyor, bir bakıyoruz romana dışarıdan bakan yaşlı, çok bilmiş bir 19uncu yüzyıl romancısı gibi – bir yandan kendiyle dalga geçmeyi sürdürerek- ahkam kesiyor.

Körlük, etkileyici konusu ve başarılı çevirisine yansıyan özgün diliyle yalnızca hepimizin birbirimize ne kadar gereksindiğimizi anlatıyor. “Öteki”, dışlamak veya sömürmek için değil, paylaşmak için.

 

Gelecek yoksa şimdiki zaman hiçbir işe yaramaz, sanki hiç yokmuş gibi olur,  s, 257

 

Hepimizin içinde adını koyamadığımız bir şey var, işte biz oyuz. s, 278

 

Bugün samimi davranıyorsam, yarın pişman olma ihtimalinin ne önemi var. s 309

 

… fikir değiştirmenin en kolay yolu sağlam bir umuda bel bağlamaktır. s. 311

 

… fethetmek zorunda kaldıklarımızdan çok, kendini bize kendiliğinden sunanları sahipleniriz. s. 312

 

 

Çavdar Tarlasında Çocuklar. J D Salinger.

Çavdar Tarlasında Çocuklar. J.D. Salinger. Çeviren: Coşkun Yerli. Yapı Kredi Yayınları, 46ncı Baskı, 2016.

Amerikalı şımarık bir zengin aile çocuğu, son gönderildiği özel okuldan da başarısızlık nedeniyle atılıyor. Bir kez daha ezik, yenik, başarısız olarak evine, ailesine dönmek zorunda. Bu noktaya nasıl gelindiğini, buradan nereye gidilebileceğini onun ağzından dinliyoruz. Onun baktığı yerden.

Anlatım, çocuğun saygı duyduğu bir büyüğüne, diyelim edebiyat öğretmenine sunacağı bir kompozisyon gibi duruyor. Yaşadıklarına, çevresinde olup bitenlere bakışı ve bunları anlatmak için seçtiği sözcükler yaşını yansıtmakla kalmıyor, dünyasını daha iyi anlamamızı da sağlıyor. Yıllar önce yitirdiğimiz Coşkun Yerli’nin çevirisi daha iyi olamazdı.

Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın dünya ölçeğinde çok okunan bir kitap olduğunu dikkate alınca, yukarıda yazdıklarımdan fazlası olması gerektiği belli. Fazlası, oturup uzun uzun dinlemeyi bile düşünmeyeceğiniz bir yeniyetmenin ağzından anlatılmış gibi duran bu metnin ustaca kurgulanmış bir yazınsal anlatı olması. Anlatılan, Holden’ın erişkinliğe yolculuğunun kısacık bir kesiti gibi görünüyor. Oysa, içinde yaşadığı koşulların (Amerika, zengin aile, özel okul v.d.) çağrıştırabileceğinin aksine, Holden’ın sorunları, gereksinimleri ve -daha önemlisi- bunların aslında nasıl karşılanabileceği bizimkilerle hemen tümüyle örtüşüyor. Bu, anlatının evrenselliği yakaladığını söylemenin daha az ukalaca olmayan bir yolu sanırım.

Kız-erkek arkadaşlarından, öğretmenlerinden, karşılaştığı insanların neredeyse tümünden küfürler eşliğinde söz eden, zaman zaman “cool”, zaman zaman agresif takılan, erişkinlerin dünyasına geçmenin eşiğindeki roman kişimiz Holden Caulfield’in aslında kim olduğunu anladıkça ona daha yaklaşıyoruz. Hiç beklemesek, hatta istemesek de ona ne kadar benzediğimizi, ona na kadar yakın olduğumuzu görüyoruz. Roman biterken, Holden’ın en büyük gereksiniminin, açlığını çektiğini şeyin bizimkiyle ortak olduğunu anlıyoruz. Belki de bunca okuru romana böyle bağlayan sihir bu ortaklıkta. Anne-baba olacaklara, olmuşlara önerilir.

 

Unutkan Ayna. Gürsel Korat.

Unutkan Ayna. Gürsel Korat. Yapı Kredi Yayınları, 2016.

Roman, 1915 Haziran’ında Nevşehir ve çevresinde 11 gün içinde yaşananlara odaklanıyor. Korat, daha önce Osman Şahin’in Sonuncu İz kitabında “üç öyküye dağılmış bir roman” olarak karşılaştığım can acıtıcı “tehcir” sürecinden bir kesit koyuyor önümüze. Dağılmakta olan bir imparatorluktan ulus devlet olmaya doğru acılı/acıklı gidiş… Düne kadar aynı bütünün parçası olup aynı çeşmeden su içen işinde gücünde insanların günler içindeki dönüşümleri… Tüm gündelik endişeleri birdenbire anlamsızlaştıran hayatta kalma çabası… Yalnızca ölmenin, öldürmenin değil acı çektirmenin, intikam almanın akıl dışı yollarla gerekçelendirilmesi… Toplu kirlenme.

Romanın adı “Unutkan Ayna”, olay örgüsünün tam göbeğini oluşturan “fotoğraf”a bir gönderme. Kaydedilen anın öncesini unutan, sonrasını bilmeyen fotoğrafa. Fotoğrafın saptayıp unuttuğu o anlar, biz unutmayalım diye…

Bölüm başlarının gün, saat, dakika olarak adlandırması, herşeyin ne denli hızla allak bullak olduğunu, çocukların okul bahçesinde birlikte koşup oynadıkları günden kuytularda öldürüldükleri güne ne çabuk gelindiğini vurguluyor. Nevşehir, tepetaklak olan devletin ve onun cesedi altında ezilenlerin küçük bir modeli. Korat’ın Mehmet Eroğlu’nunkine benzettiğim sinematografik bir anlatımı var. Eroğlu, Fay Kırığı Üçlemesi‘nde yakın tarihimizin ve günümüzün en önemli sorununu romanlaştırmıştı. Korat ise, akıl vermeyen, çok bilmişlik yapmayan, hakemlik etmeyen anlatımıyla 100 yıldan fazladır açık duran bir yarayı karşımıza getiriyor. Bu yaralar yalnızca zamana bırakmakla iyileşmiyor.

Gürsel Korat, okurun ön yargılarını aşıp kalbine ulaşabilmenin yolunu bulmuş. Zoru başarmış. Okumuşundan çobanına, esnafından askerine, kadınından erkeğine, müslümanından tantrıtanımazına çok sayıda özenle çizilmiş roman kişisi var Unutkan Ayna’da. Tarihimizin konuşmaktan hoşlanmadığımız bir döneminde yaşamış kişiler. Onlar dile gelip anlatıyor ne olduğunu. Tarihi olaylara tarih kitaplarından bakmakla, iyi bir edebiyatçının yazdıklarından bakmak arasında büyük fark var. Dürüstçe yapıldığında, ilki bilginizi artırıyor ikincisi insanlığınızı. Yaraları iyileştirmek için ikisi de gerekli.

Toplumların zor zamanlarında bireylerin kirlenmesi kaçınılmaz, hatta zorunlu gibi görünse de -bedelini ödeyerek- insan kalabilmeyi başaranlar var. Korat’ın anlattıklarından hiç değilse bu kalmalı akıllarda.

Romandan alıntı yapmaktansa Peter Ustinov’un şu sözüyle noktalıyorum yazıyı:

Ciddiye almamız gereken, kendimiz değil sorumluluklarımızdır.

 

 

Uykuların Doğusu. Hasan Ali Toptaş.

Uykuların Doğusu. Hasan Ali Toptaş. Doğan Kitap, 2005.

Okumanın yalnızca para kazanmayla, ev geçindirmeyle ilişkilendirildiğinde saygın bulunduğu, şair sayısı şiir okuru sayısından fazla bir ülkede, kitaba uzak bir köşede büyüyüp bir yandan devlet memurluğu yaparken bir yandan tükenmez bir inat ve enerjiyle yazan, üreten Toptaş aslında hepimize ders! Okuyan, eli kalem tutan, yazmak yerine köşesinden atıp tutmakla, kimsenin almayacağı akıllar üretmekle tatmin olan tuzukurular için, bizler için bir ders. “Hayatım roman” diyerek iç geçiren, çayından bir yudum alıp efkarlanan, okur gibi yapan, yazmayan, üretmeyen, paylaşmayan, gene de günde kırk vakit büyüklenenlerin ensesine dostça bir tokat, bu Hasan Ali dediğimin yazdıkları.

Uykuların Doğusu, biçemini kendi oluşturan bir anlatı. Klasik roman kalıplarına uymaya çalışmayan, aslında kalıpları değil yalnızca edebiyatı umursayan biri yazınca böyle oluyor. Hasan Ali Toptaş sürekli maraton koşan bir atlet sanki. Yazdıklarını nasıl sınıflayacağımızı dert edemeyecek kadar işine gömülü. İşi, koşmak. İlerideki ayağı yere değerken, gerideki ayağının ucu yerden kalkmış oluyor. İşte Uykuların Doğusu’nda anlatılan da bu: Yazmak, anlatmak, aktarmak, paylaşmak… hayatı anlamlandırmak için. Başka seçeneği olmadığı için.

hasanali

Rastgele seçilmiş bir paragrafına bakıldığında bile Hasan Ali Toptaş’ın imzasını tanıyabileceğiniz roman, tipik bir hikaye gibi geçmişten günümüze doğru akıyor. Yazarın yaşam öyküsüyle örtüştüğü/kesiştiği düşünülebilecek kurgu, aslında başladığı odada bitiyor. Anlatanın, yazarın, kalemin, defterin, masanın ve Haydar’ın bulunduğu odada! “Haydar kim?” derseniz, “romanın yazdıranı” diye yanıtlayabilirim. “Nasıl yani?” diye sorarsanız, “okuyunca anlarsınız” demekten başka bir şey yapamam. Ama çok merak ediyorsanız, “romanın 18inci bölümünü alın, çerçeveleyip karşınızdaki duvara asın” da diyebilirim.

İlk kez bir Hasan Ali Toptaş kitabı okuyacaklara önerim, biçim ve içerik yönünden daha önce okuduklarına benzemeyen bir romanla karşılaşacaklarını bilerek tüm kapılarını, pencerelerini bu farklı rüzgara açmaları olacaktır. Sonunda ne olacak diye merak edilerek değil, her satırının tadına varılarak, her virgülünün ardında uykusuz bir gecenin bulunabileceğini bilerek, sınırları baktıkça genişleyen bir evrende yürüdüklerinin farkında olup tadına varılarak okunacak bir kitap bu. Okumakla geçen her dakika okuyanı daha “insan” yapan bir kitap.

Bu kitabı yaklaşık 10 yıl aradan sonra ikinci kez okudum. Kitabın fiziksel olarak aynı kaldığını varsayarsak, aramızdaki ilişki/etkileşim, geçen zamanın beni ne yönde değiştirmiş olabileceğini gösterecektir diye düşünmüştüm. Eski beni karşıma alıp konuşma şansım olmadığına göre, bu ikinci okumanın beni daha çok sardığını söylememin anlamı olur mu bilmiyorum. İlk okumada altını çizdiğim satırları hala çarpıcı bulmam, değişmeyen yönlerim olduğunu gösteriyor belki. O satırlara yenilerini eklemem ise bu kez daha dikkatli okuduğumu gösteriyor olabilir. Belki de yaşlanan benin ne yönde değiştiğinin ipuçlarıdır bu çizgilerin gösterdiği… Her durumda, sizi etkilemiş bir kitabı yeterince uzun bir aradan sonra (10 yıl kulağa hoş geliyor) yeniden okumanızı öneriyorum. Bu ikinci okuma, yeni bir kitaptan çok daha fazlasını söylecektir size.

Tadımlık:

…dünyanın arzularla kurulup düşüncelerle yıkılan hayali bir tat olduğu… s.13

Kısacası, vakit tamam olunca insanın gövdesi bile terk ediyor insanı. Akıl dediğimiz şey de, uzak ve mahçup bir ışıltı halinde, işte o gövdenin arkasından böyle bakakalıyor. s. 162

Belki de kimilerinin zebani dediği şey bizim tamamlanmış hayatımızdır. s. 163

… bir insanın her şeyi bilebileceğini sanan kıt akıllı adamların, geçmişlerini başkalarının geleceğinden geri almaya çalışan kırkını aşmış çocukların ve hemen her fırsatta yaralı güvercin rolü oynayan kadınların yanı sıra ben uzun ömürlü neşelerle uykulardan da korkuyorum, dedim. s. 204

… gövde aynı zamanda zamandır. s. 210

Deniz Feneri. Virginia Woolf.

Deniz Feneri. Virginia Woolf. Çeviren : Sevda Çalışkan. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.

Woolf’un anılarından oluşan Varolma Anları‘nı bitirdiğimde, romanlarını okumaya karar vermiştim. Elim önce Deniz Feneri’ne uzandı. İyi ki de öyle olmuş! Uzun zamandır okumaktan böylesine yoğun tat almamıştım. Kitabı, her seferinde 1 saat kadar süren metro yolculukları boyunca okurken, zamanın nasıl hızla geçtiğine şaşırdım. Böyle söyleyince, bir “çok satan”, “page turner”, “polisiye gerilim” okumuşum gibi gelmesin. Deniz Feneri’nin sürükleyiciliği, şaşırtıcılığı çok farklı nedenlere dayanıyor.

Roman, 3 bölümden oluşuyor. En uzun bölüm “Pencere” başlıklı ilki, 126 sayfa. Bunu yaklaşık 20 sayfalık kısacık bir bölüm izliyor: “Zaman Geçer”. Sonda ise 60 sayfayı aşan “Fener”. Yer, zaman aralığı, kişiler, ilişkiler, olaylar tümüyle kurgusal olsalar da Woolf’un yaşam öyküsüyle örtüşüyorlar. İlk ve son bölümler kabaca birer günü ele alırken, kısacık orta bölümde bu iki günün arasındaki 10 yıl anlatılıyor. Woolf, bütün bu bölümleri birbirine görünmez ipliklerle bağlamış. Ne gereksiz bir ayrıntı bulabiliyorsunuz ne romanın bütünlüğünden çalan bir eksiklik… Sevda Çalışkan’ın ustaca çevirisi, okurla Woolf’un arasına girmemeyi başarıyor. Kapağından dizgisine, baskısına insanın elinden bırakmak istemediği bir kitap bu.

Roman, Woolf’un annesi ile özdeşleşen Mrs. Ramsay karakterinin çevresinde kurulup gelişiyor. Adadaki evlerinde tatil geçiren kalabalık aile ve dostları… Uzakta bir deniz feneri… Bildik anlamda bir olay örgüsü yok. Bir anlamda, “olay da yok” denebilir. Çoğu romanın en dramatik kısmını oluşturan ölüm sahneleri, parantez içindeki birkaç sözcükle geçiştirilmiş. Kaçma-kovalamaca, kumpas, aşk acısı, sevişme, kan, cinayet yok. Bir romanın olağanüstü güzel ve insanla dopdolu olması için bunlar gerekmeyebiliyor demek ki. Deniz Feneri, sonunda deniz feneri ile ilgili birkaç satır olsa da, aslında roman kişilerinin zihninde farklı yönlere doğru yapılan, birbiriyle kesişen, kısalı uzunlu yolculukların hikayesi. Hiç bir roman kişisinin çerçevelenip asılacak sözler söylemediği, hemen tüm konuşmaların günlük yaşamla ilişkili olduğu bir hikaye: “Belki yarın hava güzel olur”. “Bizim oralarda dağlar çok güzeldir”. “Fener’e gidecek miyiz?” Anlatı, hepimizin her gün söylediği bu sıradan sözlerin arasında, çevresinde onları göründüklerinin ötelerine, yükseklere/derinlere taşıyan, pırıltılı bir ağ gibi yayılarak okuru içine alıyor. Woolf’un sizi koyduğu yerden bakınca, sıradan insanların günlük işleri anlamlandırılmış yaşamların renklerine, kokularına bürünüyor ve yaşamın bu kadar içinde olabilecekken hayatınızı hiç yaşamadan geçirdiğinizi fark ediyorsunuz. Hüzünlü bir zenginleşme!

Woolf, roman boyunca bir bitmişlik, tamamlanmışlık duygusunun peşinde. Herşeyin yerli yerinde olduğu bir anın… Kendisi bu arayışı yazı ile gerçekleştiriyor ve Deniz Feneri, bir tiyatro perdesi gibi kapanıp tamamlanarak bitiyor. Roman kişisi Lily Briscoe ise anlatı boyunca “resim yapan bir kız kurusu” olarak koşuyor o tamamlanmışlık duygusunun ardında. Tüm roman bu tek ana, erişilmesi güç bu tek duyguya adanmış gibi. Woolf, bilerek veya bilmeden ömür boyu ardında koştuğumuz bu duyguyu romanında yakalamış olmakla yetinmemiş ne yazık ki…

Deniz Feneri, Woolf hayranlığımı artırdı, daha çok, daha yoğun okuma arzusu doğurdu. Öte yandan, insan zihninde böyle doğal, akıcı, daha doğrusu kesici,  delik deşik edici bir güçle dolaşılabildiğini görmek, kendi yazma çabalarımı gülünçleştirdi. Kendimi keşfetmek için yazmak yerine, ömrüm boyunca Woolf gibi yazarların kitaplarını okusam daha iyi olur dedim. İnsan, aşamayacağı bir zirvenin karşısında  önemsizliğini, geçiciliğini daha iyi kavrıyor. Tamamlanmışlık duygusu, yazıda veya resimde, o zirvenin içinde yitmekten başka bir şey değil belki de.