Yazının Sınırları. Tahsin Yücel.

Yazının Sınırları. Tahsin Yücel. Pupa Yayınları, 2009.

Sorunlar ve Yapıtlar başlıklarına dağılmış 20 yazı. Tümü deneme olarak adlandırılmış olsa da, özellikle ikinci bölümdeki yazılar daha çok akademik çalışmalar. Yücel’in 1974-1982 yılları arasında yurt içi ve yurt dışı dergilerde yayımlanmış yazılarını biraraya getiren kitap da daha çok bu alanda çalışan akademisyenler düşünülerek hazırlanmış olmalı. Yapısalcılık ve göstergebilim ile haşır neşir olanlar, Balzac, Bernanos, Camus, Gide, Breton gibi yazarlara ilgi duyanlar için tavsiye edilecek, Tahsin Yücel’in taklit edilmesi olanaksız duru Türkçesiyle, her satırı özenle yazılmış bir kitap Yazının Sınırları. Onu daha çok romanları ile tanıyan okurları için değişik, ne yalan söyleyeyim, ağır da bir kitap.

Sözcüklere nasıl dökebileceğimi bilemediğim bir düşünceyi çok güzel aktaran, kitaptaki yazıların içeriği hakkında fikir veren bir alıntı:

… başkasının geçmiş yaşamının erişilmezliği ve değiştirilmezliği sevenle sevilen arasındaki uzaklığın indirgenmezliğini kanıtlar. s. 136 (Proust’tan söz ederken).

 

Bu da, kitapta Desnos’dan söz edilirken kullanılmış etkileyici bir şiir. Tahsin Yücel’in çevirisini başkalarınınkilerle karşılaştırınca, onlar neyi çevirdiler acaba dedim:

Son Şiir

Öyle düşledim ki seni,

Öyle dolaştım, öyle konuştum,

Öyle sevdim ki gölgeni,

Hiçbir şey kalmadı senden.

*

Bana da gölgeler içinde gölge,

Gölgeden yüz kez daha gölge olmak kaldı,

Güneşli yaşamında senin

Gidip gidip gelecek bir gölge.

 

Robert Desnos (Çev. Tahsin Yücel)  s. 128

 

Buyrun Siz De Deneyin. Mehmet Serdar.

Buyrun Siz De Deneyin. Denemeler. Mehmet Serdar, Sözcükler Yayınları, 2016.

Yıllar önce Adam Sanat’ta yayımlanan denemelerinden tanıdığım Mehmet Serdar’ın ustalık dönemini yansıtan denemeleri bir arada. Kitabı, o zamanlar Adam Sanat’ı şimdilerde bir anlamda onun izinden giden Sözcükler Dergisi’ni (ve yayınevini) yöneten Turgay Fişekçi hazırlamış.
Deneme okumayı seven herkesin tanımak isteyeceği bir yazar Mehmet Serdar. Kitapta yer bulan 40’a yakın denemede Serdar’ın gündelik yaşamdan ve edebiyattan beslenen, çoğu anılara yaslanan tarzını görüyorum. Aslında, kitabın adı gibi ilk makale de denemenin kendisine ayrılmış. Buyrun Siz De Deneyin, deneme yazmayı düşünebilecekleri hem içtenlikle yazmaya çağırıyor hem de onlara bunun hiç de hafife alınabilir bir iş olmadığını incelikle anımsatıyor. Türkçenin önde gelen deneme yazarlarından bazılarının (Melih Cevdet Anday, Nermi Uygur, Uğur Kökden) deneme/inceleme konusu olarak ele alınmış olması da kitabı zenginleştiren bir yön. Bunlara keyifle okuduğum “Yazı” başlıklı denemeyi katınca, yazarın bu kitapla yaptığı şeyin yazmaya çağrı olduğunu söyleyebilirim.
Mehmet Serdar, sol gelenekten gelen ancak -kendisi böyle adlandırmayabilir- günümüzde liberal bakış açısına yakın duran bir yazar. Siyasi duruşunu denemelerin çoğunda görmek mümkün ama “Bir Yıl Sonra Gezi” başlıklı yazı bu açıdan öne çıkıyor. Bu bakış açısıyla uyuşmayan düşüncelerim olsa da, Serdar’ın değerlendirmelerindeki içtenliği görüyor ve rahatımı kaçıran gözlemlerini, sorularını da seviyorum.
Kitapla ilgili tek olumsuz not, Sözcükler Dergisi’ndeki titizliğe hiç uymayan, bazen bir sayfada birkaçı bulunan yazım / dizgi / baskı yanlışları. Kapak tasarımı güzel, sayfa düzeni ve yazı tipi seçimi tutarlı olan kitapta bunlar yazara da okura da haksızlık.

Tek düşman motifi. düşünce tembelliğinin bir sonucu. s. 23

Cahil-aydın karşıtlığında, kendimizi sürekli kayırarak avunup durmayı zihinsel etkinlik sayıyoruz. s. 58

Halk cahil derken, “yüksek matematikten, teorik fizikten ya da organik kimyadan anlamıyor” demek istenmiyor herhalde. Kendi yaşam tarzınızı kabul etmeyenlere cahil diyenler, aslında iktidarlarını, imtiyazlarını, en tepede kendilerinin olduğu hiyerarşiyi dayatıyorlar. s. 60

Bütün insanlar eşit, eşdeğerde. Az da okusa çok da okusa, dine inansa da inanmasa da, bilimden de payını alsa, “cahil” de olsa, çok da bilse az da bilse. Aynı politik haklara sahip, yazgılarını belirleme hakkına. Aslında biz bu gerçeği sindirmekte zorlanıyoruz. s. 61

Radikal geçişler, sindirilmemiş sıçramalar, hep bir geri dönüş potansiyeli taşıyor. Yarattıkları gerilim, çözeceklerini iddia ettikleri sorunlardan çok daha büyük sorunlara yol açıyor. s. 132

Armut dibine düşer. Ama sonra yavaş yavaş oradan uzaklaştırılır. s. 181

Gördüklerinizi başkalarına aktaramazsanız, kaynayan süt gibi tencereden taşar, ziyan olursunuz. s. 183

Gerçek sanat yapıtı, izleyicisinin de hayatına bulaşır. s. 186

İletişimleri sanal ortamda ama insanlar hala gerçek. s. 234

Herhangi bir sorun için müzakere edilerek çözülmez diyenler, açık ki sorunun çözülmesini istemeyenler. s. 245

 

Hoşbeş. John Berger.

Hoşbeş. John Berger. Metis Yayınları, 2016.

Şimdilik yalnızca Türkçesi bulunan Hoşbeş’de çevirisini Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu ve Oğuz Tecimen’in yaptığı onbir yazı var. Sayfalara Berger’in desenleri serpiştirilmiş. Kapak resmi de onun. Kapağından yazı seçimine tüm kitap Berger için bir saygı duruşu, kalıcı bir teşekkür gibi. Bu küçük kitaba insan, aydın, yazar, çizer Berger’in “tadını” sığdırabilmiş olmak büyük bir başarı. Sağ olsa, bunu önemser miydi bilmiyorum. Bir nesne olarak, alınıp satılan kitabı değil ama onu hazırlayanların -kendi dahil- emeğini, okuyanların hissettiklerini önemseyeceğine kuşkum yok.


Ülkemizde en çok okunan kitabı Görme Biçimleri olsa gerek. Görsellik üstüne Fotoğrafı Anlamak ve Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar gibi başka kitapları da var. Kıymetini Bil Herşeyin ise kapitalizmin ve uluslararası ikiyüzlülüğün eleştirisi olarak okunabilir. Seksen yıla yayılan yazarlığının ilk yıllarının ürünü olan romanı G, hala okunurluğundan hiç bir şey yitirmemiş.

Tutarlılığın demode, itirazın çirkin, hayır demenin uyumsuzluk olarak göründüğü bir ortamda, Berger ışığı hiç azalmayan bir deniz feneri olarak kaldı. Hayat arkadaşını yitirdikten az sonra o da emanetini bize bırakıp gitti. Berger’in yolu, sürünün nereye gittiğini görebilmek için sürüden ayrı durmanın gerekli olduğunu bilenlerin yolu.
Hoşbeş’i, özellikle Berger’le ilk kez tanışacaklara öneriyorum. Bırakın, aralıktan biraz ışık girsin.

Görünürde açıklanamayan şeylerin oranı günden güne artıyor. Genel oy hakkı için siyasi mücadele anlamsız hale gelmiş durumda, çünkü yerel siyasetçilerin söylemlerinin yaptıkları ve yapabilecekleri şeylerle bir bağlantısı yok artık. Bugünün dünyasını belirleyen temel kararların hepsi, isimsiz ve siyasi anlamda dilsiz olan finans spekülatörleri ve ajanları tarafından alınıyor. s. 36

Şarkının temposu, ölçüsü, içindeki döngü ve tekrarlar yatay zamanın akışına karşı bir sığınak inşa eder: Bu sığınak içinde gelecek, şimdi ve geçmiş birbirlerini teselli edebilir, kışkırtabilir, tiye alabilir ya da birbirlerine ilham verebilir. s. 69

Kelime dağarcığımız çok fakir olduğu için hayatta başımıza gelen pek çok şey isimsiz kalır. s. 78

Medya, insanları içinde yaşadıkları adaletsiz dünyayı sorgulamaya sevk edebilecek bir sessizlik kalmasın diye uyduruk ve geçici şeylerle dikkat dağıtıyor. s. 82

Her türlü ütopya vizyonunda mutluluk mecburidir. Bu da gerçekte elde edilemeyeceği anlamına gelir. Onların ütopya mantığı içinde şefkat bir zaaftır. Ütopyalar şimdiden nefret eder. Umudun yerine dogma koyarlar. Dogmalar taşa kazınmıştır; halbuki umutlar bir mum alevi gibi kırpışır. s. 83

Harfler ve Notalar. Hasan Ali Toptaş.

Harfler ve Notalar. Hasan Ali Toptaş. Everest Yayınları, 2016.

Hayranı olduğum Toptaş’ın yıllar önce okuduğum Uykuların Doğusu kitabını geçenlerde yeniden, keyifle kucaklamıştım.

Herkes gibi yazıp herkesin okuduğu yazarlardan, kendi başına bir ada olup yalnızca az sayıdaki müridi tarafından tadılabilenlere kadar binlerce yazar var. Sonuçta her okur yazarını, her yazar okurunu buluyor desek de, uzun erimde yalnızca “kendine özgü tarzı olan” yazarlar fiziksel ölümlerinden sonra da yaşayabiliyorlar. Yaşarken çok tanınmayıp ölümünden sonra bayraklaşan yazarlar var, George Orwell gibi… Yaşadığı dönemde çok ünlü olup bu gün hemen hiç okunmayan Emma Dorothy Eliza Nevitte (E.D.E.N.) Southworth gibi yazarlar da… Bu blog yazısını okuyanların hiç birinin hayatta olmayacağını söyleyebileceğimiz 2117 yılında günümüz yazarlarından hangisinin “yaşıyor” olacağını kestiremeyiz. Yanılma payımın çok büyük olacağını kabul edip, Türkçe yazan, “yaşayacak” yazarların bir listesini hazırlayacak olsam oraya Hasan Ali Toptaş’ı da (Bilge Karasu ve Latife Tekin gibi yazarlarla) eklerdim.

Edebiyatla ilgili bir araştırmacı veya akademisyen değil, dikkati dağınık ve savruk bir okur olduğum için listeyi hazırlarken yazarın sadece yapıtlarını dikkate almak zorunda  olmazdım. O yazarın yaşamını, yazdıklarını okurken hissettiklerimi dikkate almaktan çekinmezdim. Hiç bir edebiyat teorisine yaslanmam gerekmediği için listemde tatılarla tuzluları yanyana koymaktan da utanmazdım. Tutarsızlık, sıradan insanın süsüdür.

Neyse! Harfler ve Notalar, Toptaş’ın yazarlığı üstüne denemelerinden oluşuyor. Özellikle de yazmayı aklından geçiren ama bir türlü suya nereden gireceğini bilemeyen, girince ya hemen üşüyüp çıkan ya yolunu yitiren benim gibilere yönelik denemeler. Okudukça Toptaş’a yaklaşıyor, yaşadıklarıyla örtüşen kendi anılarınızın, deneyimlerinizin yardımıyla, onunla aynı masada çay içer gibi oluyorsunuz. Az keyif değil!

Okumayı seven, yazmayı -nadiren de olsa- aklından herkese Harfler ve Notalar’ı tavsiye ediyorum. Yılda 2 kez! Hasan Ali Toptaş’ı hiç tanımasalar da. Hasan Ali Toptaş’ın “sen ne yazıyorsun” sorusuna verdiği yanıtı değilse de, en azından müzik ile edebiyat, “harfler ve notalar” arasında nasıl bir ilişki kurduğunu öğrenmek için.

Alıntının alıntısının alıntısının alıntısı, Hasan Ali Toptaş’ın İlhan Berk aracılığıyla İbn-i Zerhani’den yaptığı :

Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz, yazı hariç. (s.117)

 

 

Neden Yazıyorum. George Orwell.

Neden Yazıyorum. George Orwell. Çeviren Levent Konca. Sel Yayınları, 2nci Baskı, 2013.

Orijinali, İkinci Dünya Savaşı devam ederken, 1946’da yayımlanmış olan bu kitap, okumayı planladığım, bir gün okurum diye aldığım kitaplardan değildi. Bazen böyle olur, bir kitap gelir beni bulur. Nasıl oluyorsa, aslında onu okuyor olmam gerektiğini biliyordur.

Orwell’in Hayvan Çiftliği ve 1984 romanlarını, aklı başında her insanın, söylenenle yapılan arasındaki zıtlığı fark edip rahatsız olan herkesin okuması gereken yaşlarda okumuştum. Orwell’in makalelerini içeren ve o iki romanın arasına dek gelen bir yılda yayımlanan bu kitap ise rastlantıyla çıktı karşıma.

Kitaptaki dört yazının ilk ikisi Orwell’in siyasi düşüncelerini ve içinde yaşadığı toplumla ile ilgili gözlemlerini ön plana aldığı denemeler olarak kabul edilebilir. İlk yazı, kitaba adını veren “Neden Yazıyorum”. Kitabın yarıdan çoğunu oluşturan diğeri (Aslan ile Tekboynuz : Sosyalizm ve İngiliz Dehası), Britanyalı olmak kavramı çevresinde dönen bir fütürizm ve utopyacılık sergiliyor. Bu yazının başlığı “İngiliz Olmak Ne Demektir” bile olabilirmiş…İkinci Dünya Savaşı sırasında, Londra’ya bombalar düşerken yazılmış bu metinlerdeki soğukkanlılık ve mizah duygusu dikkate değer.

Son iki yazı ise anı veya öykü olarak okunabilir. Bunlarda, Orwell’in görev yaptığı Burma’da (bu günkü Myanmar) bir mahkumun idamı ve bir filin öldürülmesi anlatılıyor dersem haksızlık etmiş olurum. Orwell, bu iki yazıda, günümüz İngiliz yazarlarından Geoff Dyer‘ı andıran bir sivri dillilik ile, anlatmakta olduğu olaylar üzerinden kendi çelişkilerini sergilemeyi ve çözümlemeyi başarıyor. Karşısında sergilenen, bize anlatır gibi yaptığı dram aslında kendi içinde yapmakta olduğu yolculuğun seyir defteri. Bunları zevkle ve -sözcük pek uymasa da- iştahla okudum.

Bu sıralar yazdıkları nedense çok okunan Orwell’ın bu kitabına da bakmak istersiniz belki!

Sanatın politikayla hiçbir ilgisinin olmaması gerektiği fikrinin kendisi de politik bir tutumdur. (s. 11)

Vatanseverlik, genelde sınıf kininden ve her zaman her tür enternasyonalizmden daha güçlüdür. (s. 29)

İngiltere, belki de, entelektüelleri milliyetlerinden utanan yegane büyük ülkedir. Sol çevrelerde daima, İngiliz olmanın hafif utanılacak bir şey olduğu ve at yarışından içyağı pudingine her İngiliz geleneği ile dalga geçmenin bir görev olduğu hissedildi. (s. 43)

O anda, beyaz adamın zorbalaştığında yok ettiğinin kendi özgürlüğü olduğunu algıladım. (s. 103)

 

Güneşle. Nermi Uygur.

Güneşle. Nermi Uygur. Yapı Kredi Yayınları, 2nci Baskı, 2007.

 

Nermi Uygur’la denemenin doruklarında… Kitabın özeti bu.  Duru Türkçesi, felsefeye ve bilime yaslanan duruşuyla, ele aldığı her konuyu dogma karşıtı, insancıl, sevecen ışığıyla aydınlatan Nermi Uygur, edebiyatımızda kendi başına bir kutup. Öğrencisi olabilenler çok şanslı ama yalnızca okuru olabilen bizler de, üretken bir yazar olan Uygur’un düşüncelerine kolayca erişebildiğimiz için şanslıyız.

Kendimden, Hepimizden, Tanıdıklardan ve Kitaplardan başlıklı dört bölümde toplanan denemelere geçmeden şöyle diyor Uygur : “Bu kitaptaki denemelerin ortak yönlerinden biri, günün yalnızca güneşli saatlerinde yazılmış olmalarıdır”. Kendini kötü hisseden, karamsarlığa  kapılmış, beklentilerinin gerçekleşmeyişinden bezmiş olanlara söylüyor bunu, hayat devam ediyorsa hem umut hem yapılacak şeyler vardır demek istiyor. Hiç bir şey gelmiyorsa elinizden, bu kitaptaki 32 denemeyi okuyun ve insan olduğunuzu anımsayıp yolunuza devam edin… Aydınlıkla, güneşle…

Hiç deneme okumamış, kendini bu türe yakın hissetmeyen birine (belki Montaigne’in denemelerine göz attıktan sonra, belki ondan bile önce) Nermi Uygur’un Güneşle’sini öneririm. Kitap, “Denemeci” adlı deneme ile başlıyor. İyi de oluyor. Denemenin/denemecinin ne olduğu, ne olmadığı; bilimle, sanatla, edebiyatla ilişkisi, denemenin neye yaradığı üzerine daha derli toplu bir yazı bulamazsınız. Nermi Uygur’un ince mizahı bu ilk denemede satırların arasında gülümsemeye başlıyor. Yazarımızın sevdiği oyunlardan biri, metnin akışını bozmadan okuru içine çektiği tuzaklar. Özellikle, yazara saygı duymaya, okuduklarını neredeyse otomatik olarak onaylamaya hazır, akıllı-uslu okurların düşeceği tuzaklar bunlar. Uygur, karşı çıkacağı, çürüteceği görüşleri öyle bir biçimde sözcüklere döküyor ki, kendinizi ona sorgusuz-sualsiz teslim edip okuduğunuza, katılır gibi olduğunuzda, tuzağa düşüveriyorsunuz. Sonra tutup sizi düştüğünüz çukurdan gülümseyerek çıkarıyor yazarımız ve yolunuza birlikte devam ediyorsunuz. Nermi Uygur, okurun her satırda uyanık olmasını istiyor. Okuduklarını -yazan kim olursa olsun, ne amaçla yazmış olursa olsun- kafasında tartan, kendi düşünceleriyle karşılaştıran, hazıra konmaya / kolaya kaçmaya istekli olmayan okur istiyor. Bu okuru bulduğunda, birlikte sürdürüyorlar keyifli yolculuğu.

İnsanın asıl işi yaşamaktır diyen Nermi Uygur’dan yalnızca birkaç alıntı :

Bağnazlık, başka düşünce olanaklarının varolabileceğini tasarlayamamak, başka düşüncelere yaşama-alanı tanımamaktır.  s. 33

Tutucunun en serpilmiş, büyümüş yetisi, belleğidir. s. 129

Açık denizde görüneyim ama sığ sığ gideyim. Geriye dönük kalayım ama öne bakıyormuşum gibi gelsin herkese. Durayım ama yürüdüğümü sansınlar : Değişiklik sürecine kapılmış toplumlarda azıcık-eski-azıcık-yeni politikayla geçiştirmek isteyenler, yanlış orta yanılmasına düşmüşlerdir. Orta yol, doğruysa yürünmeye değer. Yoksa her orta yol doğru değildir. Toplum işlerinde doğru orta yiğitçe yaşamaktır. Yiğit ise ne ödlektir ne çılgıncasına atılgan. Yanlış orta, ikiyüzlülerin sığındığı yoldur. s. 135

Her çağın eriştiği de çektiği de kendi tanrılarından ötürüdür. Tanrılarından sorumludur insan. s.234

Hesap vermeye girişildi mi yıpranmaya başlamıştır sevgi. s. 271

Bazıları çalışmadan yaşamanın tadını almak isterse, o zaman öbür insanlar tadalmadan çalışmak zorunda kalacaklardır. s. 284 (Kant’tan alıntı).

Sanatçıya yasa koymak, kural önermek, ilke öğütlemek, yöntem çizmek kadar boş bir uğraşıya rastlamadım. s.353

 

 

 

 

Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti. Umberto Eco.

Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti. Umberto Eco. Çeviren : Kemal Atakay. Can Yayınları, 3üncü Baskı.

 

 

Edebiyat teorisi konusuna hiç ilgi duymayan, hatta daha önce Umberto Eco’nun romanlarından birini bile okumamış okurlar! Bu kitapta 1992 – 1993 yıllarında Harvard Üniversitesinde verilmiş 6 konferansın metni var. Böyle söyleyince, uzak durulması gereken, sıkıcı bir kitaptan söz edildiğini düşünebilirsiniz. Öyleyse, yanılırsınız! Aslında, Umberto Eco’nun yazdıklarını okumaya bu kitaptan başlamak bile kötü bir fikir olmayabilir. Çok okuyan, çok yazan, çok çalışan, çok yetenekli bir edebiyatçının aynı zamanda hem burnu büyüklükten hem de yapay alçakgönüllülük sergilemekten bu denli uzak olmasına şaşırabilirsiniz. Abartıyor olabilir miyim? Keşke abartabilsem!

Birbiriyle ilişkilendirilmiş olan bu konferansları / denemeleri neredeyse sürükleyici birer polisiye gibi okuyabilirsiniz. Gerard de Nerval ve Flaubert’den Borges’e, Shakespeare’den Dumas’ya yazarların yapıtlarından alıntılar ve bunlar üzerinde çözümlemeler aslında edebiyatın en temel konularını tatlı tatlı anlatmak, kitap okurlarının -yapılacak onca başka iş varken- öykülerde, romanlarda ne aradıklarını / ne bulabileceklerini belirtmek için birer bahane.

Yalnızca bir alıntı yapacağım! Gerisi size kalmış.

… bir anlatı ormanında gezinmek, oyunun çocuk için gördüğü işlevi görür. Çocuklar oyuncak bebeklerle, tahtadan atlarla ya da uçurtmalarla, fiziksel yasaları ve bir gün ciddi olarak yerine getirecekleri eylemleri daha yakından tanımak için oynarlar. Aynı şekilde, anlatılar okumak, gerçek dünyada gerçekleşmiş, gerçekleşmekte ve gerçekleşecek olan uçsuz bucaksız şeylere anlam vermeyi öğrendiğimiz bir oyun oynamak demektir.