Bir Kuştan Öbürüne: Hayat ve Yazmak Üzerine Tavsiyeler. Anne Lamott.

Bir Kuştan Öbürüne: Hayat ve Yazmak Üzerine Tavsiyeler. Anne Lamott. Çeviren: Damla Göl. Hep Kitap 2017.

Anne Lamott’u Maria Popova’nın Brain Pickings‘de onunla ilgili yazdıklarından tanıdım. Zor konuları kolay anlatan, içten tavrı hoşuma gitti ve Türkçe’ye çevrilmiş iki-üç kitabından birini (sanırım en doğrusunu) alıp okudum. Okumam evin tadilatı ile örtüşen zamana denk geldiği için kitaba istediğim kadar odaklanamadım. Gene de, sayfalarını her aralayışımda karşımda Lamott’un gülümseyen yüzünü, şakacı anlatımını, tatlı gevezeliğini buldum.

Orijinali yayımlanalı çeyrek yüzyıl olmuş bir kitabın içerik yönünden taptaze olması ilk anda şaşırtıcı gibi görünse de adına bakınca şaşıracak bir şey olmadığı anlaşılıyor. Kitap, hayat ve yazmak üzerine tavsiyeler içeriyor çünkü. Lamott’un yazdıklarının en çok etkileyeceğini düşündüğüm okurlar, bir yönden benim gibi olanlar: “Hele bi’ şu işleri yoluna koyayım, oturup yazacağım” diyenler. Her zaman yenisi ortaya çıkan erteleme gerekçeleri, gerçekten “iş” olabilir, çocuk büyütme olabilir, okul olabilir, taşınma/yerleşme olabilir. Bunların tümü, aslında, “rahatım yerinde olursa yazarım” diye özetlenebilir. Bu da kulağa hiç hoş gelmiyor. Lamott, çocukluğunu anlatarak başladığı kitabında böyle rahatına düşkün yazar adaylarının hayallerini güzelce yıkıyor. Yıkıyor dediysem, parçalıyor anlamında.

Lamott, yazar olmaya heveslenenlerin iç içe düşündüğü “yazmak” ve “kitabını basılı görmek” eylemlerini birbirinden tümüyle ayrı tutmaya çok önem veriyor. Bu ikisi için gerekenlerin ve her birinin anlamının ötekinden çok farklı olduğunu vurguluyor. Yazar olma düşüncesini aklından geçirmiş – geçirecek herkesin işine yarayacak, yazmayı sürdürmesini veya daha eğlenceli bir başka işe yönelmesini sağlayabilecek bir kitap bu. Belki alıntılar daha iyi anlatır ne demek istediğimi:

Yazar olmanın nimetlerinden biri, bir şeyler yapmak ve keşfe çıkmak için size bahane sunmasıdır. Bir diğer nimetine gelince, yazma eylemi sizi hayata daha yakından bakmaya, o hayat sallana sallana ortalıkta dolanırken onu incelemeye teşvik eder. s. 10

Yazma eyleminin kendisi bir ödüldür. s. 22

Yazmak bir süreklilik, inanç ve sıkı çalışma meselesidir. s. 33

E.L. Doctorow vaktiyle şöyle demiş: Roman yazmak gece araba sürmek gibidir. Sadece farlarınızın aydınlatabildiği kadarını görürsünüz ama bütün yolculuğu bu şekilde tamamlayabilirsiniz. s. 43

Tanıdığım bir yazar bana her sabah oturup kendisine kibarca şöyle dediğini söylemişti: Başka bir seçeneğin yokmuş gibi düşünme; çünkü seçeneğin var – ya yazarsın ya da kendini öldürürsün. s. 46

Bence mükemmeliyetçilik, yeterince dikkatli koşarsanız ve her sıçrama tahtasına doğru şekilde adım atarsanız ölmek zorunda kalmayacağınıza dair takıntılı inançtan ileri gelir. Gerçek şu ki her halükarda öleceksiniz; koşarken ayaklarına bakmayan insanların pek çoğu da sizden daha iyi işler başaracak ve bu esnada daha çok keyif alacak. s. 51

Mükemmeliyetçilik, geride temizlenecek çok fazla dağınıklık bırakmamak için umutsuzca çaba göstermeniz anlamına gelir. Oysa karmaşa ve dağınıklık bize hayatın gerçekten yaşandığını gösterir. s. 51

…mükemmel aslında sığ, gerçek dışı ve ölümcül düzeyde yavan demektir. s. 70

İnsanları insanlardan öğrenmeniz gerek, okuduklarınızdan değil. s. 86

Kendimiz dışında bir şeyle meşgul olmak, dünyayı dar ve korkutucu bir narsistlikle görüp kolorektal bir teoloji ile sürerek kafasını daima kuma gömen rasyonel zihnin güçlü bir panzehiridir. s. 117

Sezgilerinizi ancak onlara bir varoluş alanı yarattığınızda ve rasyonel aklınızın gevezeliklerini susturduğunuzda geri alabilirsiniz. Rasyonel akıl sizi beslemez. Size hakikatleri sunduğunu farzedersiniz, zira rasyonel akıl bu kültürün tapındığı altın buzağıdır; ama bu doğru değil. Rasyonellik dediğimiz; verimli, ağız sulandırıcı ve büyüleyici olanın sıkıp suyunu çıkarır. s. 126

 

 

Advertisements

Yaşlı Adam ve Deniz. Ernest Hemingway.

Yaşlı Adam ve Deniz. Ernest Hemingway. Çeviren: Orhan Azizoğlu. Bilgi Yayınevi, 96ncı Basım, 2017.

Bu kitabı ortaokul-lise yıllarımda okumalıydım. Kısa bir roman veya uzunca bir öykü olan yapıt, koşullar ne kadar olumsuz olursa olsun pes etmemek üzerine. Kolay vazgeçen (bir anlamda pes eden) biri olduğumdan, Hemingway’in mesajını etkilenmeye daha açık olduğum bir dönemde alsam nasıl olurdu sorusu geçti aklımdan… Bunun yanıtı yok. Ancak, bundan sonrası için Yaşlı Adamı hep anımsayacağımı söyleyebilirim. Ters giden her şey karşısındaki direncini ve bunun hayatına nasıl anlam kattığını anımsamazsam yazık olur.

Belki Hemingway yayımlandığını görebildiği bu son romanını ayakta kalabilmek için yazmıştı. Keşke inansaydı yazdıklarına.

 

 

Gecenin Gecesi. Hasan Ali Toptaş.

Gecenin Gecesi. Hasan Ali Toptaş. Ümit Ünal’ın Desenleriyle. Everest Yayınları, 10uncu Basım, 2017.

Hasan Ali Toptaş’ın birini daha önce okuduğum 5 öyküsü var bu kitapta. Ümit Ünal’ın öykülere çok yakışan güzel desenlerini de ekleyince, Toptaş’ı tanımasını istediğiniz birine hediye etmek için çok uygun bir seçim olabilir.

Toptaş’ı bilen okurların hemen her satırında onun imzasını bulacakları öyküler bunlar. Bir ortak yanları da tüm öykülerin bildik anlamda bir öyküleme olmaktan çok (veya onun ötesinde) yazma eylemine güzelleme niteliğinde olması. Toptaş, içinde yaşayıp soluk aldığımız, yürüdüğümüz, kavga ettiğimiz, seviştiğimiz dünyada değil, yazılanların oluşturduğu bir dünyada açabiliyor gömleğinin üst düğmesini. Yazdıkça, yazdıklarında yaşadıkça rahatlıyor, gülümsüyor, eğleniyor. Yazmak, çocuk ressam Toptaş’ın fırçası, boyaları ve tuvali…  Dünyasının tüm renkleri odasının duvarlarında…

Hasan Ali Toptaş’a hayran olmak için bekleyenlere “buyurun, buradan başlayın” diyebilirim. İsterseniz bir romanından veya denemelerinden de başlayabilirsiniz tabii!

Hayvanlara Niçin Bakarız? John Berger.

Hayvanlara Niçin Bakarız? John Berger. Türkçesi: Cevat Çapan. Tudem Yayın Grubu, 2nci Baskı, 2017.

Şık ve sade kapak tasarımıyla bir cep kitabı havasında olan bu seçkide sekizi bir biçimde hayvanlarla ilişkili 9 bölüm var.

Hayvanları önemsemek için vegan, vejetaryen olmaya veya romantik takılmaya gerek olmadığını da Berger’den öğrenmem gerekiyormuş. Aşk üzerine yazdığında bile ayaklarını yerden kesmeyen bir gerçekçi Berger. Hayvanlar söz konusu olduğunda neden farklı olsun?

Kısa öykü tadında yazılar da bulunan kitaptaki en uzun yazı Hayvanlara Niçin Bakarız? başlıklı olanı. Bu yazı, kapitalizmin gelişme sürecinde hayvanat bahçelerinin kuruluşu ekseninde insanların hayvanlara yabancılaşmasını konu alıyor. John Gray’in çok etkilendiğim Saman Köpekler‘i, her şeyin odağına insanı koymanın anlamsızlığını vurguluyordu. Berger’in bu görüşe katılacağını sanmasam da, hayvanlara yapılanlarla insanların kendilerini fazla önemsemeleri arasında bir ilişki olduğunu düşünüyorum. İnsan, sahibi olduğuna inandığı her şeye istediğini yapabileceğini düşünüyor. Oysa, hem sahiplik bir yanılsamadan ibaret hem insan hiç bir şeyin merkezi değil.

Eskiden bekçi köpekleri, av köpekleri ve fare yakalayan kediler gibi işe yaradıkları için her sınıftan ailenin ev hayvanları vardı. Yararlı olmalarının dışında hayvan besleme, yani ev hayvanı (16. yüzyılda kuzu için kullanılıyordu bu terim) adeti bir yenilik sayılır ve toplumsal açıdan bugünkü durumu benzeri olmayan bir olgudur. Bu durum, tüketim toplumlarının belirgin bir özelliği olan dış dünyanın hatıralarıyla donatılmış özel küçük aile birimlerine evrensel, ama aynı zamanda kişisel geri çekilişin bir göstergesidir. (s. 35)

Hayvanlar her yerde hayatımızdan çekiliyorlar. Hayvanat bahçelerindeki hayvanlar bu yok oluşun canlı anıtlarıdır. (s. 51)

Kitapta yer alan Yiyenler ve Yenenler başlıklı denemenin yemek yiyen herkesi ilgilendirmesi, kimi etoburları da kızdırması beklenir.

Burjuvalar gereğinden fazla yerler. Özellikle et yemeklerini. (s. 91)

… köylünün yemek yiyişinin temelinde doğrudan doğruya yemek yeme eylemi ve yenen yemek olduğunu görürüz… Burjuvanın yemek yiyişinin temelinde ise fantezi, törensilik ve gösteriş vardır… Birinci örnek doyumla sonuçlanır; ikinci örnek ise hiçbir zaman bir sonuca ulaşamaz ve özünde doyumsuzluk olan bir iştahın doğmasına yol açar. (s. 95)

Kitabın hayvanlarla ilgili son bölümünde Berger’in eşi Beverly’ye adadığı dizeleri yer alıyor (Onlar En Son Gidenler):


Sığırlar otlaklardan
serin ağıllara getirildiklerinde
meyve bahçelerinin sıcaklığını
ve yaban sarımsağının buğulu soluğunu
getiriyorlar.
… (s. 107)

Berger’in G adlı romanını, Görme Biçimleri, Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru AdımlarUnderstanding A Photograph başlıklı görsel sanatlar ağırlıklı yazılarını, Kıymetini Bil Herşeyin ve Hoşbeş adlı denemelerini okudum. Hepsinden kalıcı biçimde etkilendim.

Yaklaşımımın adil veya doğru olduğunu düşünmesem de, hem hayranlık hem saygı duyduğum yazarların ortak bir yanı olduğunu düşünüyorum. İnandıkları ve yazdıkları ile yaşantılarının -görebildiğim kadarıyla- örtüşüyor olması. Kabul etmesi zor da olsa, gerçek şu: Başta John Berger, hepsini kıskanıyorum.

 

Hüküm. Türker Armaner.

Hüküm. Türker Armaner. Metis Yayınları, 2016

Kurtuluş Savaşının hemen öncesinde, işgal altındaki İstanbul’da geçen Hüküm, yüzeysel olarak “tarihi roman” veya “casusluk romanı” diye etiketlenebilir. Aslında daha derinde, düşünceleri ile eylemlerini buluşturamayan iki yakın arkadaşın bulaştıkları dramatik çatışma ortamı var. Roman, bu dramı anlatırken hiç gündemden düşmeyecek bir gerçeği vurguluyor: Tarihi galipler yazar. Kimin kahraman kimin hain olduğu her şey bittikten sonra galipler tarafından belirlenir.

Yazıya döküldüğünde kolayca okunan, “ne var bunda” diyeceğimiz bu yargı aslında günlük yaşamımızın kaçınılmaz bir açmazına parmak basıyor. Olayın içindeyken, sıcağı sıcağına yaptığımız seçimler uzun erimde kim olduğumuzu, nasıl yaşayacağımızı hatta, Hüküm’de olduğu gibi, nasıl öleceğimizi belirleyebilir. Çok derin çözümlemelere, ince hesaplara, ideolojik tavırlara bağlı olmayan seçimlerimiz veya kendimizi yalnızca edilgin bir izleyici olarak içinde bulduğumuz durumlar geleceğimizi biçimlendirir. Kahramanlar-hainler, iyiler-kötüler gibi ayrımlar kabaca tipik bir “a posteriori” yargı olan kazananlar-yitirenler ayrımına indirgenebilir. Hain olmak ile kahraman olmak arasındaki büyük fark, her şey olup bittikten, tüm zarlar atıldıktan, tüm köprüler yıkıldıktan sonra ortaya çıkar.

Değiştirilmesi mümkün olmayan bu durumu tüm yaşama yansıyan bir nihilizmin dayanağı yapmak kolaydır: Seçim yaparken, karar verirken ne düşünmüş ne amaçlamış olursak olalım, hakkımızdaki yargı sonuçta doğru tarafta mı yanlış tarafta mı olduğumuza göre oluşacaktır. Öyleyse, sonuçla ilişkisi rastlantıdan ibaret olan seçimlerimiz, dolayısıyla tüm hayatımız, anlamsız olmaya mahkumdur.
Böyle yapmayıp iyimser bir bakışı yeğleyecek olursak, karşımızdakileri hain-kahraman gibi terimlerle yargılamaya kalkmadan önce -başarabildiğimiz kadarıyla- en baştan onların yerinde olmuş olsak nasıl davranacağımızı düşünmeye çalışmalıyız. Çünkü, nihilist olalım olmayalım, yok aslında birbirimizden çok farkımız.

Geçmişte, işgal altında bir kentte, çoğu birbirini tanımayan insanlar arasında geçen anlatıda ayrıntılara önem veren, polisiye denebilecek bir kurgu okurun ilgisini canlı tutuyor. Beklenmedik son da bu anlatıya yakışıyor. Anlatının özünü oluşturan çaresizlik, okurun günümüzde olup bitenlere daha sağlıklı biçimde yaklaşmasına da katkı sağlayabilir. Beni en çok etkileyen, uzun zamandır başka bir bağlamda takıntı düzeyinde deştiğim “neyin doğru neyin yanlış olduğu baştan bilinemez” teması oldu. Bu yargıyı kabullenmenin sonuçları çok ağır, katlanılamaz olabilir. Kimliğimiz seçimlerimize indirgenebiliyorsa, seçimlerimizin rastlantısal sonuçlara yol açtığını kabullenmekle kendimizi değersiz kılmış olmuyor muyuz?

 

 

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Milan Kundera.

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Milan Kundera. Çeviren: Erhan Bener. Can Yayınları, 12nci Baskı 2013.

Neden “… Kitabı” da romanı değil? Çünkü burada her biri bir öykü olarak tek başına ayakta duran, farklı veya benzeşen olayları, karakterleri olan 7 bölüm var. Kitap, bunları birbirine bağlayan ipliklerle romanlaşıyor, bittiğinde damağınızda kalan roman tadı oluyor. Yaşam Başka Yerde‘yi ve okuduğum öteki romanlarını da anımsayınca, acaba Kundera’da aslında bir tane dev roman mı yazmış diye düşünüyorum. Balzac’ın İnsanlık Komedisi gibi.

Çekoslovakya’nın işgali sürecinde ezilen, sindirilen, yok edilen bireylerin öyküleri üzerinden tüm zamanların, ülkelerin, insanların ortak sorunlarına değiniyor Kundera. Örgütlü siyasi baskının, dayatma, sömürme, kirletme ile bireyin üzerine çullanmasını, örgütlü gücün parçası olanların insanlıklarını arkada bırakmalarını anlatıyor. Baskıya doğrudan maruz kalanların çektikleri kadar, bunu görmezden gelmeye çalışanların yaşadığı çelişkiler de Kundera’nın konusu.

Baskıcı iklimin, insanı insan yapan davranışları, sevgiyi, üretmeyi, paylaşmayı başka eylemlere dönüştürerek nasıl kararttığını, bireyin doğrudan kendi yaşamıyla ilgili deneyimlerine, seçimlerine nasıl gaddarca karıştığını boğazımız düğümlenerek okuyoruz.

Kundera’nın anlatımı, arkasındaki teorik – teknik yapıyı hiç sezdirmiyor. Günlük dille, aklına geleni yazıyormuş gibi yazıyor, anlatının arasına kendisi olarak girip çıkıyor, keyfince gezinir gibi birkaç cümle içinde yerler ve zamanlar arasında geçişler yapıyor. Kimi karakterleri (çoğu kadın) yazar olarak sevdiğini belli etmekten çekinmiyor. Roman kişileri, düzenin bireylerden oluşan bir duvar gibi karşılarına çıkan yüzü karşısında birey olarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Hepsi bedel ödüyor. Çoğu kendisi olarak ayakta kalamıyor. Bu yıkım sürecinde, gülüşün ve unutuşun anlamları da dönüşüme uğruyor.

İki bireyin karşılıklı sevgisinin doğal uzantısı olarak cinsellik Kundera’nın özellikle önem verdiği, bu romanda neredeyse başrole çıkardığı bir izlek. Kundera, sevgiden yoksun cinselliğin trajikomik, gülünç ve daha da kötüsü anlamsız oluşunu insanın içini acıtan bir parlaklıkla anlatıyor.

Kundera’yı okumuş ve sevmiş olanlar bu kitaptan da tad alacaklardır. Hiç okumamış olanlar için ise bu kitap Kundera’ya iyi bir başlangıç olabilir.

(Yazarlardan söz ederken:) Bizler, iyi tanınmayan, kıskanç, sinirli kimseleriz ve ötekilerin ölümünü dileriz. Bu konuda hepimiz eşitizdir: Banaka, Bibi, ben ve Goethe.
Politikacılar, taksi şöförleri, gebe kadınlar, sevgililer, katiller, hırsızlar, orospular, kaymakamlar, doktorlar ve hastalar arasında yazı hastalığının dayanılmaz çeşitliliği, bana bütün insanların, istisnasız, içlerinde yazarlık kaderini taşımakta olduklarını göstermiştir. İnsanoğullarının tümü sokağa inip: Biz hepimiz yazarız, diye bağırabilirler ve buna hakları vardır.

(Litost kuramından söz ederken:) Uzlaşmayı reddeden, sonunda düşünülebilen yenilgiler arasında en kötüsünü seçmek zorunda kalır. Ama litost’un istediği de bundan başka bir şey değildir. Kendi kendisinin tutsağı olan kişi, kendi yıkılışıyla öç alır.

 

 

Sırça Fanus, Sylvia Plath.

Sırça Fanus, Sylvia Plath. Çeviren: Handan Saraç, Kırmızı Kedi Yayınları, 8inci Basım, 2016.

Yetenekli bir kadının yazar veya şair olabilmesi hala zor. Yirminci yüzyıl öncesine kadar edebiyatın “kadın yazar / kadın şair” yönünden çorak olduğu rahatça söylenebilir. Le Guin, kadınlara karşı bir ayrımcılığın edebiyatın çoğu alanlarında süregitmekte olduğunu söylüyor. Yirminci yüzyılda, değişen koşulların etkisi / katkısıyla dünyanın her yerinde kadın yazar ve şairler görünür olmaya başladı. Bazıları -eşit olmayan koşullara rağmen- yaşarken tanınır ve başarılı olabildiler. Kimileri, ne başarıyı umursadı ne de yaşarken geniş bir okur kitlesine ulaşabilme şansları oldu. Dünya edebiyatında kendine özgü bir odası bulunan Virginia Woolf bile, buna rağmen, hayatını yaşanılmaz buldu.
Günümüzde çok okunan bir Amerikan şairi olan Sylvia Plath de kısa ömründe hak ettiği ilgiyi görememişti. Sırça Fanus (The Bell Jar) adlı bu ilk ve son romanı, ölümüne yakın dönemde bir takma adla yayımlanmış. Çoğu ilk roman gibi yazarın özyaşam öyküsünden beslenen romanda dünyaya ergenlik döneminde bir genç kızın gözünden bakıyoruz. Çevresinde olan bitenlerin, karşılaştığı insan ilişkilerinin sahteliğini gören, yaşamını böyle sürdürme düşüncesine katlanamayan, bu yüzden çok yalnız olan bir genç kızın gözünden. Annesi dahil hiç kimseyle sevgiye dayalı, anlamlı bir bağ kuramayan bir genç kızın dramına tanık oluyoruz… birinci ağızdan.


Kitap, Sylvia Plath’ın şiirlerine ilgi duyanlara -bu yapıtın kurgusal niteliğini unutmadan- Plath’ın iç dünyasını başka bir biçimde görme olanağı sunuyor… Okurken, satırların arasından uzanıp roman kahramanı Esther’in elini tutabilmek, ona çok şeyin başka türlüsünün mümkün olduğunu söylemek istedim… Kitap bitip gazete manşetleri ve televizyon haberleri üstüme sıçradığındaysa, Esther’lerin hala yalnız ve hala kaybetmekte olduklarını gördüm. Onlar, her yerde… Onlar, içimizi bizden iyi görebildikleri için mutsuz.

Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.