Gecenin Gecesi. Hasan Ali Toptaş.

Gecenin Gecesi. Hasan Ali Toptaş. Ümit Ünal’ın Desenleriyle. Everest Yayınları, 10uncu Basım, 2017.

Hasan Ali Toptaş’ın birini daha önce okuduğum 5 öyküsü var bu kitapta. Ümit Ünal’ın öykülere çok yakışan güzel desenlerini de ekleyince, Toptaş’ı tanımasını istediğiniz birine hediye etmek için çok uygun bir seçim olabilir.

Toptaş’ı bilen okurların hemen her satırında onun imzasını bulacakları öyküler bunlar. Bir ortak yanları da tüm öykülerin bildik anlamda bir öyküleme olmaktan çok (veya onun ötesinde) yazma eylemine güzelleme niteliğinde olması. Toptaş, içinde yaşayıp soluk aldığımız, yürüdüğümüz, kavga ettiğimiz, seviştiğimiz dünyada değil, yazılanların oluşturduğu bir dünyada açabiliyor gömleğinin üst düğmesini. Yazdıkça, yazdıklarında yaşadıkça rahatlıyor, gülümsüyor, eğleniyor. Yazmak, çocuk ressam Toptaş’ın fırçası, boyaları ve tuvali…  Dünyasının tüm renkleri odasının duvarlarında…

Hasan Ali Toptaş’a hayran olmak için bekleyenlere “buyurun, buradan başlayın” diyebilirim. İsterseniz bir romanından veya denemelerinden de başlayabilirsiniz tabii!

Advertisements

Hayvanlara Niçin Bakarız? John Berger.

Hayvanlara Niçin Bakarız? John Berger. Türkçesi: Cevat Çapan. Tudem Yayın Grubu, 2nci Baskı, 2017.

Şık ve sade kapak tasarımıyla bir cep kitabı havasında olan bu seçkide sekizi bir biçimde hayvanlarla ilişkili 9 bölüm var.

Hayvanları önemsemek için vegan, vejetaryen olmaya veya romantik takılmaya gerek olmadığını da Berger’den öğrenmem gerekiyormuş. Aşk üzerine yazdığında bile ayaklarını yerden kesmeyen bir gerçekçi Berger. Hayvanlar söz konusu olduğunda neden farklı olsun?

Kısa öykü tadında yazılar da bulunan kitaptaki en uzun yazı Hayvanlara Niçin Bakarız? başlıklı olanı. Bu yazı, kapitalizmin gelişme sürecinde hayvanat bahçelerinin kuruluşu ekseninde insanların hayvanlara yabancılaşmasını konu alıyor. John Berger’in çok etkilendiğim Saman Köpekler‘i, her şeyin odağına insanı koymanın anlamsızlığını vurguluyordu. Berger’in bu görüşe katılacağını sanmasam da, hayvanlara yapılanlarla insanların kendilerini fazla önemsemeleri arasında bir ilişki olduğunu düşünüyorum. İnsan, sahibi olduğuna inandığı her şeye istediğini yapabileceğini düşünüyor. Oysa, hem sahiplik bir yanılsamadan ibaret hem insan hiç bir şeyin merkezi değil.

Eskiden bekçi köpekleri, av köpekleri ve fare yakalayan kediler gibi işe yaradıkları için her sınıftan ailenin ev hayvanları vardı. Yararlı olmalarının dışında hayvan besleme, yani ev hayvanı (16. yüzyılda kuzu için kullanılıyordu bu terim) adeti bir yenilik sayılır ve toplumsal açıdan bugünkü durumu benzeri olmayan bir olgudur. Bu durum, tüketim toplumlarının belirgin bir özelliği olan dış dünyanın hatıralarıyla donatılmış özel küçük aile birimlerine evrensel, ama aynı zamanda kişisel geri çekilişin bir göstergesidir. (s. 35)

Hayvanlar her yerde hayatımızdan çekiliyorlar. Hayvanat bahçelerindeki hayvanlar bu yok oluşun canlı anıtlarıdır. (s. 51)

Kitapta yer alan Yiyenler ve Yenenler başlıklı denemenin yemek yiyen herkesi ilgilendirmesi, kimi etoburları da kızdırması beklenir.

Burjuvalar gereğinden fazla yerler. Özellikle et yemeklerini. (s. 91)

… köylünün yemek yiyişinin temelinde doğrudan doğruya yemek yeme eylemi ve yenen yemek olduğunu görürüz… Burjuvanın yemek yiyişinin temelinde ise fantezi, törensilik ve gösteriş vardır… Birinci örnek doyumla sonuçlanır; ikinci örnek ise hiçbir zaman bir sonuca ulaşamaz ve özünde doyumsuzluk olan bir iştahın doğmasına yol açar. (s. 95)

Kitabın hayvanlarla ilgili son bölümünde Berger’in eşi Beverly’ye adadığı dizeleri yer alıyor (Onlar En Son Gidenler):


Sığırlar otlaklardan
serin ağıllara getirildiklerinde
meyve bahçelerinin sıcaklığını
ve yaban sarımsağının buğulu soluğunu
getiriyorlar.
… (s. 107)

Berger’in G adlı romanını, Görme Biçimleri, Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru AdımlarUnderstanding A Photograph başlıklı görsel sanatlar ağırlıklı yazılarını, Kıymetini Bil Herşeyin ve Hoşbeş adlı denemelerini okudum. Hepsinden kalıcı biçimde etkilendim.

Yaklaşımımın adil veya doğru olduğunu düşünmesem de, hem hayranlık hem saygı duyduğum yazarların ortak bir yanı olduğunu düşünüyorum. İnandıkları ve yazdıkları ile yaşantılarının -görebildiğim kadarıyla- örtüşüyor olması. Kabul etmesi zor da olsa, gerçek şu: Başta John Berger, hepsini kıskanıyorum.

 

Hüküm. Türker Armaner.

Hüküm. Türker Armaner. Metis Yayınları, 2016

Kurtuluş Savaşının hemen öncesinde, işgal altındaki İstanbul’da geçen Hüküm, yüzeysel olarak “tarihi roman” veya “casusluk romanı” diye etiketlenebilir. Aslında daha derinde, düşünceleri ile eylemlerini buluşturamayan iki yakın arkadaşın bulaştıkları dramatik çatışma ortamı var. Roman, bu dramı anlatırken hiç gündemden düşmeyecek bir gerçeği vurguluyor: Tarihi galipler yazar. Kimin kahraman kimin hain olduğu her şey bittikten sonra galipler tarafından belirlenir.

Yazıya döküldüğünde kolayca okunan, “ne var bunda” diyeceğimiz bu yargı aslında günlük yaşamımızın kaçınılmaz bir açmazına parmak basıyor. Olayın içindeyken, sıcağı sıcağına yaptığımız seçimler uzun erimde kim olduğumuzu, nasıl yaşayacağımızı hatta, Hüküm’de olduğu gibi, nasıl öleceğimizi belirleyebilir. Çok derin çözümlemelere, ince hesaplara, ideolojik tavırlara bağlı olmayan seçimlerimiz veya kendimizi yalnızca edilgin bir izleyici olarak içinde bulduğumuz durumlar geleceğimizi biçimlendirir. Kahramanlar-hainler, iyiler-kötüler gibi ayrımlar kabaca tipik bir “a posteriori” yargı olan kazananlar-yitirenler ayrımına indirgenebilir. Hain olmak ile kahraman olmak arasındaki büyük fark, her şey olup bittikten, tüm zarlar atıldıktan, tüm köprüler yıkıldıktan sonra ortaya çıkar.

Değiştirilmesi mümkün olmayan bu durumu tüm yaşama yansıyan bir nihilizmin dayanağı yapmak kolaydır: Seçim yaparken, karar verirken ne düşünmüş ne amaçlamış olursak olalım, hakkımızdaki yargı sonuçta doğru tarafta mı yanlış tarafta mı olduğumuza göre oluşacaktır. Öyleyse, sonuçla ilişkisi rastlantıdan ibaret olan seçimlerimiz, dolayısıyla tüm hayatımız, anlamsız olmaya mahkumdur.
Böyle yapmayıp iyimser bir bakışı yeğleyecek olursak, karşımızdakileri hain-kahraman gibi terimlerle yargılamaya kalkmadan önce -başarabildiğimiz kadarıyla- en baştan onların yerinde olmuş olsak nasıl davranacağımızı düşünmeye çalışmalıyız. Çünkü, nihilist olalım olmayalım, yok aslında birbirimizden çok farkımız.

Geçmişte, işgal altında bir kentte, çoğu birbirini tanımayan insanlar arasında geçen anlatıda ayrıntılara önem veren, polisiye denebilecek bir kurgu okurun ilgisini canlı tutuyor. Beklenmedik son da bu anlatıya yakışıyor. Anlatının özünü oluşturan çaresizlik, okurun günümüzde olup bitenlere daha sağlıklı biçimde yaklaşmasına da katkı sağlayabilir. Beni en çok etkileyen, uzun zamandır başka bir bağlamda takıntı düzeyinde deştiğim “neyin doğru neyin yanlış olduğu baştan bilinemez” teması oldu. Bu yargıyı kabullenmenin sonuçları çok ağır, katlanılamaz olabilir. Kimliğimiz seçimlerimize indirgenebiliyorsa, seçimlerimizin rastlantısal sonuçlara yol açtığını kabullenmekle kendimizi değersiz kılmış olmuyor muyuz?

 

 

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Milan Kundera.

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Milan Kundera. Çeviren: Erhan Bener. Can Yayınları, 12nci Baskı 2013.

Neden “… Kitabı” da romanı değil? Çünkü burada her biri bir öykü olarak tek başına ayakta duran, farklı veya benzeşen olayları, karakterleri olan 7 bölüm var. Kitap, bunları birbirine bağlayan ipliklerle romanlaşıyor, bittiğinde damağınızda kalan roman tadı oluyor. Yaşam Başka Yerde‘yi ve okuduğum öteki romanlarını da anımsayınca, acaba Kundera’da aslında bir tane dev roman mı yazmış diye düşünüyorum. Balzac’ın İnsanlık Komedisi gibi.

Çekoslovakya’nın işgali sürecinde ezilen, sindirilen, yok edilen bireylerin öyküleri üzerinden tüm zamanların, ülkelerin, insanların ortak sorunlarına değiniyor Kundera. Örgütlü siyasi baskının, dayatma, sömürme, kirletme ile bireyin üzerine çullanmasını, örgütlü gücün parçası olanların insanlıklarını arkada bırakmalarını anlatıyor. Baskıya doğrudan maruz kalanların çektikleri kadar, bunu görmezden gelmeye çalışanların yaşadığı çelişkiler de Kundera’nın konusu.

Baskıcı iklimin, insanı insan yapan davranışları, sevgiyi, üretmeyi, paylaşmayı başka eylemlere dönüştürerek nasıl kararttığını, bireyin doğrudan kendi yaşamıyla ilgili deneyimlerine, seçimlerine nasıl gaddarca karıştığını boğazımız düğümlenerek okuyoruz.

Kundera’nın anlatımı, arkasındaki teorik – teknik yapıyı hiç sezdirmiyor. Günlük dille, aklına geleni yazıyormuş gibi yazıyor, anlatının arasına kendisi olarak girip çıkıyor, keyfince gezinir gibi birkaç cümle içinde yerler ve zamanlar arasında geçişler yapıyor. Kimi karakterleri (çoğu kadın) yazar olarak sevdiğini belli etmekten çekinmiyor. Roman kişileri, düzenin bireylerden oluşan bir duvar gibi karşılarına çıkan yüzü karşısında birey olarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Hepsi bedel ödüyor. Çoğu kendisi olarak ayakta kalamıyor. Bu yıkım sürecinde, gülüşün ve unutuşun anlamları da dönüşüme uğruyor.

İki bireyin karşılıklı sevgisinin doğal uzantısı olarak cinsellik Kundera’nın özellikle önem verdiği, bu romanda neredeyse başrole çıkardığı bir izlek. Kundera, sevgiden yoksun cinselliğin trajikomik, gülünç ve daha da kötüsü anlamsız oluşunu insanın içini acıtan bir parlaklıkla anlatıyor.

Kundera’yı okumuş ve sevmiş olanlar bu kitaptan da tad alacaklardır. Hiç okumamış olanlar için ise bu kitap Kundera’ya iyi bir başlangıç olabilir.

(Yazarlardan söz ederken:) Bizler, iyi tanınmayan, kıskanç, sinirli kimseleriz ve ötekilerin ölümünü dileriz. Bu konuda hepimiz eşitizdir: Banaka, Bibi, ben ve Goethe.
Politikacılar, taksi şöförleri, gebe kadınlar, sevgililer, katiller, hırsızlar, orospular, kaymakamlar, doktorlar ve hastalar arasında yazı hastalığının dayanılmaz çeşitliliği, bana bütün insanların, istisnasız, içlerinde yazarlık kaderini taşımakta olduklarını göstermiştir. İnsanoğullarının tümü sokağa inip: Biz hepimiz yazarız, diye bağırabilirler ve buna hakları vardır.

(Litost kuramından söz ederken:) Uzlaşmayı reddeden, sonunda düşünülebilen yenilgiler arasında en kötüsünü seçmek zorunda kalır. Ama litost’un istediği de bundan başka bir şey değildir. Kendi kendisinin tutsağı olan kişi, kendi yıkılışıyla öç alır.

 

 

Sırça Fanus, Sylvia Plath.

Sırça Fanus, Sylvia Plath. Çeviren: Handan Saraç, Kırmızı Kedi Yayınları, 8inci Basım, 2016.

Yetenekli bir kadının yazar veya şair olabilmesi hala zor. Yirminci yüzyıl öncesine kadar edebiyatın “kadın yazar / kadın şair” yönünden çorak olduğu rahatça söylenebilir. Le Guin, kadınlara karşı bir ayrımcılığın edebiyatın çoğu alanlarında süregitmekte olduğunu söylüyor. Yirminci yüzyılda, değişen koşulların etkisi / katkısıyla dünyanın her yerinde kadın yazar ve şairler görünür olmaya başladı. Bazıları -eşit olmayan koşullara rağmen- yaşarken tanınır ve başarılı olabildiler. Kimileri, ne başarıyı umursadı ne de yaşarken geniş bir okur kitlesine ulaşabilme şansları oldu. Dünya edebiyatında kendine özgü bir odası bulunan Virginia Woolf bile, buna rağmen, hayatını yaşanılmaz buldu.
Günümüzde çok okunan bir Amerikan şairi olan Sylvia Plath de kısa ömründe hak ettiği ilgiyi görememişti. Sırça Fanus (The Bell Jar) adlı bu ilk ve son romanı, ölümüne yakın dönemde bir takma adla yayımlanmış. Çoğu ilk roman gibi yazarın özyaşam öyküsünden beslenen romanda dünyaya ergenlik döneminde bir genç kızın gözünden bakıyoruz. Çevresinde olan bitenlerin, karşılaştığı insan ilişkilerinin sahteliğini gören, yaşamını böyle sürdürme düşüncesine katlanamayan, bu yüzden çok yalnız olan bir genç kızın gözünden. Annesi dahil hiç kimseyle sevgiye dayalı, anlamlı bir bağ kuramayan bir genç kızın dramına tanık oluyoruz… birinci ağızdan.


Kitap, Sylvia Plath’ın şiirlerine ilgi duyanlara -bu yapıtın kurgusal niteliğini unutmadan- Plath’ın iç dünyasını başka bir biçimde görme olanağı sunuyor… Okurken, satırların arasından uzanıp roman kahramanı Esther’in elini tutabilmek, ona çok şeyin başka türlüsünün mümkün olduğunu söylemek istedim… Kitap bitip gazete manşetleri ve televizyon haberleri üstüme sıçradığındaysa, Esther’lerin hala yalnız ve hala kaybetmekte olduklarını gördüm. Onlar, her yerde… Onlar, içimizi bizden iyi görebildikleri için mutsuz.

Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.

 

Satranç. Stefan Zweig.

Satranç. Stefan Zweig. Çeviren: Ayça Sabuncuoğlu, Can Yayınları, 49. Baskı, 2015.

Bu uzun öykü, Stefan Zweig’ın eşiyle birlikte intihar etmeden önce bitirdiği son anlatı. Bu bilgiyle yaklaşınca, insan kitapta intihar eğiliminin izini sürebilir miyim diye merak ediyor. Yaklaşan depremin öncü sarsıntılarını satır aralarında bulabileceğini sanıyor. Ben bulamadım. Belki yaşamdan tümüyle vazgeçmiş, pes etmiş, beklediği hiç bir şey kalmadığını belli eden birini görmek istediğimden. İntiharın yaklaştığını şaşmaz biçimde gösteren bir gösterge olmadığını bilmezden geldiğim için başarısızlığım şaşırtıcı değil.

Anlatı tümüyle satranç çevresinde dönmesine karşın öykü, satranç bilmeyen okurları da sarabilir. Üstünde piyonları, atlarıyla bir satranç tahtası görmüş olmak bile anlatının gerilimli atmosferini solumak için yeterli.

Bu öyküyü bir hayal kırıklığı, burukluk öyküsü olarak okudum. İyi, nazik, “dolu” olanın değil kötü, kaba ve “boş” olanın başarılı olduğu bir düzene mahkum edilmenin burukluğu.

Zweig’ın yetmiş beş yıl önce dayanamadığı koşullar bıraktığı yerde duruyor.

 

Nasıl Yaşanır. Sarah Bakewell.

Nasıl Yaşanır. Ya Da Bir Soruda Montaigne’in Hayatı ve Cevaplamak İçin Yirmi Teşebbüs. Sarah Bakewell. Çeviren: Emre Ülgen Dal. Domingo Yayınları, 2013.

Montaigne ve denemeleri üstüne bir biyografi. Kabaca kronolojik biçimde ilerleyen, birbirini tamamlayan 20 bölümden oluşuyor. Denemeler’i okumuş olanlar için okumalarını zenginleştirecek, onları yeniden Montaigne’e yöneltecek bir kitap. Montaigne’e yabancı olanları ise (hala varsalar) en kısa zamanda Denemeler’e uzanmak zorunda bırakacak diye düşünüyorum. Bende, Denemeler’in yeni çevirisini okuma isteği uyandırdı.

Bakewell’in anlatımı akıcı, içten, tutarlı. Kitap bir kaynak olarak ayakta duracak kadar bilgi içeriyor olmasına karşın okur bilgiye boğuluyormuş, bir ansiklopedi maddesi okurmuş gibi hissetmiyor. Bunu hep 21inci yüzyılda duran, Geoff Dyer‘ı anımsatan iğneleyici, kara mizaha yakın anlatımını her satırda sürdüren Bakewell sağlıyor.

Kitabın her bölümü “Nasıl Yaşanır?” sorusuna Montaigne’in vermiş olabileceği bir yanıtla başlıyor: “Ölümü Dert Etmeyin”, “Dikkatinizi Verin”…

Fransa’nın iç savaşla çalkalandığı, vebanın kol gezdiği Ortaçağ Avrupasında, kanlı katolik-protestan çatışmasının tam ortasında yaşayan, Kral yanlısı bir katolik olan Montaigne yüzlerce yıl sonrasının Türkçe konuşan/okuyan insanına ne söyleyebilir? Kısa yanıt: Çok şey. Uzun yanıt: Farklı inancı, felsefesi, etnik kökeni, dini, eğitim düzeyi olan binlerce okura yüzyıllardır ne söylüyorsa onu.

Bakewell’in kitabı, iyi bir biyografiden beklendiği gibi, yeterli tarihsel-kronolojik bilginin yanısıra tanıttığı insanın çevresini, içine doğduğu dünyayı, kendini ve ilgi alanını nasıl gördüğünü, inandırıcı, doyurucu biçimde anlatıyor. Daha da iyisi, bunu eğlenceli, aydınlatıcı, okuma arzusunu canlı tutan bir yaklaşımla gerçekleştiriyor. Virginia Woolf ve Nietzche‘nin Montaigne’den çok etkilendiklerini öğrenmek, Montaigne’in görüşlerinin, çelişkilerinin ve genel olarak yaşamının -o, bu terimi kullanmasa da- Taoculukla büyük ölçüde örtüştüğünü farketmek keyiflendirdi beni.

Montaigne’in dindarından tanrıtanımazına, sağcısından solcusuna, asilinden sokaktaki adamına onca insanı çağlardır etkileyebilmiş olmasının sırrını belki hiç öğrenemeyeceğiz. Belki hepimiz onda farklı ve kimi zaman birbiriyle çelişen düşüncelerin çekimine kapılıyoruz. Emin olduğum, yaşıyor olsa, bunları hiç umursamayacak olduğu.

Düşünceleri ve eylemleriyle çağının (hatta çağımızın) çok ilerisinde olduğuna inandığım Montaigne’in beni en çok çeken yanı, yaşamın tadını kaçırmayan kuşkuculuğu ve bunun doğal uzantısı olarak her türlü bağnazlığa uzak duruşu. “Hiçbir şey bilmiyorum. Aslında buna da emin değilim” diyen biri nasıl bağnaz olabilir?

Montaigne

Kitaptan, Montaigne’e en çok benzediği düşünülen resim.

Biz de, düşüncemiz de durmadan akmakta, yuvarlanmaktayız. Düşünce de, düşünülen şey de durmadan devinip değişmekte olduğu için birinden ötekine şaşmaz bir ilişki kurulamaz. (Montaigne, s. 129)

Bana öyle geliyor ki biz hiçbir zaman layık olduğumuz kadar küçümsenmiyoruz. (Montaigne, s. 145)

Eğer düşüncelerimi yatıracak olursam uyuyakalıyorlar. Eğer bacaklarım yürümüyorsa, aklım da çalışmıyor. (Montaigne, s. 157)

… bizi yalnız yaşamı ve duyguları olan hayvanlara değil, ayrıca ağaçlara, tüm bitkilere bağlayan bir saygı, genel bir insanlık görevi vardır. İnsanlara adalet borcumuz var: Diğer varlıklara da, anlayacakları iyilik ve incelik borcumuz var. (Montaigne, s. 178)

Bilinç üzerine yazan psikolog William James de benzer sezgiler içindeydi. Bir köpeğin deneyimini hiçbir şekilde anlayamayız, diyordu: “Fundalıklar altında bulunan kemiklere duyulan sevinci ya da ağaçlarla direklerin kokusunu…” Onlar da bizimkini anlamazlar; örneğin saatlerce bir kitabın sayfalarına bakmamızı. Yine de, her iki bilinç durumu da belirli bir niteliği paylaşır; yapılan işe tamamen dalındığında gelen “şevk” ya da “ürperti”. Bu ürperti, ilgi nesneleri farklı olduğunda bile, birbirimize ne kadar benzediğimizi görmemizi sağlamalı ve bu farkındalık da beraberinde şefkati getirmelidir. Benzerliklerimizi unutmaktan daha kötü bir siyasi hata olmadığı gibi, daha büyük kişisel ve ahlaksal bir yanlış da olamaz. (s. 180)

Kendi zihinlerimizi birkaç saniyeliğine bile olsa terk edip dünyaya bir başka varlığın gözünden bakabiliriz. Bu yetenek uygarlığın en büyük umududur. Ve bu bölümde nasıl yaşanır sorusuna verilen “Candan olun” yanıtının asıl anlamı işte budur. (s. 180)

Bana göre dünyanın en güzel yaşamı, mucizeden ve aşırılıktan uzak, ortak insan ölçülerine uyan yaşamdır. (Montaigne, s. 196)

Montaigne tanrısal hırslara güvenmez. Onun gözünde insanüstü olmaya çalışanlar, insanlık seviyesinin altına düşerler. (s. 199)

Montaigne’in politikası, insan işini iyi yapmalı ama çok da iyi yapmamalı diye özetlenebilir. (s. 250)