Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Milan Kundera.

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Milan Kundera. Çeviren: Erhan Bener. Can Yayınları, 12nci Baskı 2013.

Neden “… Kitabı” da romanı değil? Çünkü burada her biri bir öykü olarak tek başına ayakta duran, farklı veya benzeşen olayları, karakterleri olan 7 bölüm var. Kitap, bunları birbirine bağlayan ipliklerle romanlaşıyor, bittiğinde damağınızda kalan roman tadı oluyor. Yaşam Başka Yerde‘yi ve okuduğum öteki romanlarını da anımsayınca, acaba Kundera’da aslında bir tane dev roman mı yazmış diye düşünüyorum. Balzac’ın İnsanlık Komedisi gibi.

Çekoslovakya’nın işgali sürecinde ezilen, sindirilen, yok edilen bireylerin öyküleri üzerinden tüm zamanların, ülkelerin, insanların ortak sorunlarına değiniyor Kundera. Örgütlü siyasi baskının, dayatma, sömürme, kirletme ile bireyin üzerine çullanmasını, örgütlü gücün parçası olanların insanlıklarını arkada bırakmalarını anlatıyor. Baskıya doğrudan maruz kalanların çektikleri kadar, bunu görmezden gelmeye çalışanların yaşadığı çelişkiler de Kundera’nın konusu.

Baskıcı iklimin, insanı insan yapan davranışları, sevgiyi, üretmeyi, paylaşmayı başka eylemlere dönüştürerek nasıl kararttığını, bireyin doğrudan kendi yaşamıyla ilgili deneyimlerine, seçimlerine nasıl gaddarca karıştığını boğazımız düğümlenerek okuyoruz.

Kundera’nın anlatımı, arkasındaki teorik – teknik yapıyı hiç sezdirmiyor. Günlük dille, aklına geleni yazıyormuş gibi yazıyor, anlatının arasına kendisi olarak girip çıkıyor, keyfince gezinir gibi birkaç cümle içinde yerler ve zamanlar arasında geçişler yapıyor. Kimi karakterleri (çoğu kadın) yazar olarak sevdiğini belli etmekten çekinmiyor. Roman kişileri, düzenin bireylerden oluşan bir duvar gibi karşılarına çıkan yüzü karşısında birey olarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Hepsi bedel ödüyor. Çoğu kendisi olarak ayakta kalamıyor. Bu yıkım sürecinde, gülüşün ve unutuşun anlamları da dönüşüme uğruyor.

İki bireyin karşılıklı sevgisinin doğal uzantısı olarak cinsellik Kundera’nın özellikle önem verdiği, bu romanda neredeyse başrole çıkardığı bir izlek. Kundera, sevgiden yoksun cinselliğin trajikomik, gülünç ve daha da kötüsü anlamsız oluşunu insanın içini acıtan bir parlaklıkla anlatıyor.

Kundera’yı okumuş ve sevmiş olanlar bu kitaptan da tad alacaklardır. Hiç okumamış olanlar için ise bu kitap Kundera’ya iyi bir başlangıç olabilir.

(Yazarlardan söz ederken:) Bizler, iyi tanınmayan, kıskanç, sinirli kimseleriz ve ötekilerin ölümünü dileriz. Bu konuda hepimiz eşitizdir: Banaka, Bibi, ben ve Goethe.
Politikacılar, taksi şöförleri, gebe kadınlar, sevgililer, katiller, hırsızlar, orospular, kaymakamlar, doktorlar ve hastalar arasında yazı hastalığının dayanılmaz çeşitliliği, bana bütün insanların, istisnasız, içlerinde yazarlık kaderini taşımakta olduklarını göstermiştir. İnsanoğullarının tümü sokağa inip: Biz hepimiz yazarız, diye bağırabilirler ve buna hakları vardır.

(Litost kuramından söz ederken:) Uzlaşmayı reddeden, sonunda düşünülebilen yenilgiler arasında en kötüsünü seçmek zorunda kalır. Ama litost’un istediği de bundan başka bir şey değildir. Kendi kendisinin tutsağı olan kişi, kendi yıkılışıyla öç alır.

 

 

Advertisements

e.e. cummings’den Şair Tanımı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şair, hisseden ve duygularını sözlere döken biridir.

Bu kolay gibi gelebilir. Değildir.

Pek çok insan, hissetiğini düşünür, hissettiğine inanır veya hissettiğini bilir – ama bunlar, düşünmek, inanmak ve bilmektir; hissetmek değil. Ve şiir hissetmektir, bilmek, inanmak veya düşünmek değil.

Hemen herkes düşünmeyi, inanmayı veya bilmeyi öğrenebilir ama hissetmek bir tek insana bile öğretilemez. Neden? Çünkü, düşünürken, inanırken veya bilirken herkes gibi olursun; oysa hissetiğin anda kendinden başka hiç kimse değilsindir.

Seni gece gündüz herkes gibi yapmak için didinen bu dünyada kendinden başka hiç kimse olmamak, insanın tüm gücüyle savaşmasıdır; hiç durmamacasına.

                                                                                     e. e. cummings

Kaynak: https://www.brainpickings.org/2017/09/25/e-e-cummings-advice/

 

 

Sırça Fanus, Sylvia Plath.

Sırça Fanus, Sylvia Plath. Çeviren: Handan Saraç, Kırmızı Kedi Yayınları, 8inci Basım, 2016.

Yetenekli bir kadının yazar veya şair olabilmesi hala zor. Yirminci yüzyıl öncesine kadar edebiyatın “kadın yazar / kadın şair” yönünden çorak olduğu rahatça söylenebilir. Le Guin, kadınlara karşı bir ayrımcılığın edebiyatın çoğu alanlarında süregitmekte olduğunu söylüyor. Yirminci yüzyılda, değişen koşulların etkisi / katkısıyla dünyanın her yerinde kadın yazar ve şairler görünür olmaya başladı. Bazıları -eşit olmayan koşullara rağmen- yaşarken tanınır ve başarılı olabildiler. Kimileri, ne başarıyı umursadı ne de yaşarken geniş bir okur kitlesine ulaşabilme şansları oldu. Dünya edebiyatında kendine özgü bir odası bulunan Virginia Woolf bile, buna rağmen, hayatını yaşanılmaz buldu.
Günümüzde çok okunan bir Amerikan şairi olan Sylvia Plath de kısa ömründe hak ettiği ilgiyi görememişti. Sırça Fanus (The Bell Jar) adlı bu ilk ve son romanı, ölümüne yakın dönemde bir takma adla yayımlanmış. Çoğu ilk roman gibi yazarın özyaşam öyküsünden beslenen romanda dünyaya ergenlik döneminde bir genç kızın gözünden bakıyoruz. Çevresinde olan bitenlerin, karşılaştığı insan ilişkilerinin sahteliğini gören, yaşamını böyle sürdürme düşüncesine katlanamayan, bu yüzden çok yalnız olan bir genç kızın gözünden. Annesi dahil hiç kimseyle sevgiye dayalı, anlamlı bir bağ kuramayan bir genç kızın dramına tanık oluyoruz… birinci ağızdan.


Kitap, Sylvia Plath’ın şiirlerine ilgi duyanlara -bu yapıtın kurgusal niteliğini unutmadan- Plath’ın iç dünyasını başka bir biçimde görme olanağı sunuyor… Okurken, satırların arasından uzanıp roman kahramanı Esther’in elini tutabilmek, ona çok şeyin başka türlüsünün mümkün olduğunu söylemek istedim… Kitap bitip gazete manşetleri ve televizyon haberleri üstüme sıçradığındaysa, Esther’lerin hala yalnız ve hala kaybetmekte olduklarını gördüm. Onlar, her yerde… Onlar, içimizi bizden iyi görebildikleri için mutsuz.

Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.

 

Satranç. Stefan Zweig.

Satranç. Stefan Zweig. Çeviren: Ayça Sabuncuoğlu, Can Yayınları, 49. Baskı, 2015.

Bu uzun öykü, Stefan Zweig’ın eşiyle birlikte intihar etmeden önce bitirdiği son anlatı. Bu bilgiyle yaklaşınca, insan kitapta intihar eğiliminin izini sürebilir miyim diye merak ediyor. Yaklaşan depremin öncü sarsıntılarını satır aralarında bulabileceğini sanıyor. Ben bulamadım. Belki yaşamdan tümüyle vazgeçmiş, pes etmiş, beklediği hiç bir şey kalmadığını belli eden birini görmek istediğimden. İntiharın yaklaştığını şaşmaz biçimde gösteren bir gösterge olmadığını bilmezden geldiğim için başarısızlığım şaşırtıcı değil.

Anlatı tümüyle satranç çevresinde dönmesine karşın öykü, satranç bilmeyen okurları da sarabilir. Üstünde piyonları, atlarıyla bir satranç tahtası görmüş olmak bile anlatının gerilimli atmosferini solumak için yeterli.

Bu öyküyü bir hayal kırıklığı, burukluk öyküsü olarak okudum. İyi, nazik, “dolu” olanın değil kötü, kaba ve “boş” olanın başarılı olduğu bir düzene mahkum edilmenin burukluğu.

Zweig’ın yetmiş beş yıl önce dayanamadığı koşullar bıraktığı yerde duruyor.

 

Nasıl Yaşanır. Sarah Bakewell.

Nasıl Yaşanır. Ya Da Bir Soruda Montaigne’in Hayatı ve Cevaplamak İçin Yirmi Teşebbüs. Sarah Bakewell. Çeviren: Emre Ülgen Dal. Domingo Yayınları, 2013.

Montaigne ve denemeleri üstüne bir biyografi. Kabaca kronolojik biçimde ilerleyen, birbirini tamamlayan 20 bölümden oluşuyor. Denemeler’i okumuş olanlar için okumalarını zenginleştirecek, onları yeniden Montaigne’e yöneltecek bir kitap. Montaigne’e yabancı olanları ise (hala varsalar) en kısa zamanda Denemeler’e uzanmak zorunda bırakacak diye düşünüyorum. Bende, Denemeler’in yeni çevirisini okuma isteği uyandırdı.

Bakewell’in anlatımı akıcı, içten, tutarlı. Kitap bir kaynak olarak ayakta duracak kadar bilgi içeriyor olmasına karşın okur bilgiye boğuluyormuş, bir ansiklopedi maddesi okurmuş gibi hissetmiyor. Bunu hep 21inci yüzyılda duran, Geoff Dyer‘ı anımsatan iğneleyici, kara mizaha yakın anlatımını her satırda sürdüren Bakewell sağlıyor.

Kitabın her bölümü “Nasıl Yaşanır?” sorusuna Montaigne’in vermiş olabileceği bir yanıtla başlıyor: “Ölümü Dert Etmeyin”, “Dikkatinizi Verin”…

Fransa’nın iç savaşla çalkalandığı, vebanın kol gezdiği Ortaçağ Avrupasında, kanlı katolik-protestan çatışmasının tam ortasında yaşayan, Kral yanlısı bir katolik olan Montaigne yüzlerce yıl sonrasının Türkçe konuşan/okuyan insanına ne söyleyebilir? Kısa yanıt: Çok şey. Uzun yanıt: Farklı inancı, felsefesi, etnik kökeni, dini, eğitim düzeyi olan binlerce okura yüzyıllardır ne söylüyorsa onu.

Bakewell’in kitabı, iyi bir biyografiden beklendiği gibi, yeterli tarihsel-kronolojik bilginin yanısıra tanıttığı insanın çevresini, içine doğduğu dünyayı, kendini ve ilgi alanını nasıl gördüğünü, inandırıcı, doyurucu biçimde anlatıyor. Daha da iyisi, bunu eğlenceli, aydınlatıcı, okuma arzusunu canlı tutan bir yaklaşımla gerçekleştiriyor. Virginia Woolf ve Nietzche‘nin Montaigne’den çok etkilendiklerini öğrenmek, Montaigne’in görüşlerinin, çelişkilerinin ve genel olarak yaşamının -o, bu terimi kullanmasa da- Taoculukla büyük ölçüde örtüştüğünü farketmek keyiflendirdi beni.

Montaigne’in dindarından tanrıtanımazına, sağcısından solcusuna, asilinden sokaktaki adamına onca insanı çağlardır etkileyebilmiş olmasının sırrını belki hiç öğrenemeyeceğiz. Belki hepimiz onda farklı ve kimi zaman birbiriyle çelişen düşüncelerin çekimine kapılıyoruz. Emin olduğum, yaşıyor olsa, bunları hiç umursamayacak olduğu.

Düşünceleri ve eylemleriyle çağının (hatta çağımızın) çok ilerisinde olduğuna inandığım Montaigne’in beni en çok çeken yanı, yaşamın tadını kaçırmayan kuşkuculuğu ve bunun doğal uzantısı olarak her türlü bağnazlığa uzak duruşu. “Hiçbir şey bilmiyorum. Aslında buna da emin değilim” diyen biri nasıl bağnaz olabilir?

Montaigne

Kitaptan, Montaigne’e en çok benzediği düşünülen resim.

Biz de, düşüncemiz de durmadan akmakta, yuvarlanmaktayız. Düşünce de, düşünülen şey de durmadan devinip değişmekte olduğu için birinden ötekine şaşmaz bir ilişki kurulamaz. (Montaigne, s. 129)

Bana öyle geliyor ki biz hiçbir zaman layık olduğumuz kadar küçümsenmiyoruz. (Montaigne, s. 145)

Eğer düşüncelerimi yatıracak olursam uyuyakalıyorlar. Eğer bacaklarım yürümüyorsa, aklım da çalışmıyor. (Montaigne, s. 157)

… bizi yalnız yaşamı ve duyguları olan hayvanlara değil, ayrıca ağaçlara, tüm bitkilere bağlayan bir saygı, genel bir insanlık görevi vardır. İnsanlara adalet borcumuz var: Diğer varlıklara da, anlayacakları iyilik ve incelik borcumuz var. (Montaigne, s. 178)

Bilinç üzerine yazan psikolog William James de benzer sezgiler içindeydi. Bir köpeğin deneyimini hiçbir şekilde anlayamayız, diyordu: “Fundalıklar altında bulunan kemiklere duyulan sevinci ya da ağaçlarla direklerin kokusunu…” Onlar da bizimkini anlamazlar; örneğin saatlerce bir kitabın sayfalarına bakmamızı. Yine de, her iki bilinç durumu da belirli bir niteliği paylaşır; yapılan işe tamamen dalındığında gelen “şevk” ya da “ürperti”. Bu ürperti, ilgi nesneleri farklı olduğunda bile, birbirimize ne kadar benzediğimizi görmemizi sağlamalı ve bu farkındalık da beraberinde şefkati getirmelidir. Benzerliklerimizi unutmaktan daha kötü bir siyasi hata olmadığı gibi, daha büyük kişisel ve ahlaksal bir yanlış da olamaz. (s. 180)

Kendi zihinlerimizi birkaç saniyeliğine bile olsa terk edip dünyaya bir başka varlığın gözünden bakabiliriz. Bu yetenek uygarlığın en büyük umududur. Ve bu bölümde nasıl yaşanır sorusuna verilen “Candan olun” yanıtının asıl anlamı işte budur. (s. 180)

Bana göre dünyanın en güzel yaşamı, mucizeden ve aşırılıktan uzak, ortak insan ölçülerine uyan yaşamdır. (Montaigne, s. 196)

Montaigne tanrısal hırslara güvenmez. Onun gözünde insanüstü olmaya çalışanlar, insanlık seviyesinin altına düşerler. (s. 199)

Montaigne’in politikası, insan işini iyi yapmalı ama çok da iyi yapmamalı diye özetlenebilir. (s. 250)

 

 

Zihinde Bir Dalga. Ursula K. Le Guin.

Zihinde Bir Dalga. Yazar, Okur ve Hayal Gücü Üzerine. Ursula K. Le Guin. Metis Yayınları, 2017.

Farklı zamanlarda kaleme alınmış, beş farklı çevirmen tarafından Türkçeye aktarılmış, dört ayrı başlıkta toplanmış (Şahsi Meseleler, Okumalar, Tartışmalar ve Görüşler, Yazmak Üzerine) otuza yakın metin…

Le Guin, çok geç tanıdığım, kendime ve dünyaya bakışımı değiştiren bir yazar. Zihinde Bir Dalga, beni en az Le Guin kadar etkilemiş, sersemletmiş olan Virginia Woolf‘a adanmış gibi. Le Guin’i bir parça tanıyan, yazma düşüncesini zaman zaman aklından geçiren herkese önerebileceğim yazılar var burada. Le Guin’in kendinden söz ettiği kısımlar yazmaya heveslenenler için çok değerli ayrıntılar içeriyor. İyi bir yazar olmak için bunları okumanın, okumakla kalmanın, neden yeterli olmayacağı da yazıyor arada.

Le Guin’in bir Virginia Woolf hayranı olması nedense çok hoşuma gitti. Aynı memleketten olduğumuzu, aynı takımı tuttuğumuzu öğrenmek gibi. Kendinden söz ederken hiç böbürlenmemesini ama alçak gönüllülük gösterisi de yapmamasını keyifle izledim. Çok etkilendiği felsefi Taoculuk da hemen tüm yazdıklarına yansıyor.

Seçtiğim alıntıların ortak yanı, bunların bende Le Guin’in tüm yazdıklarını okuma isteği uyandırması. İlk kez bu kadar fazla alıntı yapmamın nedeni de aynı. Daha önce burada not ettiğim üç kitabı (Her Yerden Çok UzaktaEn Uzak SahilDünyanın Doğum Günü) daha yolun başı.

Bildiğiniz gibi, dile getirilmeyen şeyler yıllar içinde güçlenir olgunlaşır ve zenginleşir, açılmamış şarap misali. Tabi Freudyen sirkeye de dönebilir. Bazı düşünceler ve duygular hızla sirkeleşir, dolayısıyla şişelerinin hemen açılması gerekir. Bezıları şişenin içinde mayalanmayı sürdürür ve etrafa öldürücü cam kırıkları saçarak patlar. Ama güzel, sağlam, iyi mantarlanmış duygular mahzende sadece derinleşip karmaşıklaşır. Önemli olan şişeyi ne zaman açacağını bilmektir. (s. 50)

Şimdilerde düşündüğüğümüz haliyle kurmaca, onsekizinci yüzyıldan beri var olan biçimiyle roman ve kısa hikaye, insanın kendisinden farklı kişileri anlamasının -tecrübeden sonra- en iyi yollarından biridir. Aslında kurmaca çoğu zaman yaşanmış tecrübeden daha bile faydalıdır; çok daha az zaman alır, bedavaya gelir (kütüphaneden alındığında) ve derli toplu, baş edilebilir bir biçimde karşımıza çıkar. Onu anlayabilirsiniz. Oysa tecrübe sizi ezip geçer ve neler olduğunu ancak yıllar sonra görmeye başlarsınız, tabii eğer görebilirseniz. Kurmaca faydalı olgusal, psikolojik ve ahlaki kavrayış sunma konusunda gerçeklikten çok daha iyidir. (s.60)

Bir şeylerden çıkmayan hiçbir şey yoktur. Romancıların “fikirleri” bir yerlerden gelir. Şair Gary Snyder’ın o gayet hoş bçimde şiirsellikten uzak kompost yapma imgesi burada işe yarar. Yazarın içine bir şeyler girer, çok fazla şey, bir deftere alınmış notlar değil her gün görülüp işitilmiş, hissedilmiş her şey, bir dolu çöp, atık, kurumuş yapraklar, patates cücükleri, enginar sapları, ormanlar, sokaklar, varoşlardaki odalar, dağ sırtları, sesler, çığlıklar, rüyalar, fısıltılar, kokular, darbeler, gözler, yürüme tarzları, jestler, bir elin dokunuşu, geceleyin bir ıslık, bir çocuk odasının duvarında ışığın kırılışı, atık sular içinde bir yüzgeç. Bütün bu şeyler romancının şahsi kompost variline girip orada tekrar tekrar birbirine karışarak değişir; rengi koyulur, malçlaşır, bereketlenir, toprak olur. İçine bir tohum düşünce toprak da onu kendi bünyesine giren o zenginlikle besler ve bir şeyler büyür. Ama bir enginar sapı, patates cücüğü veya bir jest değildir bu büyüyen. Yeni bir şeydir, yeni bir bütün.  Yapılmış bir şey. (s. 113)

Hayal gücü insanlığın sahip olduğu en ama en faydalı araçtır (s. 189)

Okuryazarlığın önemli olmasının nedeni edebiyatın işletim kılavuzunun ta kendisi olmasıdır. Sahip olduğunuz en iyi elkitabıdır edebiyat. Ziyaret ettiğiniz ülkenin, yani hayatın en faydalı kılavuzudur. (s. 194)

Bu meselelerde ahlaki rehber olarak tarihe güvenemeyiz, çünkü tarih üst sınıf tarafından, eğitimli, muktedir tarafından yazılmıştır. (s. 197)

Güç sadece yozlaştırmaz, bağımlılık da yapar. (s. 202)

Usta bir zanaatkarın veya sanatçının çalışırken verdiği kararlar sadece estetik kararlardır. Estetik kararlar rasyonel değildir; rasyonel bilinçle çakışmayan bir seviyede verilirler.  (s. 211)

Ve okumayan bir yazar bağışlanamaz. (s. 228)

Dünyayı bir öyküye dönüştüremeyen insanlar çıldırır. (s. 254)

Katip Bartelby. Herman Melville.

Katip Bartelby. Herman Melville. Çeviren: İlknur Özdemir. Kırmızı Kedi Yayınevi, 2016.

Adı Moby Dick ile anılan Amerikalı yazar Herman Melville’in bu uzun öyküsü hep güncel kalacak gibi duran bir konuyu işliyor: Öteki. Yakınlarda okuduğum Saramago’nun Körlük’ünde de birbirimizi ne kadar kolay, ne kadar hızlı, ne kadar acımasızca ötekileştirdiğimiz anlatılıyordu.

Melville, benim gibi sırdan bir okuyucunun kolayca özdeşleşemeyeceği bir anlatıcı kullanıyor: Noter benzeri küçük bir işyerinin patronu… Daha anlatıcı aşamasında okura yabancı bir karakterle karşılaşmak, yolculuğun zorlu olacağını gösteriyor. Anlatıcı, öykünün asıl kahramanı Bartelby söz konusu olduğunda şaşırtıcı biçimde farklı davranışlar gösteriyor. Tipik bir “öteki” olan Bartelby’yi, sıradışı yaklaşımları olan anlatıcının gözünden izliyoruz. Patron, Bartelby’yi anlamadığını açıkça söylemesine karşın ona herkes gibi davranmıyor, onu dışlamıyor, aşağılamıyor, ezmiyor. Acaba neden?

Her çağda, her toplumda ayrıntıları farklı da olsa tüm ötekilerin ortak bir yanı var: Onları anlamıyor, davranışlarını (hatta düşüncelerini) onaylamıyoruz. Bize, toplumun geri kalanına, görünür – kanıtlanabilir bir zararı olmayan bu kişi veya toplulukları en azından dışlıyoruz. Ötekileştirmek, koşullar uygun olduğunda, aşağılamanın, acı çektirmenin hatta öldürmenin yolunu açıyor. Tek kusuru öteki olmak olan insanlara yapılanları gördükçe, anladıkça, insan olmaktan utanıyoruz. Sonra? Sonra yolumuza devam ediyoruz… Herbirimiz bir gün öteki olabileceğimiz halde böyle bir olasılık yokmuş gibi davranmayı sürdürüyoruz.

Egemen çoğunlukta bulunanların paylaşmadığı, onaylamadığı herhangi bir özellik (diğerlerinin tümü aynı bile olsa) ötekileştirmenin gerekçesini oluşturabiliyor. Bu gerekçe, çoğu zaman din, mezhep veya etnik köken farklılığı olsa da yeri geldiğinde saç-sakal-bıyık farklılığı, kıyafet farklılığı veya “görüş” farklılığı bile olabiliyor.  Farklı olana ölüm!

Bartelby farklı biri. İşini yapan, yapmak istemediği şeyler de olan biri. “O işi yapmamayı tercih ederim” deyişi, tipik bir öteki olduğunun kanıtı. Biz de, patronu gibi, onu anlamıyoruz. Patronunu bize göre öteki yapan ise onun Bartelby’ye karşı tutumunun farklı olması, Bartelby’yi, görünüşte haklı nedenleri olmasına karşın, ötekileştirmemesi. Öykünün bütün etkisi de burada yatıyor. Melville, sakin, olaysız, kavgasız döğüşsüz anlatısında sanki “yapmayın” diyor hepimize, “ötekileştirmeyin!”. Örtülü olarak önerdiği çözüm ise çoğumuza zor gelecektir: Biraz olsun öteki olmayı deneyin!