Ursula Le Guin (21 Ekim 1929 – 22 Ocak 2018)

Öğretmenim öldü.

Çok geç tanıdığım, hayran olduğum, dizlerinin dibinden ayrılmak istemediğim insan öldü.

Onu şimdiden özledim.

İyi ki daha okuyacağım çok kitabı var.

Okuduklarım (Dünyanın Doğum Günü, En Uzak Sahil, Her Yerden Çok Uzakta, Zihinde Bir Dalga) bir avuç bile sayılmaz.

Hayal gücü insanlığın sahip olduğu en ama en faydalı araçtır.

 

Üzülecek bir şey yok.

Ursula, Virginia Woolf ile el ele, yarattığı dünyalarda geziniyor olmalı şimdi.

 

 

 

 

Advertisements

En Uzak Sahil. Ursula K. Le Guin

En Uzak Sahil (Yerdeniz III). Ursula K. Le Guin. Çeviren : Çiğdem Erkal İpek. Metis Yayınları, 6ncı Basım, 2015.

Le Guin’in bu kitabını “büyükler için resimli bir masal” diye tanımlasam, bunda gerçek payı olur. Resimli? Kitabın başında olayların geçtiği Yerdeniz adlı dünyayı/ülkeyi/adaları/denizleri gösteren bir harita, onüç bölümün hepsinin başında da ahşap baskı veya batik görünümlü birer desen var. (Çizen Deniz Bilgin olunca, bunlara resim deyip geçmemeli). Masal? Konuşan ejderhalar olan bir kitaba başka ne denebilir?
Bu kitabın aynı anda güzel bir roman, üst düzey bir bilim kurgu yapıtı ve Taocu felsefenin temel yaklaşımlarının olağanüstü güzellikte bir özeti olduğunu da söylemeliyim.
Le Guin ile yeni tanışacaklar için uygun bir kitap olduğunu düşünüyorum. Onun dünyasının özelliklerinin çoğuna yer var burada. Belki cinselliğe sıradışı yaklaşımı dışında… Le Guin’i sevenler zaten okumuştur veya okuyacaktır “En Uzak Sahil”i. Sevmeyenler ise, sinemaya gidip Süper Kahramanları izlemeye devam edebilirler!

Roman, Le Guin’in başka kitaplarında da ele aldığı “Yerdeniz”de işlerin bir süredir bilinmeyen bir nedenle yolunda gitmemesi sorunuyla başlıyor. Neyin yolunda olmadığı da belirsiz gibi. Hayatın eski tadı yok. Büyüler anlamsız. Yaşamak ile ölü olmak arasındaki ayrım bulanıklaşmış. Başbüyücü ve yanına kattığı Morren’in genç oğlu Arren, hem sorunun nedenini bulmak hem de mümkünse dünyayı yeniden eskisi gibi işler duruma getirmek için yola düşerler. Ortam ve kişiler “Yüzüklerin Efendisi” gibi filmleri izlemiş olanlara tanıdık gelecektir. Ancak, Le Guin’i benzer sayılabilecek bilimkurgu yazarlarından ayıran en önemli özelliklerden biri, hiçbir zaman güce tapmayı yüceltmemesi. Emeği, dürüstlüğü, sevgiyi hep gücün önünde ve üstünde tutması. İyi-kötü kavgalarında iyinin mutlak üstünlüğünü yapay bulması.

Romanın ön plandaki kahramanları, düşünceleri ve davranışları ile derinliği olan roman kişileri. Bilge Başbüyücü ve toy Arren’in ilişkileri, birbirlerine ve karşılaştıkları sorunlara yaklaşımları tutarlılık gösteriyor. Benim için özellikle Başbüyücü’nün sözlerinde ve davranışlarında felsefi Taoculuk’un ilkelerini izlemek keyifli oldu.
Buraya Taocu öğretinin Wu Wei ilkesinin (adı verilmeden) anlatıldığı bir paragrafı alıyorum. Çok önemsediğim ve uygulamaya çalıştığım bu ilkenin karşılaştığım en güzel anlatımı Başbüyücü’nün ağzından aktarılıyor. Arren’in, köle ticareti yapan ve onu da kaçıran korsanları neden cezalandırmadığını sorması üzerine başlayan diyalog şöyle sürüyor:

Arren, bunları düşünerek sessizleşti. Sonra büyücü yavaşça konuşarak, “Yapılan bir eylemin, öyle gençlerin zannettikleri gibi, insanın bir taşı yerden alıp fırlatmasından, o taşın bir yere çarpması veya sıyırıp geçmesinden, böylece de bu işin bitmiş olmasından ibaret olmadığını görebiliyor musun Arren?” dedi. “Taş yerden kaldırıldığında, yer hafifler; onu tutan el de ağırlaşır. Fırlatıldığında, yıldızların dolanımları tepki verir ve vurduğu veya düştüğü yerde evren değişmiş olur. Her eylem, bütünün dengesine dayanır. Rüzgarlar ve denizler, suyun, yerin, ışığın gücü ve bunların hepsinin yaptıkları; tüm hayvanlar ve yeşilliklerin yaptıkları iyi ve doğru olarak yapılmaktadır. Muvazene’nin içindeki tüm bu eylemler. Tayfunlardan, büyük balinaların seslerinden kuru bir dalın düşmesine ve sivrisineğin uçmasına kadar her şey, bütünün dengesi içinde yapılmaktadır. Fakat bizim, dünyü ve birbirimiz üzerinde gücümüz olduğuna göre, yaprağın, balinanın ve rüzgarın kendiliğinden yaptığı şeyi öğrenmemiz gerekir. Dengeyi korumayı öğrenmemiz gerekir. Aklımız olduğuna göre, cahilce hareket etmemeliyiz. Seçme şansımız olduğuna göre, sorumsuzca davranmamalıyız. Ben kim oluyorum da -bunu yapabilecek gücüm olmasına rağmen- insanların gelecekleriyle oynayarak onları ödüllendireyim veya cezalandırayım?” s. 74

Romanın da özü olan bu izlek, yaşam-ölüm bağlamında, daha kolay izlenebilir biçimde yineleniyor :

“Ölüm ve yaşam aynı şeydir – aynı bir elin iki yüzü gibi, avucun içi ve elin tersi gibi. Ama yine de avuç içi ile elin tersi aynı şey değildir… Ne ayrılabilirler ne de birleştirilebilirler.” … … Ölüm ile yaşam elimin iki yüzü gibidir demiştim, ama işin aslı, biz ne ölümün ne de yaşamın ne olduğunu biliyoruz. Bilmediğin bir şey üzerine güç kullanmaya kalkmak akıllıca değildir, sonu da iyiye varmaz.” s. 82-83.

Ağır bir sözle bitireyim alıntıları:

Çünkü sadece kaybetmeye razı olduğumuz şey bizimdir… s. 132

Sadece bu söz bile bir insanı değiştirebilir desem, inanır mısınız?

Dünyanın Doğum Günü. Ursula Le Guin.

Dünyanın Doğum Günü ve Diğer Öyküler. Ursula Le Guin. Çeviren : Çiğdem Erkal İpek. Metis Yayınları, 2005.

Ursula Le Guin

 

Bilim kurgu ve fantastik edebiyat denince adı akla ilk gelen yazarlardan biri Le Guin. Hayatta ve tutarlı duruşunu sürdürüyor. Le Guin’in bu kitaptaki öyküler için yazdığı bir önsöz var kitabın başında. Kasım 2014’te bir ödül töreninde yaptığı konuşma, onu daha iyi tanımanızı sağlayabilir (İngilizce). Özellikle onu ilk kez tanıyacak okurlar için çok değerli… Le Guin’i olağanüstü bir yazar olarak tanımlarken, onun -bir anlamda- anarşist, tam anlamıyla bir din-dışı Taocu, kadın hakları savunucusu ve çevreci olduğunu da söylemek gerek.

Le Guin, diğer pek çok bilim kurgu yazarı gibi, öykülerinde ve romanlarında günümüzü, bizi anlatıyor. Bu türün örneklerinde sıkça rastlananın aksine; yüksek teknoloji kullanımı, robotlar, olağanüstü uzay araçları, çoğumuzun aklına gelmeyecek silahlar, sıradan insanın hayal gücünü aşan yaratıklar olmuyor yapıtlarında. Olduklarında da, aktarılacak özü taşıyan kaplar olarak bulunuyorlar. Öz ne peki? Öz, yazdıklarının hemen her satırına sızan bir yaşam önerisi. Tabulara, ön yargılara, dayatmalara karşı duran,  kutsallık / üstünlük savlarını ciddiye almayan, kapitalizmi değiştirilemez bir düzen olarak görmeyi reddeden, bireyin bağımsızlığını önemseyen bir yaşam…

Din dışı Taoculuğun yaşayan en büyük yazarı denebilecek Le Guin’in bu kitaptaki öyküleri, Tao Te Ching’i  okumuş olanlar için daha zengin anlamlar içeriyor. Hemen tüm öykülerde (özellikle kitabın sonundaki uzun öykü “Kaybolan Cennetler”de) Taoculuğun en zor anlaşılan, ilk anda “nasıl yani?” diye karşılanan, anlamsız veya çift anlamlı gibi görünen kavramları yaşam buluyor. Genel olarak dilin, özel olarak adların gelişigüzelliği ve gerçeklikle ilişkisi üzerine kafa yormak isteyenler için altı çizilecek çok satır var. Wittgenstein’ın hayranları için de, karşıtları için de…

Benim açımdan, öykülerin en önemli etkisi, tabularımı sarsması oldu. Cinsellikle, birey-toplum ilişkisi ile, din ile ilgili ön yargılarımı getirip önüme koydu öyküler. Kendimi tanımamı, kimi yıkılmaya yüz tutmuş duvarlarımın eksik tuğlaları arasından dışarıyı / öteleri görmemi sağladı.

Bu kitap – nasıl yaptı bilmiyorum, belki yalnızca denk geldi – “keşke”lerimin, “öf”lerimin yerine “başka türlü olabilir”i getirdi. Yenilenmiş göz(lük!)lerle bakıyorum artık dünyaya!