Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi. Umberto Eco.

Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi. Umberto Eco. Çeviren Şemsa Gezgin. Doğan Kitap, 2005.

Eco, tarih ve görsel sanatlar konularındaki bilgisini romanlarının arka planını oluşturmada kendine özgü bir ustalıkla kullanıyor. Çok tanınan Gülün Adı ve onu izleyen Foucault’nun Sarkacı romanları böyleydi. Onlardan daha iddiasız olan, yakınlarda okuduğum Sıfır Sayı ise temelde yazılı medyayı konu edinen kısa bir taşlama sayılabilir.

Roman, beyin zedelenmesi geçirmiş orta yaşlı bir erkeğin kendine geldikten sonraki günlerini ve -tümüyle unutmuş olduğu- çocukluğunu, gençliğini yeniden keşfetme yolculuğunu anlatıyor. Yeterince merak ve biraz gerilim unsuru da var. Biçimsel olarak en dikkat çekici özelliği “resimli” olması. Siyah beyaz ve renkli resimler… Belki yüzlerce… Bunlar, keşif yolculuğunun köşe taşları, durakları. Arka planda, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve savaş dönemi İtalyası… Faşizm ve karşıtları, sıradan ve sıradışı orta sınıf insanların yaşamları… Artık büyümüş bir çocuğun, bir sanat tarihçisinin, bir sahafın, ölümün yaklaştığını hisseden bir adamın gözünden…

Eco’nun çizgi roman kahramanları ile bezeli yolculuğu, kendi çocukluğumu anımsattı bana… Roman kahramanına yakın yaşlardayım ve hala çocukluğumda okuduğum kitaplar, çizgi romanlar, onlara yaslanarak kurduğum düşler uçuşuyor kafamda. Bunları geride bırakamamış olmayı “büyüyememe” olarak görüp için için kendime kızmakla hata ettiğimi anlıyorum şimdi. Kendime haksızlık ettiğimi… Çocukluğumda dokunduğum, sayfalarını kim bilir kaç kez sakınarak çevirdiğim onca resimli-resimsiz kitabın beni ben yapan öğelerden olduğunu nasıl inkar edebilirim? Toplasam, tüm konuştuklarımız bir sayfayı bile doldurmayacak kızlara aşık oluşumu… Onları, onlar benim adımı çoktan unuttuktan sonra bile düş süsü olarak kullanmayı sürdürdüğümü…

Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi’nde “sis”, bir roman karakteri gibi işlenmiş, kitabın başından sonuna… Hem bir eğretileme (metafor) hem roman kişilerini etkileyen  meteorolojik bir olay hem de kurgunun en önemli öğesi, romanı bir arada tutan kavram olarak. Bir sisetapan olarak buna bayıldım.

Eco’nun bu kitabı hem (kısmen de olsa) özyaşamöyküsel öğelerle bezeli bir hesaplaşma hem de kendi olası ölümüne bir hazırlık olarak tasarlamış olabileceğini düşünüyorum. Ölümü, Jack London’un Martin Eden’indeki gibi, yazdıklarına uygun mu oldu merak ettim.

Şemsa Gezgin’in çevirisi akıcı, Eco’ya ve romanın ruhuna uygun.

Kitabı okurken en çok kendi çocukluğumla bağlar kurdum. Sisler arasında epeydir aradığım, adını bilmediğim şeyleri bulmak için bakmam gereken asıl yerin çocukluğum olabileceğini düşündüm. Eco, gittiği yerden bana göz kırpıyor olabilir mi?

Advertisements

Sıfır Sayı. Umberto Eco.

Sıfır Sayı. Umberto Eco. Çeviren : Eren Yücesan Cendey. Doğan Kitap, 2015.

Gülün Adı, Foucault Sarkacı gibi romanları ve edebiyat teorisine ilişkin kitapları bulunan üretken yazar, akademisyen Umberto Eco’nun, orijinalinin yayımlandığı yıl Türkçeye çevrilen “ufak” romanı! Biraz “medya”, biraz yozlaşmış din, biraz mafyadan oluşan bir üçayak. Üstüne  siyasetçileri, tutarlılık arayışı olmayan sıradan insanları ve bunları bir araya getiren parayı koyup altını yakın! İşte size her yerde her gün pişen yemek! Ülkemiz koşulları için de hemen tümüyle geçerli gözlemlerin yer aldığı, başyapıt olmayı amaçlamayan tatlı bir kara mizah öyküsü… Derinlik iddiası olmayan bir roman için yer yer fazlaca ayrıntılı…  Bu ayrıntılar Eco’nun bilinçli seçimi olduğuna göre, romanın daha çok İtalyan okurlara yönelik olduğu düşünülebilir. Tek sayısı bile çıkmayacak (öyle tasarlanmış) bir gazetenin “çıkarılabilirmiş gibi yapılma” öyküsünü işleyen, gerilim öğeleri ve bir cinayeti bulunan bu romanın filmi de çekilirse şaşırmayalım. Romanı bitirdiğimde en çok, kimi açılardan kıskandığımız İtalyanların dünyasının bizimkine ne kadar çok benzediğine şaşırdım. Kıskançlığım azaldı!

Konusundan söz etmek yerine, birkaç alıntı daha iyi olabilir :

“Kaybedenler, kendi kendini yetiştirmiş kişiler gibi, kazananlara oranla çok daha geniş bir bilgi ağına sahiptirler; kazanmak istiyorsan, tek bir şey bilmen, her şeyi bilmekle zaman yitirmemen gerekir; derin bilginin hazzı kaybedenlere özgüdür. Biri ne kadar çok şey biliyorsa, işleri o kadar ters gidiyor demektir”. s. 21

“Şantaj sözcüğünü kullanmayın. Biz New York Times gazetesinin dediği gibi ‘all the news that’s fit to print’ haberler yayımlayacağız”. s. 29

“Gazeteler insanlara nasıl düşünmeleri gerektiğini öğretir”. s. 84

“Sorun şu ki gazeteler haberleri yaymaya değil örtmeye yarıyorlar”. s. 140

“Bir mucizeyi anlatmak gazetenin de o mucizeye inandığına işaret etmeyi gerektirmez.” s. 154

 

 

Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti. Umberto Eco.

Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti. Umberto Eco. Çeviren : Kemal Atakay. Can Yayınları, 3üncü Baskı.

 

 

Edebiyat teorisi konusuna hiç ilgi duymayan, hatta daha önce Umberto Eco’nun romanlarından birini bile okumamış okurlar! Bu kitapta 1992 – 1993 yıllarında Harvard Üniversitesinde verilmiş 6 konferansın metni var. Böyle söyleyince, uzak durulması gereken, sıkıcı bir kitaptan söz edildiğini düşünebilirsiniz. Öyleyse, yanılırsınız! Aslında, Umberto Eco’nun yazdıklarını okumaya bu kitaptan başlamak bile kötü bir fikir olmayabilir. Çok okuyan, çok yazan, çok çalışan, çok yetenekli bir edebiyatçının aynı zamanda hem burnu büyüklükten hem de yapay alçakgönüllülük sergilemekten bu denli uzak olmasına şaşırabilirsiniz. Abartıyor olabilir miyim? Keşke abartabilsem!

Birbiriyle ilişkilendirilmiş olan bu konferansları / denemeleri neredeyse sürükleyici birer polisiye gibi okuyabilirsiniz. Gerard de Nerval ve Flaubert’den Borges’e, Shakespeare’den Dumas’ya yazarların yapıtlarından alıntılar ve bunlar üzerinde çözümlemeler aslında edebiyatın en temel konularını tatlı tatlı anlatmak, kitap okurlarının -yapılacak onca başka iş varken- öykülerde, romanlarda ne aradıklarını / ne bulabileceklerini belirtmek için birer bahane.

Yalnızca bir alıntı yapacağım! Gerisi size kalmış.

… bir anlatı ormanında gezinmek, oyunun çocuk için gördüğü işlevi görür. Çocuklar oyuncak bebeklerle, tahtadan atlarla ya da uçurtmalarla, fiziksel yasaları ve bir gün ciddi olarak yerine getirecekleri eylemleri daha yakından tanımak için oynarlar. Aynı şekilde, anlatılar okumak, gerçek dünyada gerçekleşmiş, gerçekleşmekte ve gerçekleşecek olan uçsuz bucaksız şeylere anlam vermeyi öğrendiğimiz bir oyun oynamak demektir.