Sonbahar / Autumn. Yoko Ono*.

 

Sonbahar

Düşün bir buğday tarlasında koştuğunu
elinden geldiğince hızlı.
Düşün arkadaşının sana doğru koştuğunu
mümkün olduğunca hızlı.

Göğün rengini düşün. Bulutluysa
bak mavi lekeler var mı.

Açıksa
bak hiç bulut var mı.

Fırtınalıysa
dikkat et gök gürültüsü ve yıldırıma.

Kar yağıyorsa,
Çıkar ceketini
ki sarabilesin arkadaşına.

Yoko Ono’nun 2013’de yayımlanan “Acorn” adlı kitabında yer alan bu şiirin orijinalini Brainpickings‘de bulabilirsiniz.

* : See Brainpickings to read the original of this poem which appears in “Acorn” by Yoko Ono, published in 2013.

İnsanın Yaşarken Zamanı Yoktur

İnsanın Yaşarken Zamanı Yoktur

İnsanın yaşarken herşeye zamanı olmasına
zamanı yoktur.
Her işe ayrı mevsim ayıracağı
mevsimleri yoktur. Eski Ahit
Yanılmıştı bu konuda.

İnsanın aynı anda hem sevmesi hem nefret etmesi gerekir,
aynı gözlerle gülmesi ve ağlaması,
aynı ellerle taş fırlatması ve onları toplaması,
savaşta aşk yapması aşkta savaşması.
Ve tarihin yıllar, yıllar içinde yaptıklarından
nefret etmek, onları bağışlamak ve anımsamak ve unutmak,
düzenlemek ve karıştırmak, yemek ve sindirmek.

İnsanın zamanı yoktur.
Kaybedince arar, bulduğunda
unutur, unutunca sever, sevince
unutmaya başlar.

Ve ruhu ustadır, ruhu
pek profesyonel.
Yalnız bedeni hep bir
amatör kalır. Dener ve yanılır,
afallar, bir şey öğrenmez,
zevklerinde ve acılarında
sarhoş ve kör.

İncirlerin sonbaharda öldüğü gibi ölecektir,
Kırışmış ve kendiyle dolu ve tatlı,
yapraklar yerde kurumada,
her şey için zaman olan yeri göstermede
çıplak dallar.

Yehuda Amichai

————————————————————————————–

Bu şiirin son kıtasına Metin Münir’in etkileyici bir yazısında rastladım. Aslı İbranice olan şiiri çevirmek istedim. Paylaştığım, İngilizcesinden yaptığım çeviri.

 

Nasıl Sevmeli

Nasıl Sevmeli : Efsane Zen Budist Bilge Thich Nhat Hanh’dan “Ara-varlık” Olma Sanatı Üzerine*.

 

“Bir bardak suya bir avuç tuz dökerseniz su içilmez olur. Tuzu bir nehre dökerseniz, insanlar içmek, yemek pişirmek ve yıkanmak için nehirden su almayı sürdürebilirler. Nehir çok büyüktür; alma, kucaklama ve dönüştürme kapasitesi vardır. Kalplerimiz küçükse anlayışımız, şefkatimiz sınırlıdır ve acı çekeriz. Başkalarını ve onların eksikliklerini sindiremez, kabul edemez ve değişmelerini isteriz. Kalplerimiz genişlediğinde bu şeyler artık bize acı vermez olur. Yeterince anlayışımız ve şefkatimiz olduğundan başkalarını kucaklayabiliriz. Başkalarını oldukları gibi kabul ederiz; bu sayede onların da dönüşme şansı olur.”

“Kendi mutluluğumuzu besleyip desteklediğimizde, sevebilme yeteneğimizi artırmış oluruz. Bundan dolayı sevmek, kendi mutluluğumuza iyi bakma sanatını öğrenmek demektir.”

“Birinin acı çektiğini anlamak, ona verebileceğiniz en iyi hediyedir. Anlayış, sevmenin öteki adıdır. Anlamıyorsanız, sevemiyorsunuzdur.”

“Anne-babalarımız birbirlerini sevmedi ve anlamadıysa sevginin neye benzediğini nasıl bilebiliriz? Ebeveynlerin çocuklarına aktarabileceği en değerli miras kendi mutluluklarıdır. Bize para, evler ve toprak bırakabilirler ama mutsuz insanlar da olabilirler. Mutlu bir anne babamız varsa, olabilecek en zengin mirasa sahibizdir.”

“Çoğu kez, başka birine onu gerçekten sevdiğimiz ve anladığımız için değil, kendi acılarımızdan uzak durmak için bağlanırız. Kendimizi sevmeyi, anlamayı öğrendiğimizde ve kendimize gerçekten şefkat gösterebildiğimizde bir başkasını gerçekten sevebilir ve anlayabiliriz.”

“Bazen kendimizi boş hissederiz; bir vakumdur hissettiğimiz, bir şeyin kocaman yokluğu. Nedenini bilmeyiz; bu pek belirsizdir ama içimizin bomboş olduğu duygusu çok güçlüdür. Daha az yalnız ve daha az boş hissedebilmek için çok iyi birşey olmasını umar ve bekleriz. Kendimizi ve hayatı anlama arzusu derin bir susuzluktur. Bir de sevilme ve sevmeye susamışlığımız vardır. Sevmeye ve sevilmeye hazırızdır. Bu çok doğaldır. Ama boş hissettiğimiz için, sevgimize bir nesne bulmaya çabalarız. Bazen kendimizi anlayacak zamanımız olmadan sevgimizin nesnesini buluruz. Tüm umutlarımızın ve beklentilerimizin o kişi tarafından karşılanamayacağını anladığımızda boş hissetmeyi sürdürürüz. Bir şey bulmak istiyor ama ne arayacağımızı bilmiyoruzdur. Herkeste azalmayan bir arzu ve beklenti bulunur; derinlerde, daha iyi bir şey olacağı beklentisi. Bu yüzden epostanıza günde birkaç kez bakarsınız!”

“Sevgi şefkatinin özü mutluluk sunabilmektir. Bir başkasının güneşi olabilirsiniz. Sizde yoksa, mutluluk sunamazsınız. O yüzden içinizde kendinizi kabullenip, sevebileceğiniz ve iyileştirebileceğiniz bir yuva oluşturun. Farkındalığı, kendi canlanmanız için sevinç ve mutluluk anları oluşturabileceğiniz biçimde nasıl uygulayabileceğinizi öğrenin. O zaman, başkasına sunabileceğiniz birşeyiniz olacaktır.
[…]
Yeteri kadar anlayışınız ve sevginiz varsa o zaman her anınız -kahvaltı hazırlamak, araba sürmek, bahçeyi sulamak veya gün içinde herhangi bir şey yapmak- bir mutluluk anı olabilir.”

“Derin bir ilişkide sizinle diğer kişi arasında sınır kalmaz. Siz osunuzdur; o, siz. Sizin acınız onun acısıdır. Kendi acınızı anlamanız, sevdiğinizin daha az acı çekmesini sağlar. Acı çekme ve mutluluk bireysel olmaktan çıkar. Sevdiğinize olan, size de olur. Sizin yaşadığınızı o da yaşar.
[…]
Gerçek sevgide ayrışma yoktur. Onun mutluluğu sizin mutluluğunuzdur. Sizin acı çekmeniz onun acı çekmesidir. ‘Bu senin sorunun’ diyemezsiniz. ”

“Birini sevdiğinizde, ona inanmalı ve güvenmelisiniz. İnanma yoksa, henüz sevgi de yoktur. Elbette önce kendinize inanmalı, güvenmeli ve saygı duymalısınız. İyi ve şefkatli bir yapınız olduğuna inanın. Evrenin bir parçası olduğunuza, yıldızlarla aynı özden olduğunuza… Sevdiğinize baktığınızda onun da yıldızlardan yapıldığını ve içinde sonsuzluğu barındırdığını görürsünüz. Böyle bakınca, doğal olarak saygı duyarız. Gerçek sevgi kendine ve sevilene güven ve saygı olmadan olmaz.”

“Nasıl seveceğini bilmeden sevmek, sevdiğimiz kişiyi yaralar. Birini nasıl seveceğimizi öğrenmek için onu anlamamız gerekir. Anlamak için de dinlememiz.
[…]
Birini sevdiğinizde onu rahatlatabilme ve daha az acı çekmesini sağlama kapasiteniz olmalıdır. Bu bir sanattır. Acısının kökenini anlayamazsanız ona yardım edemezsiniz; nedenini bilmezse bir doktorun hastalığınızı iyileştiremeyeceği gibi. Sevdiğinizin rahatlamasına yardımcı olabilmek için neden acı çektiğini anlamanız gerekir.
[…]
Ne kadar anlarsanız o kadar seversiniz; ne kadar severseniz o kadar anlarsınız. Bunlar tek bir gerçekliğin iki yüzüdür. Seven zihin ve anlayan zihin aynıdır.

“Ben seni seviyorum” dediğimizde, çoğu kez, sunulan sevginin niteliğine değil sevme eylemini gerçekleştiren “ben”e odaklanırız. Bunun nedeni, kendimiz olma düşüncesine saplanmış olmamızdır. Bir kendimiz olduğunu sanırız. Oysa, ayrı bir birey olarak kendimiz yoktur. Bir çiçek yalnızca klorofil, gün ışığı ve su gibi çiçek olmayan öğelerden meydana gelir. Çiçekten çiçek olmayan tüm öğeleri aldığımızda ortada çiçek kalmaz. Bir çiçek yalnızca kendi başına olamaz. Bir çiçek yalnızca hepimizle birlikte arada olur (inter-be). İnsanlar da böyledir. Yalnız kendimiz olarak varolamayız. Biz de yalnızca arada olabiliriz. Ben yalnızca Dünya, güneş, anne-babam ve atalarım gibi ben olmayan öğelerden oluşuyorum. Bir ilişkide, sizinle diğer kişi arasındaki arada oluşun doğasını algılayabilirseniz; onun acılarının sizin acılarınız, sizin mutluluğunuzun onun kendi mutluluğu olduğunu görebilirsiniz. Böyle gördüğünüzde farklı konuşur, farklı davranırsınız. Yalnızca bu, pek çok acıyı giderebilir.”

———————————————————————————————

* : Okumayı sevenler için olağanüstü bir blog olan BrainPickings‘de bulunan bir kitap tanıtımının (How to Love: Legendary Zen Buddhist Teacher Thich Nhat Hanh on Mastering the Art of “Interbeing”) alıntı kısımlarının çevirisi. Orijinalini okumak daha doyurucu olabilir. Yazarın adı Tik-Nat-Han olarak okunuyor.

Sevmek konusunda bir yıl kadar önce yazdığım yazıya da bakabilirsiniz 🙂

Alan Watts. Bulunduğumuz anı yaşamak üstüne kısa bir metin.

Taoizm’in batıda tanınmasına katkısı olan Alan Watts’ın örnek bir metninden çeviri:

Gerçekliğe ilişkin düşünceleri değil gerçekliği bilen temel bilinç, “asıl bilinçlilik”, geleceği tanımaz. Tümüyle şimdide yaşar ve şu anda olan dışında hiç bir şey algılamaz. Oysa zeki beyin, anlık deneyimin bellek denen kısmına bakar ve bunu kullanarak tahminler yapabilir. Bu tahminler, çoğu kez o derece doğru ve güvenilirdir ki (‘herkes ölecektir’ gibi) geleceğin çok yüksek derecede gerçeklik kazanmasıyla, içinde bulunulan an değerini yitirir.

Oysa gelecek burada değildir ve burada olana dek, deneyimlenen gerçekliğin parçası olamaz. Gelecek hakkındaki bilgilerimiz -çıkarımlar, tahminler- tümüyle soyut ve mantıksal öğelerden oluştuğundan yenemez, koklanamaz, görülemez, işitilemez; kısacası hiçbirinin tadına varılamaz. Geleceğin ardına düşmek, sürekli kaçan bir hayaleti kovalamak gibidir; siz ne kadar hızlı kovalarsanız o da o kadar hızlı uzaklaşır. Bu yüzden uygarlığın tüm işleri aceledir; kimse elinde olandan tad almaz, sürekli daha fazlasının ardına düşer. Bundan dolayı mutluluk, elle tutulur gerçeklerden değil; sözler, umutlar, teminatlar gibi soyut ve yüzeysel şeylerden oluşur.

———————————————————————————————————

The original is from brainpickings with a reference to the 1951 original :

The “primary consciousness,” the basic mind which knows reality rather than ideas about it, does not know the future. It lives completely in the present, and perceives nothing more than what is at this moment. The ingenious brain, however, looks at that part of present experience called memory, and by studying it is able to make predictions. These predictions are, relatively, so accurate and reliable (e.g., “everyone will die”) that the future assumes a high degree of reality — so high that the present loses its value.
But the future is still not here, and cannot become a part of experienced reality until it is present. Since what we know of the future is made up of purely abstract and logical elements — inferences, guesses, deductions — it cannot be eaten, felt, smelled, seen, heard, or otherwise enjoyed. To pursue it is to pursue a constantly retreating phantom, and the faster you chase it, the faster it runs ahead. This is why all the affairs of civilization are rushed, why hardly anyone enjoys what he has, and is forever seeking more and more. Happiness, then, will consist, not of solid and substantial realities, but of such abstract and superficial things as promises, hopes, and assurances.