Zihinde Bir Dalga. Ursula K. Le Guin.

Zihinde Bir Dalga. Yazar, Okur ve Hayal Gücü Üzerine. Ursula K. Le Guin. Metis Yayınları, 2017.

Farklı zamanlarda kaleme alınmış, beş farklı çevirmen tarafından Türkçeye aktarılmış, dört ayrı başlıkta toplanmış (Şahsi Meseleler, Okumalar, Tartışmalar ve Görüşler, Yazmak Üzerine) otuza yakın metin…

Le Guin, çok geç tanıdığım, kendime ve dünyaya bakışımı değiştiren bir yazar. Zihinde Bir Dalga, beni en az Le Guin kadar etkilemiş, sersemletmiş olan Virginia Woolf‘a adanmış gibi. Le Guin’i bir parça tanıyan, yazma düşüncesini zaman zaman aklından geçiren herkese önerebileceğim yazılar var burada. Le Guin’in kendinden söz ettiği kısımlar yazmaya heveslenenler için çok değerli ayrıntılar içeriyor. İyi bir yazar olmak için bunları okumanın, okumakla kalmanın, neden yeterli olmayacağı da yazıyor arada.

Le Guin’in bir Virginia Woolf hayranı olması nedense çok hoşuma gitti. Aynı memleketten olduğumuzu, aynı takımı tuttuğumuzu öğrenmek gibi. Kendinden söz ederken hiç böbürlenmemesini ama alçak gönüllülük gösterisi de yapmamasını keyifle izledim. Çok etkilendiği felsefi Taoculuk da hemen tüm yazdıklarına yansıyor.

Seçtiğim alıntıların ortak yanı, bunların bende Le Guin’in tüm yazdıklarını okuma isteği uyandırması. İlk kez bu kadar fazla alıntı yapmamın nedeni de aynı. Daha önce burada not ettiğim üç kitabı (Her Yerden Çok UzaktaEn Uzak SahilDünyanın Doğum Günü) daha yolun başı.

Bildiğiniz gibi, dile getirilmeyen şeyler yıllar içinde güçlenir olgunlaşır ve zenginleşir, açılmamış şarap misali. Tabi Freudyen sirkeye de dönebilir. Bazı düşünceler ve duygular hızla sirkeleşir, dolayısıyla şişelerinin hemen açılması gerekir. Bezıları şişenin içinde mayalanmayı sürdürür ve etrafa öldürücü cam kırıkları saçarak patlar. Ama güzel, sağlam, iyi mantarlanmış duygular mahzende sadece derinleşip karmaşıklaşır. Önemli olan şişeyi ne zaman açacağını bilmektir. (s. 50)

Şimdilerde düşündüğüğümüz haliyle kurmaca, onsekizinci yüzyıldan beri var olan biçimiyle roman ve kısa hikaye, insanın kendisinden farklı kişileri anlamasının -tecrübeden sonra- en iyi yollarından biridir. Aslında kurmaca çoğu zaman yaşanmış tecrübeden daha bile faydalıdır; çok daha az zaman alır, bedavaya gelir (kütüphaneden alındığında) ve derli toplu, baş edilebilir bir biçimde karşımıza çıkar. Onu anlayabilirsiniz. Oysa tecrübe sizi ezip geçer ve neler olduğunu ancak yıllar sonra görmeye başlarsınız, tabii eğer görebilirseniz. Kurmaca faydalı olgusal, psikolojik ve ahlaki kavrayış sunma konusunda gerçeklikten çok daha iyidir. (s.60)

Bir şeylerden çıkmayan hiçbir şey yoktur. Romancıların “fikirleri” bir yerlerden gelir. Şair Gary Snyder’ın o gayet hoş bçimde şiirsellikten uzak kompost yapma imgesi burada işe yarar. Yazarın içine bir şeyler girer, çok fazla şey, bir deftere alınmış notlar değil her gün görülüp işitilmiş, hissedilmiş her şey, bir dolu çöp, atık, kurumuş yapraklar, patates cücükleri, enginar sapları, ormanlar, sokaklar, varoşlardaki odalar, dağ sırtları, sesler, çığlıklar, rüyalar, fısıltılar, kokular, darbeler, gözler, yürüme tarzları, jestler, bir elin dokunuşu, geceleyin bir ıslık, bir çocuk odasının duvarında ışığın kırılışı, atık sular içinde bir yüzgeç. Bütün bu şeyler romancının şahsi kompost variline girip orada tekrar tekrar birbirine karışarak değişir; rengi koyulur, malçlaşır, bereketlenir, toprak olur. İçine bir tohum düşünce toprak da onu kendi bünyesine giren o zenginlikle besler ve bir şeyler büyür. Ama bir enginar sapı, patates cücüğü veya bir jest değildir bu büyüyen. Yeni bir şeydir, yeni bir bütün.  Yapılmış bir şey. (s. 113)

Hayal gücü insanlığın sahip olduğu en ama en faydalı araçtır (s. 189)

Okuryazarlığın önemli olmasının nedeni edebiyatın işletim kılavuzunun ta kendisi olmasıdır. Sahip olduğunuz en iyi elkitabıdır edebiyat. Ziyaret ettiğiniz ülkenin, yani hayatın en faydalı kılavuzudur. (s. 194)

Bu meselelerde ahlaki rehber olarak tarihe güvenemeyiz, çünkü tarih üst sınıf tarafından, eğitimli, muktedir tarafından yazılmıştır. (s. 197)

Güç sadece yozlaştırmaz, bağımlılık da yapar. (s. 202)

Usta bir zanaatkarın veya sanatçının çalışırken verdiği kararlar sadece estetik kararlardır. Estetik kararlar rasyonel değildir; rasyonel bilinçle çakışmayan bir seviyede verilirler.  (s. 211)

Ve okumayan bir yazar bağışlanamaz. (s. 228)

Dünyayı bir öyküye dönüştüremeyen insanlar çıldırır. (s. 254)

Advertisements

En Uzak Sahil. Ursula K. Le Guin

En Uzak Sahil (Yerdeniz III). Ursula K. Le Guin. Çeviren : Çiğdem Erkal İpek. Metis Yayınları, 6ncı Basım, 2015.

Le Guin’in bu kitabını “büyükler için resimli bir masal” diye tanımlasam, bunda gerçek payı olur. Resimli? Kitabın başında olayların geçtiği Yerdeniz adlı dünyayı/ülkeyi/adaları/denizleri gösteren bir harita, onüç bölümün hepsinin başında da ahşap baskı veya batik görünümlü birer desen var. (Çizen Deniz Bilgin olunca, bunlara resim deyip geçmemeli). Masal? Konuşan ejderhalar olan bir kitaba başka ne denebilir?
Bu kitabın aynı anda güzel bir roman, üst düzey bir bilim kurgu yapıtı ve Taocu felsefenin temel yaklaşımlarının olağanüstü güzellikte bir özeti olduğunu da söylemeliyim.
Le Guin ile yeni tanışacaklar için uygun bir kitap olduğunu düşünüyorum. Onun dünyasının özelliklerinin çoğuna yer var burada. Belki cinselliğe sıradışı yaklaşımı dışında… Le Guin’i sevenler zaten okumuştur veya okuyacaktır “En Uzak Sahil”i. Sevmeyenler ise, sinemaya gidip Süper Kahramanları izlemeye devam edebilirler!

Roman, Le Guin’in başka kitaplarında da ele aldığı “Yerdeniz”de işlerin bir süredir bilinmeyen bir nedenle yolunda gitmemesi sorunuyla başlıyor. Neyin yolunda olmadığı da belirsiz gibi. Hayatın eski tadı yok. Büyüler anlamsız. Yaşamak ile ölü olmak arasındaki ayrım bulanıklaşmış. Başbüyücü ve yanına kattığı Morren’in genç oğlu Arren, hem sorunun nedenini bulmak hem de mümkünse dünyayı yeniden eskisi gibi işler duruma getirmek için yola düşerler. Ortam ve kişiler “Yüzüklerin Efendisi” gibi filmleri izlemiş olanlara tanıdık gelecektir. Ancak, Le Guin’i benzer sayılabilecek bilimkurgu yazarlarından ayıran en önemli özelliklerden biri, hiçbir zaman güce tapmayı yüceltmemesi. Emeği, dürüstlüğü, sevgiyi hep gücün önünde ve üstünde tutması. İyi-kötü kavgalarında iyinin mutlak üstünlüğünü yapay bulması.

Romanın ön plandaki kahramanları, düşünceleri ve davranışları ile derinliği olan roman kişileri. Bilge Başbüyücü ve toy Arren’in ilişkileri, birbirlerine ve karşılaştıkları sorunlara yaklaşımları tutarlılık gösteriyor. Benim için özellikle Başbüyücü’nün sözlerinde ve davranışlarında felsefi Taoculuk’un ilkelerini izlemek keyifli oldu.
Buraya Taocu öğretinin Wu Wei ilkesinin (adı verilmeden) anlatıldığı bir paragrafı alıyorum. Çok önemsediğim ve uygulamaya çalıştığım bu ilkenin karşılaştığım en güzel anlatımı Başbüyücü’nün ağzından aktarılıyor. Arren’in, köle ticareti yapan ve onu da kaçıran korsanları neden cezalandırmadığını sorması üzerine başlayan diyalog şöyle sürüyor:

Arren, bunları düşünerek sessizleşti. Sonra büyücü yavaşça konuşarak, “Yapılan bir eylemin, öyle gençlerin zannettikleri gibi, insanın bir taşı yerden alıp fırlatmasından, o taşın bir yere çarpması veya sıyırıp geçmesinden, böylece de bu işin bitmiş olmasından ibaret olmadığını görebiliyor musun Arren?” dedi. “Taş yerden kaldırıldığında, yer hafifler; onu tutan el de ağırlaşır. Fırlatıldığında, yıldızların dolanımları tepki verir ve vurduğu veya düştüğü yerde evren değişmiş olur. Her eylem, bütünün dengesine dayanır. Rüzgarlar ve denizler, suyun, yerin, ışığın gücü ve bunların hepsinin yaptıkları; tüm hayvanlar ve yeşilliklerin yaptıkları iyi ve doğru olarak yapılmaktadır. Muvazene’nin içindeki tüm bu eylemler. Tayfunlardan, büyük balinaların seslerinden kuru bir dalın düşmesine ve sivrisineğin uçmasına kadar her şey, bütünün dengesi içinde yapılmaktadır. Fakat bizim, dünyü ve birbirimiz üzerinde gücümüz olduğuna göre, yaprağın, balinanın ve rüzgarın kendiliğinden yaptığı şeyi öğrenmemiz gerekir. Dengeyi korumayı öğrenmemiz gerekir. Aklımız olduğuna göre, cahilce hareket etmemeliyiz. Seçme şansımız olduğuna göre, sorumsuzca davranmamalıyız. Ben kim oluyorum da -bunu yapabilecek gücüm olmasına rağmen- insanların gelecekleriyle oynayarak onları ödüllendireyim veya cezalandırayım?” s. 74

Romanın da özü olan bu izlek, yaşam-ölüm bağlamında, daha kolay izlenebilir biçimde yineleniyor :

“Ölüm ve yaşam aynı şeydir – aynı bir elin iki yüzü gibi, avucun içi ve elin tersi gibi. Ama yine de avuç içi ile elin tersi aynı şey değildir… Ne ayrılabilirler ne de birleştirilebilirler.” … … Ölüm ile yaşam elimin iki yüzü gibidir demiştim, ama işin aslı, biz ne ölümün ne de yaşamın ne olduğunu biliyoruz. Bilmediğin bir şey üzerine güç kullanmaya kalkmak akıllıca değildir, sonu da iyiye varmaz.” s. 82-83.

Ağır bir sözle bitireyim alıntıları:

Çünkü sadece kaybetmeye razı olduğumuz şey bizimdir… s. 132

Sadece bu söz bile bir insanı değiştirebilir desem, inanır mısınız?

Alan Watts. Bulunduğumuz anı yaşamak üstüne kısa bir metin.

Taoizm’in batıda tanınmasına katkısı olan Alan Watts’ın örnek bir metninden çeviri:

Gerçekliğe ilişkin düşünceleri değil gerçekliği bilen temel bilinç, “asıl bilinçlilik”, geleceği tanımaz. Tümüyle şimdide yaşar ve şu anda olan dışında hiç bir şey algılamaz. Oysa zeki beyin, anlık deneyimin bellek denen kısmına bakar ve bunu kullanarak tahminler yapabilir. Bu tahminler, çoğu kez o derece doğru ve güvenilirdir ki (‘herkes ölecektir’ gibi) geleceğin çok yüksek derecede gerçeklik kazanmasıyla, içinde bulunulan an değerini yitirir.

Oysa gelecek burada değildir ve burada olana dek, deneyimlenen gerçekliğin parçası olamaz. Gelecek hakkındaki bilgilerimiz -çıkarımlar, tahminler- tümüyle soyut ve mantıksal öğelerden oluştuğundan yenemez, koklanamaz, görülemez, işitilemez; kısacası hiçbirinin tadına varılamaz. Geleceğin ardına düşmek, sürekli kaçan bir hayaleti kovalamak gibidir; siz ne kadar hızlı kovalarsanız o da o kadar hızlı uzaklaşır. Bu yüzden uygarlığın tüm işleri aceledir; kimse elinde olandan tad almaz, sürekli daha fazlasının ardına düşer. Bundan dolayı mutluluk, elle tutulur gerçeklerden değil; sözler, umutlar, teminatlar gibi soyut ve yüzeysel şeylerden oluşur.

———————————————————————————————————

The original is from brainpickings with a reference to the 1951 original :

The “primary consciousness,” the basic mind which knows reality rather than ideas about it, does not know the future. It lives completely in the present, and perceives nothing more than what is at this moment. The ingenious brain, however, looks at that part of present experience called memory, and by studying it is able to make predictions. These predictions are, relatively, so accurate and reliable (e.g., “everyone will die”) that the future assumes a high degree of reality — so high that the present loses its value.
But the future is still not here, and cannot become a part of experienced reality until it is present. Since what we know of the future is made up of purely abstract and logical elements — inferences, guesses, deductions — it cannot be eaten, felt, smelled, seen, heard, or otherwise enjoyed. To pursue it is to pursue a constantly retreating phantom, and the faster you chase it, the faster it runs ahead. This is why all the affairs of civilization are rushed, why hardly anyone enjoys what he has, and is forever seeking more and more. Happiness, then, will consist, not of solid and substantial realities, but of such abstract and superficial things as promises, hopes, and assurances.

Çakıl, Hayatın Anlamı ve Bach!

Akşam, Çakıl’ı gezdirmeye çıktığımda olanları yazmak istedim. Çakıl, yaklaşık 5 yıldır hayatımızda. Farkında değil gibi görünse de, asıl görevi bana hayatın anlamını göstermek! Daha iddiasız söyleyecek olursam, hayatı fark etmeme katkıda bulunmak.  Konuya benim gözlerimden bakabilecek olsanız, eminim söylediklerimi abartıdan çok hafife almak biçiminde nitelerdiniz. Neyse, bu akşama döneyim.

Kar öncesi hava nemli ve serin, gökyüzü lacivert, ay bembeyaz, bulutlar ayın ışığıyla aydınlanmıştı. Sırf insanların aklını karıştırmak için bulutların arasına dağılan yıldızlar, klişeyi tamamlamak için birer ikişer göz kırpıyorlardı. Çakıl kakasını yaparken (romantizm de bir yere kadar) beklemek zorunda olduğumdan, bu süreyi başımı yukarı kaldırarak değerlendirmeye çalışmıştım; yoksa orada neler olduğunu unutmaya daha eğilimliyim. Yüksek sayılabilecek bir sesle şöyle dedim:

– “Çakıl, şu güzelliğin farkında mısın?”

Aslında, boş bulunmuştum. Kendi kendimle veya Çakıl ile konuşmak sık yaptığım bir şey değil. Sonra Çakıl, durmasını gerektiren neden ortadan kalktığı için, kayışımı çekerek beni yeniden hayatın içine sürükledi. Görenler, kayışı benim çektiğimi söyleseler de inanmayın; birinci elden deneyim konuşuyor.

Çakıl’ın sözlerimi anlamadığını biliyordum. Bir doğa manzarasından tad almasının mümkün olmadığını, nesneleri güzelliklerine göre değil, yenebilir olup olmadıklarına göre sınıflandırdığını, diğer köpekler için ise – daha karmaşık olmayan – çiftleşilebilirlik kıstasını kullandığına da… O an, kayışın gerginliğinden rahatsız oldum. Çakıl’ı hoşlandığı kokuların ardına düşmekten alıkoyma yetkimin kaynağı neydi? Ben insanım, o köpek. Tamam da, yeter mi bu? Kentte yaşayıp hayatına köpek katmış olanların çoğu gibi, “iyi ama, ben ona bakıyor olmasam yaşayamazdı” diyebilirim. Bu, soruyu yanıtlamak değil, onun yanından dolaşmak olurdu. Fazla uzmanlık gerektirmeyen bir kandırmaca… Bir köpeğin, benim gibi insanların ona sunduğu biçimde yaşamak isteyebileceğini nereden biliyoruz? Köpeği doğasından koparırken ona sormamız mümkün değilse, seçimimizin bir dayatma olup olmadığından nasıl emin olabiliriz? Çakıl, annesinin yanında bir-iki ay daha yaşayıp ölse veya bir avcının cinayetlerine katılsa daha mı doğru olurdu? Neyin daha doğru olduğunu ben mi biliyorum bir tek?

Bu son soru, Thomas Nagel’in bu gün okumaya başladığım kitabına götürdü beni: “Mind & Cosmos. Why The Materialist Neo-Darwinian Concept of Nature is Almost Certainly False”. Nagel’in aksine “kışkırtıcı” olmayı öncelik olarak gören John Gray’in “Saman Köpekler“ini ve Jonathan Safran Foer’in vejateryenlik gibi çok daha sınırlı bir alandaki yapıtını da anımsadım. Güttüğümüz, öldürdüğümüz, yediğimiz, ayağımıza giydiğimiz (bir de, bazen çok sevdiğimiz!) bu hayvanlar üzerindeki hakkımızın kaynağı nedir? Dindar olanların işi kolay: “Allah onları bizim için yarattı” dediklerinde, vicdanları yeteri kadar rahatlıyor. Öyle olmayanların imdadına bilim / pozitivizm / materyalizm -ne derseniz artık- yetişiyor: “Akıl, nesneleri adlandırma ve anlamlandırma yeteneği yalnız bizde var. Estetik yargılar bizde. İrade, bize özgü”. Nagel, işte burada işe karışıyor. Kibarca, “bir dakika” diyor, “dindarların açıklaması beni tatmin etmiyor ama, kibirli bilimcilerin yaklaşımını da hiç tutarlı bulmuyorum. Neden bu ikisinden birine mahkum olalım ki?”. “Zihin, anlam ve değer gibi kavramların kökenini bir yaratıcıya bağlamak (Allah inancı), felsefi anlamda, bunların yapısını parantezin dışına taşımaktan farksız. Bunların tümünü fizik, kimya ve yeteri kadar rastlantının sonucuymuş gibi pazarlamak ise hiç inandırıcı olmayan bir kolaycılık”. Nagel’e yakında daha ayrıntılı olarak döneceğim. (Taoculuk’un bu konuyu ilginç bir biçimde sorun olmaktan çıkardığını söylemeden geçemeyeceğim: Nagel için sorunun odağında bulunan “zihin”, “anlam” ve ” değer” kavramları, Taoculuk‘ta “yok hükmünde”. Böyle olunca, onların kaynağını bulmak için çabalamaya gerek kalmıyor!)

Çakıl bunun neresinde kaldı?  Şöyle : Çakıl’ın bizimki gibi bir zihni yok diye biliyorum. Nesneleri adlandırdığını, semantikten haberi olduğunu, estetik endişeler taşıdığını hiç düşünmüyorum. “Gökyüzü bu akşam ne güzel” gibi bir cümlenin, nasıl çalıştığı bilinmeyen bir zihin tarafından, kökeni belirsiz estetik kavramların işlenmesiyle, nasıl oluştuğu tam olarak bilinmeyen bir dile döküldüğünü ve kozmik ölçekte bakacak olursak -bunca masrafa karşın- aslında evrensel ölçekte anlamsız olduğunu bilmesi de mümkün değil! Bir bakıma, bunun Çakıl için rahatlatıcı olduğunu söyleyebilirim. Benim için öyle değil ama! Şu kayışı elimde tutuyor olmam yanlış olmalı. Başka bir canlının hayatı üzerinde bu kadar ağır biçimde etkili olmamalıyım.

Varsayalım ki, Çakıl’ın bu konudaki düşüncesini sorup öğrenebiliyoruz. Gene varsayalım ki, o da “evet sahip” dedi tanıklar huzurunda, “düzenli olarak beslemen ve aşılarımı yaptırman koşuluyla özgürlüğümü kısıtlamanı ve beni günün 23 saati kapalı tutmanı kabul ediyorum”.  Sorun ortadan kalkar mıydı? Çakıl, benim dengim değilse (koşullarımız eşit olmadığından) kalkmazdı. Çakıl benim dengimse, iş biraz daha karışık! İki denk insan arasındaki bağlayıcı sözleşmelere bakalım hemen. Bunların biri, onu insan yapan, birey yapan haklarından vazgeçebilir mi? Bu vazgeçiş -baskı altında değilken bile- kişinin kendisini insan yapan değerleri yadsıması ile eş anlamlı değil midir? O zaman da, sözleşme artık iki denk insan arasında yapılmış sayılamaz, değil mi? Alın size bir paradoks. İyi ki Çakıl’ın bundan haberi yok. Ben bu satırları yazarken, o, onu tıktığım yerde kimbilir kaçıncı uykusunu uyuyor, özgürce!

“Peki ya, yazının başlığındaki Bach nereden çıktı” diye soracaksınız!

Yanıt : Bu yazıyı yazarken Bach dinliyordum. “Well Tempered Clavier”. Dinlemenizi öneririm. Özellikle de yanıtını bulamadığınız sorularınız varsa.

Taoculuk Üzerine Meseller Diyaloglar. Chuang Tzu.

Taoculuk Üzerine Meseller Diyaloglar. Chuang Tzu. Çeviren : Ömer Tulgan. Yol Yayınları, 1996.

Taoculuk Üzerine

Din dışı Taoculuk en az on yıldır ilgi alanımda. Özellikle de bunun fotoğraf ve Zen Budizm ile kesişmesi bağlamında. Felsefi Taoculuk da denilen bu akımın kökeni Çin’e ve milattan önce 400 – 300 yıllarına dayanıyor. Aynı adlı yaygın dini inanış ile -bu günkü anlamıyla- ilgisi yok denebilir. Bütün tek tanrılı dinlerde bulunan, yerine göre mistisizm olarak da adlandırılabilen damar ile bir ölçüde örtüştüğü söylenebilir. Günlük konuşmalarda bir “felsefe” olarak söylense de, bu etiketi taşıyacak bir sistematiği yok aslında. (Taoculuk terimini, yazının bundan sonraki kısımlarında, bu sınırlamalar içinde, “felsefi Taoculuk” anlamında kullanacağım).

Temel (belki de tek) kitabı “Tao Te Ching” olan Taoculuk’un günümüz insanına hala söyleyecek sözü olması çok ilgi çekici. (Yakınlarda tanıttığım Doğan Kuban’ın kitabı bunun ülkemiz için de geçerli olduğunun bir kanıtı sayılabilir). Tao Te Ching’in, yazıldığı ve elden ele aktarıldığı dönemin yazım ve gramer kurallarının sonraki ikibin yılda çok değişmiş olması da dolaylı olarak buna katkı sağlıyor. Katkının kaynağı, kaçınılmaz / zorunlu olarak karşımıza çıkan “çok anlamlılık”. Her sözcüğün bir karakter (resim denebilir belki) olduğu yazı, Çincede bile farklı biçimlerde anlaşılabiliyor.  Sözcük ekonomisinin dorukta olduğu yapıt zaten gösterişsiz. Bunun çevirileri de ister istemez büyük ölçüde çevirenin yapıtı oluyor… Okullu bir felsefeci için, Taoculuk’un temel kitabı Tao Te Ching tam bir felaket olmalı. Anlam bütünlüğü, mantık, tutarlılık gibi arayışları olanlar için bunun bir felsefe olarak ciddiye alınması mümkün değil. Ancak, bir yandan huzursuz olmasına karşın doğadan her gün daha çok uzaklaşan, kendine ve çevresine yabancılaşan, oyuncağı olduğunu hissettiği kapitalizmin kendi yaşam biçimi olmasına karşı koyamayan insan için Taoculuk hala duyulmayı hak eden tatlı bir ses olmayı sürdürüyor.

Taocu yaklaşım, evrenin, dünyanın, insanın bir tanrı tarafından yaratılıp yaratılmadığı sorusu ile hiç ilgilenmiyor. Sonraki yüzyıllarda geliştirilen pek çok “gerçek” felsefi akım gibi, Tanrının varolup olmadığı konusunu ilgi alanının tümüyle dışına koyuyor. Bu, “Tanrı yoktur” veya “Tanrı vardır” gibi ön kabulleri gereksiz kıldığı gibi, her iki inançtan insanın da Taoculuk ile ilgilenebilmesini sağlıyor. İnsanı değil, kısaca doğanın düzeni denebilecek bir kavramı önemsiyor. Birey (John Gray’in Saman Köpekler’ini anımsatır biçimde),  her şeyin ona göre ayarlandığı söylenen sahte bir düzenin merkezinden alınıp doğanın bir parçası konumuna getiriliyor. Mutluluk bir amaç olarak yüceltilmese de, mutsuzluğun temel nedenleri olarak şunlar sayılıyor : Aşırı bilgi, para kazanma hırsı, yönetme arzusu, sahip olma arzusu, hayatı kurallarla doldurma isteği. Kabaca ve kısaca, “fazlaca kasmak”! Hırsızlığı önleme konusuna ne kadar çok önem verirseniz hırsızlığın o kadar artacağını, ordunuzu ne kadar güçlendirirseniz o kadar çok kan döküleceğini söylüyor örneğin.

Peki, asıl bu yazının konusu olması gereken kitabımızın Taoculuk ile ilgisi ne? Şu: Chuang Tsu tarafından yazıldığı kabul edilen bu kitap, Taoculuk’un temel kitabı olan (günümüzde de iyi bir çevirisini mutlaka okumanızı önereceğim) Tao Te Ching’in tamamlayıcısı. Tao Te Ching, sade, çok anlamlı, okuyanın anlayışının sınırlarını yoklayan bir kitap… Saçma sapan ve anlamsız bulanlar olabileceği gibi, ömrü boyunca aradığı cevheri bu kitapta bulanlar da olabilir. Chuang Tsu, güler yüzlü, şakacı bir anlatımla, din öğretiminde çok başvurulan “kıssadan hisse”  yaklaşımıyla hayatın içinden örnekler vererek Tao Te Ching’in mesajının daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. Çok önemli bir iş yapıyor! Kitap, Taoculuk’un kısa bir tarihçesi olarak da okunmaya elverişli…

Bu blog yazısını çok uzatmadan, Taoculuk’un Zen Budizm’den Yeni Çağ (New Age) akımlarına, dinden sanata, Tai Chi’den yogaya pek çok alanda yansımaları, uzanımları olduğunu söylemeliyim. Ursula Le Guin’in tüm yapıtlarının (özellikle de geçenlerde okuduğum kitabının) Taocu bakış açısını kavramada olağanüstü yardımı olacağını da vurgulamalıyım.

Kitaptan tek bir alıntı yapacağım. Bu alıntıyı, Yılmaz Erdoğan’ın “Kelebeğin Rüyası” filminden anımsayacaksınız! :

Ben mi gördüm kelebek olduğumu düşümde,

Yoksa, ben olduğunu düşleyen kelebek mi?

 

Dünyanın Doğum Günü. Ursula Le Guin.

Dünyanın Doğum Günü ve Diğer Öyküler. Ursula Le Guin. Çeviren : Çiğdem Erkal İpek. Metis Yayınları, 2005.

Ursula Le Guin

 

Bilim kurgu ve fantastik edebiyat denince adı akla ilk gelen yazarlardan biri Le Guin. Hayatta ve tutarlı duruşunu sürdürüyor. Le Guin’in bu kitaptaki öyküler için yazdığı bir önsöz var kitabın başında. Kasım 2014’te bir ödül töreninde yaptığı konuşma, onu daha iyi tanımanızı sağlayabilir (İngilizce). Özellikle onu ilk kez tanıyacak okurlar için çok değerli… Le Guin’i olağanüstü bir yazar olarak tanımlarken, onun -bir anlamda- anarşist, tam anlamıyla bir din-dışı Taocu, kadın hakları savunucusu ve çevreci olduğunu da söylemek gerek.

Le Guin, diğer pek çok bilim kurgu yazarı gibi, öykülerinde ve romanlarında günümüzü, bizi anlatıyor. Bu türün örneklerinde sıkça rastlananın aksine; yüksek teknoloji kullanımı, robotlar, olağanüstü uzay araçları, çoğumuzun aklına gelmeyecek silahlar, sıradan insanın hayal gücünü aşan yaratıklar olmuyor yapıtlarında. Olduklarında da, aktarılacak özü taşıyan kaplar olarak bulunuyorlar. Öz ne peki? Öz, yazdıklarının hemen her satırına sızan bir yaşam önerisi. Tabulara, ön yargılara, dayatmalara karşı duran,  kutsallık / üstünlük savlarını ciddiye almayan, kapitalizmi değiştirilemez bir düzen olarak görmeyi reddeden, bireyin bağımsızlığını önemseyen bir yaşam…

Din dışı Taoculuğun yaşayan en büyük yazarı denebilecek Le Guin’in bu kitaptaki öyküleri, Tao Te Ching’i  okumuş olanlar için daha zengin anlamlar içeriyor. Hemen tüm öykülerde (özellikle kitabın sonundaki uzun öykü “Kaybolan Cennetler”de) Taoculuğun en zor anlaşılan, ilk anda “nasıl yani?” diye karşılanan, anlamsız veya çift anlamlı gibi görünen kavramları yaşam buluyor. Genel olarak dilin, özel olarak adların gelişigüzelliği ve gerçeklikle ilişkisi üzerine kafa yormak isteyenler için altı çizilecek çok satır var. Wittgenstein’ın hayranları için de, karşıtları için de…

Benim açımdan, öykülerin en önemli etkisi, tabularımı sarsması oldu. Cinsellikle, birey-toplum ilişkisi ile, din ile ilgili ön yargılarımı getirip önüme koydu öyküler. Kendimi tanımamı, kimi yıkılmaya yüz tutmuş duvarlarımın eksik tuğlaları arasından dışarıyı / öteleri görmemi sağladı.

Bu kitap – nasıl yaptı bilmiyorum, belki yalnızca denk geldi – “keşke”lerimin, “öf”lerimin yerine “başka türlü olabilir”i getirdi. Yenilenmiş göz(lük!)lerle bakıyorum artık dünyaya!