Ölümcül Oyun / Sleuth

Ölümcül Oyun
Yöneten: Kenneth Branagh
Oyuncular: Michael Caine, Jude Law.
Senaryo: Harold Pinter
Orijinal oyun: Anthony Shaffer
Başarılı bir tiyatro oyunundan uyarlanan bu film ikinci kez çevriliyormuş. İlkinde M. Caine şimdi J. Law’ın oynadığı roldeymiş (öteki rolde de Laurence Olivier). Yönetmen de tiyatro kökenli. Hem iyi oynadığı filmler var, hem de iyi yönettiği. Bunca yetenek bir arada olunca, filmin kötü olması pek mümkün değil. Gerçekten de, iki kişinin konuşmalarına, yüz ifadelerine ve jestlerine dayanan bir film için yeterince gerilim, hatta şiddet içeriyor. Sonunda da bir tiyatro oyunu gibi bitiyor. Oyunculuklar çok iyi. Michael Caine hayranı olduğum için onu biraz kolay beğeniyor olabilirim ama!.. Yönetmen ne kadar başarılı değerlendirmeyi bilemiyorum. Ancak, senaryo -belki de filmi daha akıcı kılma endişesiyle- oyundan epey kırpmış diye düşündüm. Oyunu görmedim ama, diyalogların daha “dolu” olmasını beklediğim için böyle yorumluyorum. Aşk, kıskançlık, kibir ve aşağılanma üzerine bir film.
Olağanüstü değil. Kötü de değil. Bu kadarı yeter mi?

Ölümcül Oyun

Yöneten: Kenneth Branagh

Oyuncular: Michael Caine, Jude Law.

Senaryo: Harold Pinter

Orijinal oyun: Anthony Shaffer

Başarılı bir tiyatro oyunundan uyarlanan bu film ikinci kez çevriliyormuş. İlkinde M. Caine şimdi J. Law’ın oynadığı roldeymiş (öteki rolde de Laurence Olivier). Yönetmen de tiyatro kökenli. Hem iyi oynadığı filmler var, hem de iyi yönettiği. Bunca yetenek bir arada olunca, filmin kötü olması pek mümkün değil. Gerçekten de, iki kişinin konuşmalarına, yüz ifadelerine ve jestlerine dayanan bir film için yeterince gerilim, hatta şiddet içeriyor. Sonunda da bir tiyatro oyunu gibi bitiyor. Oyunculuklar çok iyi. Michael Caine hayranı olduğum için onu biraz kolay beğeniyor olabilirim ama!.. Yönetmen ne kadar başarılı değerlendirmeyi bilemiyorum. Ancak, senaryo -belki de filmi daha akıcı kılma endişesiyle- oyundan epey kırpmış diye düşündüm. Oyunu görmedim ama, diyalogların daha “dolu” olmasını beklediğim için böyle yorumluyorum. Aşk, kıskançlık, kibir ve aşağılanma üzerine bir film.

Olağanüstü değil. Kötü de değil. Bu kadarı yeter mi?

Advertisements

Ulak / The Messenger

Ulak, Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum”dan sonra çevirdiği; kaçınılmaz olarak o filmle karşılaştırılan son sinema filmi.
Sıradan bir sinema seyircisi olarak başarılı/iyi bulduklarım:
1) Oyunculuk. Çetin Tekindor için zaten kolay bir roldü diye düşünüyorum. Çocuk oyuncular da başarılı. Özellikle “Saffet” rolünde olan sinemayı kariyer edinebilir gibi geldi…
2) Görüntü kalitesi ve özellikle az ışıkta yapılan çekimlerin doğallığı. Elinde gaz lambası taşıyanların üzerine o lambanın gölgesi düşmüyor örneğin!
3) Müzik. Yunanistanlı sanatçının müziği filmin akışı ile uyumlu ve çoğu zaman tek başına bile dinlenebilir nitelikte.
Anlamadıklarım ve beklediğim kadar iyi bulmadıklarım da şunlar:
1) Tiyatro oyunu yaklaşımı. Ulak, setinden, dekorundan, oyunculuğuna dek tiyatro oyunu gibi çekilmiş bir film. Sinema diliyle daha başarılı anlatılabilecek anlarında bile, yönetmen tiyatral kalmayı seçmiş.  Bunun neden gerekli olduğunu anlamıyorum. Sinemaya başarıyla aktarılmış tiyatro oyunları da tiyatro gibi çekilmiş filmler de (Sally Potter’ın Yes filmi gibi) gördüm. Ulak’taki tiyatro havası sanki iğreti duruyor… Bilemiyorum. Bunu, işi eleştirmenlik olanlara bırakmak gerek belki.
2) Senaryo. Film, temel olarak iyi-kötü çatışması üzerine… Böyle olunca, onu bildik bir kovboy filminden farklı kılacak unsurlara gereksinme var. Yoksa, tüm mesaj -filmin bir mesaj verme kaygısı var- “iyiler birleşirse kötüleri yener”e indirgenebilir ki, bu da hiç orijinal sayılmaz. Filmde kötüler çok kötü, iyiler melek gibi. Bu, deyim yerindeyse, sindirimi kolaylaştırıyor ama sunulanın tadı damakta kalmıyor! Güncel gönderme yapmak isteyenler, filmdeki kötülerin yerine kendilerine kötü geleni koyabilirler. Filmin anlatıcısı da masalını dinleyenlere bunu öğütlüyor. Filmi kalıcı, mesajı evrensel yapmak için düşünülmüş olabilecek bu “işlevsellik”, bence yalnızca ucuzlatıyor onu. Herkesin kafasına göre yorumlaması için yapılmış bir film, olsa olsa postmodern bir film olabilir. Mesaj veren filmler “out” ise, o zaman Ulak zaten baştan kaybediyor; mesajı çıkarınca geriye pek bir şey kalmıyor. Filmi, günümüz Türkiye’sinin sorunları, çatışmaları açısından okumaya kalkışmak ise boşuna bir çaba. “Kardeş olalım, dürüst olalım, konuşarak anlaşalım, cesur olalım, kötülere karşı birlik olalım, kötüye karşı çıkmayan onu destekliyor sayılır” mesajlarının anlam taşıyabilmesi için “kötü” konusunda uzlaşma gerekiyor. Oysa, çatışmanın bir nedeni de neyin “kötü” olduğu konusundaki uzlaşmazlığımız. Irmak, bunu filmin dışında bırakarak işin kolayına kaçmış olabilir diye düşünüyorum.
Sonuç olarak, Ulak filmi sıradan bir sinema izleyicisini etkileme yönünden Babam ve Oğlum’un gerisinde kalıyor diye düşünüyorum. Kötü demek yanlış ve yanıltıcı  olur ama, bir kez daha seyretmeyi düşüneceğim bir film de değil.

Ulak, Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum”dan sonra çevirdiği; kaçınılmaz olarak o filmle karşılaştırılan son sinema filmi.

Sıradan bir sinema seyircisi olarak başarılı/iyi bulduklarım:

1) Oyunculuk. Çetin Tekindor için zaten kolay bir roldü diye düşünüyorum. Çocuk oyuncular da başarılı. Özellikle “Saffet” rolünde olan sinemayı kariyer edinebilir gibi geldi…

2) Görüntü kalitesi ve özellikle az ışıkta yapılan çekimlerin doğallığı. Elinde gaz lambası taşıyanların üzerine o lambanın gölgesi düşmüyor örneğin!

3) Müzik. Yunanistanlı sanatçının müziği filmin akışı ile uyumlu ve çoğu zaman tek başına bile dinlenebilir nitelikte.

Anlamadıklarım ve beklediğim kadar iyi bulmadıklarım da şunlar:

1) Tiyatro oyunu yaklaşımı. Ulak, setinden, dekorundan, oyunculuğuna dek tiyatro oyunu gibi çekilmiş bir film. Sinema diliyle daha başarılı anlatılabilecek anlarında bile, yönetmen tiyatral kalmayı seçmiş.  Bunun neden gerekli olduğunu anlamıyorum. Sinemaya başarıyla aktarılmış tiyatro oyunları da tiyatro gibi çekilmiş filmler de (Sally Potter’ın Yes filmi gibi) gördüm. Ulak’taki tiyatro havası sanki iğreti duruyor… Bilemiyorum. Bunu, işi eleştirmenlik olanlara bırakmak gerek belki.

2) Senaryo. Film, temel olarak iyi-kötü çatışması üzerine… Böyle olunca, onu bildik bir kovboy filminden farklı kılacak unsurlara gereksinme var. Yoksa, tüm mesaj -filmin bir mesaj verme kaygısı var- “iyiler birleşirse kötüleri yener”e indirgenebilir ki, bu da hiç orijinal sayılmaz. Filmde kötüler çok kötü, iyiler melek gibi. Bu, deyim yerindeyse, sindirimi kolaylaştırıyor ama sunulanın tadı damakta kalmıyor! Güncel gönderme yapmak isteyenler, filmdeki kötülerin yerine kendilerine kötü geleni koyabilirler. Filmin anlatıcısı da masalını dinleyenlere bunu öğütlüyor. Filmi kalıcı, mesajı evrensel yapmak için düşünülmüş olabilecek bu “işlevsellik”, bence yalnızca ucuzlatıyor onu. Herkesin kafasına göre yorumlaması için yapılmış bir film, olsa olsa postmodern bir film olabilir. Mesaj veren filmler “out” ise, o zaman Ulak zaten baştan kaybediyor; mesajı çıkarınca geriye pek bir şey kalmıyor. Filmi, günümüz Türkiye’sinin sorunları, çatışmaları açısından okumaya kalkışmak ise boşuna bir çaba. “Kardeş olalım, dürüst olalım, konuşarak anlaşalım, cesur olalım, kötülere karşı birlik olalım, kötüye karşı çıkmayan onu destekliyor sayılır” mesajlarının anlam taşıyabilmesi için “kötü” konusunda uzlaşma gerekiyor. Oysa, çatışmanın bir nedeni de neyin “kötü” olduğu konusundaki uzlaşmazlığımız. Irmak, bunu filmin dışında bırakarak işin kolayına kaçmış olabilir diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, Ulak filmi sıradan bir sinema izleyicisini etkileme yönünden Babam ve Oğlum’un gerisinde kalıyor diye düşünüyorum. Kötü demek yanlış ve yanıltıcı  olur ama, bir kez daha seyretmeyi düşüneceğim bir film de değil.

Cassandra’nın Rüyası / Cassandra’s Dream

Cassandra’nın Rüyası, bu gün izlediğim bir Woody Allen filmi… “Maç Sayısı” bir yana bırakılırsa (yalnızca bir-iki sahnesini görebildim), izlediğim Woody Allen filmlerinin hiç birine benzemiyor. Çok başarılı kotarılmış bir dram… Genç sayılmamalarına az kalmış iki erkek kardeş, anne-babaları, sevgilileri ve dayıları; kadro bu kadar. “Cassandra’nın Rüyası”, filmin başında satın aldıkları tekne, bir de film biterken görüyoruz onu.
Film, kararlar, seçimler, sınırlar ve doğal olarak, sonuçlar üstüne. Oyunculuk daha iyi olamazdı. Yönetmen ise, sanki transparan! Mesaj vermeye, ağır olmaya, bir şey kanıtlamaya  çalışmayan, kimseyle yarışmayan, sanki kimse yönetmese de film böyle olurmuş gibi doğal, akıcı bir yönetim. Ustaya saygılar… Akıcı, hiç sarkmayan bir anlatım. Sarsıcı bir son.
İnsan sınırlarını bilmeli. Konu bu…
Hala düşünüyorum ben de… sınırlarımı…

Cassandra’nın Rüyası, bu gün izlediğim bir Woody Allen filmi…

“Maç Sayısı” bir yana bırakılırsa (yalnızca bir-iki sahnesini görebildim), izlediğim Woody Allen filmlerinin hiç birine benzemiyor. Çok başarılı kotarılmış bir dram… Genç sayılmamalarına az kalmış iki erkek kardeş, anne-babaları, sevgilileri ve dayıları; kadro bu kadar. “Cassandra’nın Rüyası”, filmin başında satın aldıkları tekne, bir de film biterken görüyoruz onu.

Film, kararlar, seçimler, sınırlar ve doğal olarak, sonuçlar üstüne. Oyunculuk daha iyi olamazdı. Yönetmen ise, sanki transparan! Mesaj vermeye, ağır olmaya, bir şey kanıtlamaya  çalışmayan, kimseyle yarışmayan, sanki kimse yönetmese de film böyle olurmuş gibi doğal, akıcı bir yönetim. Ustaya saygılar… Akıcı, hiç sarkmayan bir anlatım. Sarsıcı bir son.

İnsan sınırlarını bilmeli. Konu bu…

Hala düşünüyorum ben de… sınırlarımı.