Nasıl Sevmeli

Nasıl Sevmeli : Efsane Zen Budist Bilge Thich Nhat Hanh’dan “Ara-varlık” Olma Sanatı Üzerine*.

 

“Bir bardak suya bir avuç tuz dökerseniz su içilmez olur. Tuzu bir nehre dökerseniz, insanlar içmek, yemek pişirmek ve yıkanmak için nehirden su almayı sürdürebilirler. Nehir çok büyüktür; alma, kucaklama ve dönüştürme kapasitesi vardır. Kalplerimiz küçükse anlayışımız, şefkatimiz sınırlıdır ve acı çekeriz. Başkalarını ve onların eksikliklerini sindiremez, kabul edemez ve değişmelerini isteriz. Kalplerimiz genişlediğinde bu şeyler artık bize acı vermez olur. Yeterince anlayışımız ve şefkatimiz olduğundan başkalarını kucaklayabiliriz. Başkalarını oldukları gibi kabul ederiz; bu sayede onların da dönüşme şansı olur.”

“Kendi mutluluğumuzu besleyip desteklediğimizde, sevebilme yeteneğimizi artırmış oluruz. Bundan dolayı sevmek, kendi mutluluğumuza iyi bakma sanatını öğrenmek demektir.”

“Birinin acı çektiğini anlamak, ona verebileceğiniz en iyi hediyedir. Anlayış, sevmenin öteki adıdır. Anlamıyorsanız, sevemiyorsunuzdur.”

“Anne-babalarımız birbirlerini sevmedi ve anlamadıysa sevginin neye benzediğini nasıl bilebiliriz? Ebeveynlerin çocuklarına aktarabileceği en değerli miras kendi mutluluklarıdır. Bize para, evler ve toprak bırakabilirler ama mutsuz insanlar da olabilirler. Mutlu bir anne babamız varsa, olabilecek en zengin mirasa sahibizdir.”

“Çoğu kez, başka birine onu gerçekten sevdiğimiz ve anladığımız için değil, kendi acılarımızdan uzak durmak için bağlanırız. Kendimizi sevmeyi, anlamayı öğrendiğimizde ve kendimize gerçekten şefkat gösterebildiğimizde bir başkasını gerçekten sevebilir ve anlayabiliriz.”

“Bazen kendimizi boş hissederiz; bir vakumdur hissettiğimiz, bir şeyin kocaman yokluğu. Nedenini bilmeyiz; bu pek belirsizdir ama içimizin bomboş olduğu duygusu çok güçlüdür. Daha az yalnız ve daha az boş hissedebilmek için çok iyi birşey olmasını umar ve bekleriz. Kendimizi ve hayatı anlama arzusu derin bir susuzluktur. Bir de sevilme ve sevmeye susamışlığımız vardır. Sevmeye ve sevilmeye hazırızdır. Bu çok doğaldır. Ama boş hissettiğimiz için, sevgimize bir nesne bulmaya çabalarız. Bazen kendimizi anlayacak zamanımız olmadan sevgimizin nesnesini buluruz. Tüm umutlarımızın ve beklentilerimizin o kişi tarafından karşılanamayacağını anladığımızda boş hissetmeyi sürdürürüz. Bir şey bulmak istiyor ama ne arayacağımızı bilmiyoruzdur. Herkeste azalmayan bir arzu ve beklenti bulunur; derinlerde, daha iyi bir şey olacağı beklentisi. Bu yüzden epostanıza günde birkaç kez bakarsınız!”

“Sevgi şefkatinin özü mutluluk sunabilmektir. Bir başkasının güneşi olabilirsiniz. Sizde yoksa, mutluluk sunamazsınız. O yüzden içinizde kendinizi kabullenip, sevebileceğiniz ve iyileştirebileceğiniz bir yuva oluşturun. Farkındalığı, kendi canlanmanız için sevinç ve mutluluk anları oluşturabileceğiniz biçimde nasıl uygulayabileceğinizi öğrenin. O zaman, başkasına sunabileceğiniz birşeyiniz olacaktır.
[…]
Yeteri kadar anlayışınız ve sevginiz varsa o zaman her anınız -kahvaltı hazırlamak, araba sürmek, bahçeyi sulamak veya gün içinde herhangi bir şey yapmak- bir mutluluk anı olabilir.”

“Derin bir ilişkide sizinle diğer kişi arasında sınır kalmaz. Siz osunuzdur; o, siz. Sizin acınız onun acısıdır. Kendi acınızı anlamanız, sevdiğinizin daha az acı çekmesini sağlar. Acı çekme ve mutluluk bireysel olmaktan çıkar. Sevdiğinize olan, size de olur. Sizin yaşadığınızı o da yaşar.
[…]
Gerçek sevgide ayrışma yoktur. Onun mutluluğu sizin mutluluğunuzdur. Sizin acı çekmeniz onun acı çekmesidir. ‘Bu senin sorunun’ diyemezsiniz. ”

“Birini sevdiğinizde, ona inanmalı ve güvenmelisiniz. İnanma yoksa, henüz sevgi de yoktur. Elbette önce kendinize inanmalı, güvenmeli ve saygı duymalısınız. İyi ve şefkatli bir yapınız olduğuna inanın. Evrenin bir parçası olduğunuza, yıldızlarla aynı özden olduğunuza… Sevdiğinize baktığınızda onun da yıldızlardan yapıldığını ve içinde sonsuzluğu barındırdığını görürsünüz. Böyle bakınca, doğal olarak saygı duyarız. Gerçek sevgi kendine ve sevilene güven ve saygı olmadan olmaz.”

“Nasıl seveceğini bilmeden sevmek, sevdiğimiz kişiyi yaralar. Birini nasıl seveceğimizi öğrenmek için onu anlamamız gerekir. Anlamak için de dinlememiz.
[…]
Birini sevdiğinizde onu rahatlatabilme ve daha az acı çekmesini sağlama kapasiteniz olmalıdır. Bu bir sanattır. Acısının kökenini anlayamazsanız ona yardım edemezsiniz; nedenini bilmezse bir doktorun hastalığınızı iyileştiremeyeceği gibi. Sevdiğinizin rahatlamasına yardımcı olabilmek için neden acı çektiğini anlamanız gerekir.
[…]
Ne kadar anlarsanız o kadar seversiniz; ne kadar severseniz o kadar anlarsınız. Bunlar tek bir gerçekliğin iki yüzüdür. Seven zihin ve anlayan zihin aynıdır.

“Ben seni seviyorum” dediğimizde, çoğu kez, sunulan sevginin niteliğine değil sevme eylemini gerçekleştiren “ben”e odaklanırız. Bunun nedeni, kendimiz olma düşüncesine saplanmış olmamızdır. Bir kendimiz olduğunu sanırız. Oysa, ayrı bir birey olarak kendimiz yoktur. Bir çiçek yalnızca klorofil, gün ışığı ve su gibi çiçek olmayan öğelerden meydana gelir. Çiçekten çiçek olmayan tüm öğeleri aldığımızda ortada çiçek kalmaz. Bir çiçek yalnızca kendi başına olamaz. Bir çiçek yalnızca hepimizle birlikte arada olur (inter-be). İnsanlar da böyledir. Yalnız kendimiz olarak varolamayız. Biz de yalnızca arada olabiliriz. Ben yalnızca Dünya, güneş, anne-babam ve atalarım gibi ben olmayan öğelerden oluşuyorum. Bir ilişkide, sizinle diğer kişi arasındaki arada oluşun doğasını algılayabilirseniz; onun acılarının sizin acılarınız, sizin mutluluğunuzun onun kendi mutluluğu olduğunu görebilirsiniz. Böyle gördüğünüzde farklı konuşur, farklı davranırsınız. Yalnızca bu, pek çok acıyı giderebilir.”

———————————————————————————————

* : Okumayı sevenler için olağanüstü bir blog olan BrainPickings‘de bulunan bir kitap tanıtımının (How to Love: Legendary Zen Buddhist Teacher Thich Nhat Hanh on Mastering the Art of “Interbeing”) alıntı kısımlarının çevirisi. Orijinalini okumak daha doyurucu olabilir. Yazarın adı Tik-Nat-Han olarak okunuyor.

Sevmek konusunda bir yıl kadar önce yazdığım yazıya da bakabilirsiniz 🙂

Sevmek.

Yazının özünü en başta söyleyeyim : Sevmek, tek taraflı bir eylemdir.

Hiç şaşırtıcı olmaması gereken bir yargı bu. “Güneş ısıtır”, “yağmur ıslatır” gibi. “Başka nasıl olabilir ki” diyebileceğiniz… Gene de yazmaya gerek var. Çünkü, kimileri bunun farkında değil gibi!

Dilbilgisi açısından durum çok basit. Yürümek, bakmak, tutmak eylemleri nasıl bir özne tarafından gerçekleştirilirse, sevmek eylemi de öyle. Yürüyüp yürümeyeceğiniz sizin bileceğiniz bir şey. Bakmak da öyle. Bakmanız, ne başkasının sizin baktığınız yöne bakmasını ne de baktığınız kişinin size bakmasını gerektirir. Bu kadar basit!

Herhalde sevmek eyleminin kendine özgülüğünden, bunun aslında diğer eylemler gibi olduğunu gözden kaçırıyoruz. Birini seviyor olmak, o kişinin -bir biçimde- bu eyleme katılmasını gerektiriyor sanıyoruz. Sevmekle, o kişi üzerinde önceden var olmayan bir hakka sahip olduğumuzu, sevmek eyleminin bizde  – doğal olarak! – oluşturduğu beklentileri karşılamaya gayret etmenin, sevdiğimiz kişi açısından bir zorunluluk olduğunu sanıyoruz. Bu mantıksız. Sevmek, bizi alacaklı yapmaz. Sevme eyleminin beklenti (sevilme beklentisi) doğurması, onu alışveriş düzeyine indirger.

Sevmek bir tür alışveriş değildir. Sevmek, eylemlerimizin çoğundan farklı, bizi pek çok diğer canlıdan ve birbirimizden ayıran, tümüyle neden-sonuç bağlamında veya mekanistik olarak açıklanamayan özel bir eylemdir. Alışveriş öyle değildir. Satıcıya parayı verdiğinizde, onun da size karpuzu vermesi gerekir. Arabanıza benzin konduğunda para ödemeniz gerekir. Size hizmet eden garsona bahşiş verirsiniz. Sevmenin bunlarla ne ilgisi var? Bir yere gitmek istiyorsanız, yürür, koşar, uçağa binersiniz. Hangisi uygunsa… Acıkırsanız, yiyecek bulursunuz, karnınızı doyurursunuz. İşlem tamamlanır, eyleminiz sonlanır, konu kapanır.

Birini sevdiyseniz, bu sizden kaynaklanan, sizin gerçekleştirdiğiniz bir eylemdir. Bu eylemin diğerlerine göre bir üstünlüğü olduğuna inanıyorsanız, bu biraz da “karşılıksız” olduğundandır. Sevmek, karşılıksız vermektir.  Sevebiliyor olduğunuz için kendinizle gurur duyabilirsiniz. Seviyorsanız, sevebiliyorsanız, şanslısınız! Tadını çıkarın. Ama alkış beklemeyin!

Sıkılmadıysanız, biraz daha açalım konuyu. Sevmek, seven açısından, keyif verici, yüceltici bir eylemdir. Sevmek, ödülünü birlikte getirmiştir zaten; sizi daha insan yapar. Sevginizin nesnesi bir insan değil, bir iş, bir hayvan veya hayatın kendisi de olabilir. Tüm bu durumlarda algılamanız, yönelimleriniz değişir, güdülenmeniz artar. Bir kediyi sevip okşadığınızda sizin için gösteri yapmasını, bir sokak köpeğini beslediğinizde sizin korumanız olarak can vermesini bekliyorsanız ortada bir sorun vardır: Yapmaya çalıştığınız, alışveriştir.

Eylemin öznesi olmadığınız duruma da bakalım: Biri sizi sever. Siz ona karşı benzer bir duygu hissetmezsiniz. Korku filmlerinde ve polisiyelerde bu durum artık bir “sapığınız” olduğu anlamına gelir. Sevgisini nasıl karşılıksız bırakırsınız? Alacağını niye vermezsiniz? Sanırım, böyle sorulduğunda sevginin neden bir alışveriş olamayacağını kavramak daha kolaylaşıyor. Kadın cinayetlerinin nasıl gerekçelendirildiğinden hiç söz etmedim üstelik! Kabul edin, seviliyor olmak kişiye hiç bir sorumluluk yüklemez, yüklememeli!

Sevmekle birine bağ bağışladığınızı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Üstelik tehlikeli bir yanılgı bu, tüm taraflar için… Sevginizin “karşılıksız” olması sizi rahatsız ediyor, üzüyor, hatta kızdırıyorsa… sanırım yardıma gereksiniminiz var!

Peki, ya sevgi “karşılıklı” ise?

İşte o zaman, mucizelerin varlığına inanın! Bir mucizeyi, pizza ister gibi sipariş edemeyeceğinizi, ne kadar bağırıp tepinseniz de birilerinin size mucize ikram edemeyeceğini bilin!

Karşılıklı sevgi, sevgisini karşılıksız vermekle mutlu olanların başına gelen bir mucizedir.

Uzaklık

Uzaklık deyince aklımıza önce iki noktayı birleştiren doğrunun uzunluğu gelir; santimetreden kilometreye ölçüye vurduğumuz… Başka uzaklıklar da var, bildiğimiz; daha soyut. Söz konusu olan iki insan arasındaki uzaklık olunca, bu iki kullanım örtüşebiliyor sanki. İki insan birbirinden uzak veya birbirine yakın olabiliyor; her iki anlamda! Zor olan; fiziksel olarak yakın, düşünsel/duygusal olarak uzak olmak herhalde. Ya da tersine; aralarında okyanus bulunan iki insanın düşünsel/duygusal yakınlığı… Bu zıtlıklar, gerilim yaratıyor. Örnek?  Yıllardır aynı yatağı paylaşan eşlerin uzaklığı… Dünyanın farklı köşelerinde gün 24 saat diğerini düşünen, hayal eden çiftlerin yakınlığı… Bir özel durum da var : Ölçülen uzaklık, hangi yönden ölçülürse ölçülsün aynıyken; hissedilen uzaklık yöne göre değişebiliyor. Bunun örneğini kadın cinayetlerinde aramak nasıl olur? Erkeğin kendini “öldürmek zorunda kalacak kadar yakın (!)” hissettiği bir kadın, o erkeği görmeye bile dayanamayabiliyor… Sonuç, tüyler ürpertici.

Acaba, güzel olan, istenen, bu uzaklıkların denkliği mi? Eşlerin hep yan yana olup hep birbirlerini düşünmeleri gibi… Birbirinden hoşlanmayan insanların iş yerinde, sokakta hiç karşılaşmamaları gibi… Sorunsuz, kesintisiz mutluluk, doygunluk… Yoksa; yaşamı renklendiren, zenginleştiren bu uzaklıklar arasındaki küçük uyumsuzluklar mı? Özlem, başlı başına bir mutluluk olabilir mi? Sevenlerin sürekli birlikteliği, sevgilerini azaltıp özlemlerini köreltebilir mi? Bir türlü birlikte olamayan sevgililerin özlemi gittikçe artabilir mi? Belki de bunlar yalnızca sığ sorular, hınzırlık yalnızca.  Gerçek aşk uzaklık tanımaz; sevgililer asla birbirinden bıkmaz… mı?

Sorular rahatsız edici olabiliyor; yanıtlar açık olsa da!