Gecenin Gecesi. Hasan Ali Toptaş.

Gecenin Gecesi. Hasan Ali Toptaş. Ümit Ünal’ın Desenleriyle. Everest Yayınları, 10uncu Basım, 2017.

Hasan Ali Toptaş’ın birini daha önce okuduğum 5 öyküsü var bu kitapta. Ümit Ünal’ın öykülere çok yakışan güzel desenlerini de ekleyince, Toptaş’ı tanımasını istediğiniz birine hediye etmek için çok uygun bir seçim olabilir.

Toptaş’ı bilen okurların hemen her satırında onun imzasını bulacakları öyküler bunlar. Bir ortak yanları da tüm öykülerin bildik anlamda bir öyküleme olmaktan çok (veya onun ötesinde) yazma eylemine güzelleme niteliğinde olması. Toptaş, içinde yaşayıp soluk aldığımız, yürüdüğümüz, kavga ettiğimiz, seviştiğimiz dünyada değil, yazılanların oluşturduğu bir dünyada açabiliyor gömleğinin üst düğmesini. Yazdıkça, yazdıklarında yaşadıkça rahatlıyor, gülümsüyor, eğleniyor. Yazmak, çocuk ressam Toptaş’ın fırçası, boyaları ve tuvali…  Dünyasının tüm renkleri odasının duvarlarında…

Hasan Ali Toptaş’a hayran olmak için bekleyenlere “buyurun, buradan başlayın” diyebilirim. İsterseniz bir romanından veya denemelerinden de başlayabilirsiniz tabii!

Advertisements

Satranç. Stefan Zweig.

Satranç. Stefan Zweig. Çeviren: Ayça Sabuncuoğlu, Can Yayınları, 49. Baskı, 2015.

Bu uzun öykü, Stefan Zweig’ın eşiyle birlikte intihar etmeden önce bitirdiği son anlatı. Bu bilgiyle yaklaşınca, insan kitapta intihar eğiliminin izini sürebilir miyim diye merak ediyor. Yaklaşan depremin öncü sarsıntılarını satır aralarında bulabileceğini sanıyor. Ben bulamadım. Belki yaşamdan tümüyle vazgeçmiş, pes etmiş, beklediği hiç bir şey kalmadığını belli eden birini görmek istediğimden. İntiharın yaklaştığını şaşmaz biçimde gösteren bir gösterge olmadığını bilmezden geldiğim için başarısızlığım şaşırtıcı değil.

Anlatı tümüyle satranç çevresinde dönmesine karşın öykü, satranç bilmeyen okurları da sarabilir. Üstünde piyonları, atlarıyla bir satranç tahtası görmüş olmak bile anlatının gerilimli atmosferini solumak için yeterli.

Bu öyküyü bir hayal kırıklığı, burukluk öyküsü olarak okudum. İyi, nazik, “dolu” olanın değil kötü, kaba ve “boş” olanın başarılı olduğu bir düzene mahkum edilmenin burukluğu.

Zweig’ın yetmiş beş yıl önce dayanamadığı koşullar bıraktığı yerde duruyor.

 

Katip Bartelby. Herman Melville.

Katip Bartelby. Herman Melville. Çeviren: İlknur Özdemir. Kırmızı Kedi Yayınevi, 2016.

Adı Moby Dick ile anılan Amerikalı yazar Herman Melville’in bu uzun öyküsü hep güncel kalacak gibi duran bir konuyu işliyor: Öteki. Yakınlarda okuduğum Saramago’nun Körlük’ünde de birbirimizi ne kadar kolay, ne kadar hızlı, ne kadar acımasızca ötekileştirdiğimiz anlatılıyordu.

Melville, benim gibi sırdan bir okuyucunun kolayca özdeşleşemeyeceği bir anlatıcı kullanıyor: Noter benzeri küçük bir işyerinin patronu… Daha anlatıcı aşamasında okura yabancı bir karakterle karşılaşmak, yolculuğun zorlu olacağını gösteriyor. Anlatıcı, öykünün asıl kahramanı Bartelby söz konusu olduğunda şaşırtıcı biçimde farklı davranışlar gösteriyor. Tipik bir “öteki” olan Bartelby’yi, sıradışı yaklaşımları olan anlatıcının gözünden izliyoruz. Patron, Bartelby’yi anlamadığını açıkça söylemesine karşın ona herkes gibi davranmıyor, onu dışlamıyor, aşağılamıyor, ezmiyor. Acaba neden?

Her çağda, her toplumda ayrıntıları farklı da olsa tüm ötekilerin ortak bir yanı var: Onları anlamıyor, davranışlarını (hatta düşüncelerini) onaylamıyoruz. Bize, toplumun geri kalanına, görünür – kanıtlanabilir bir zararı olmayan bu kişi veya toplulukları en azından dışlıyoruz. Ötekileştirmek, koşullar uygun olduğunda, aşağılamanın, acı çektirmenin hatta öldürmenin yolunu açıyor. Tek kusuru öteki olmak olan insanlara yapılanları gördükçe, anladıkça, insan olmaktan utanıyoruz. Sonra? Sonra yolumuza devam ediyoruz… Herbirimiz bir gün öteki olabileceğimiz halde böyle bir olasılık yokmuş gibi davranmayı sürdürüyoruz.

Egemen çoğunlukta bulunanların paylaşmadığı, onaylamadığı herhangi bir özellik (diğerlerinin tümü aynı bile olsa) ötekileştirmenin gerekçesini oluşturabiliyor. Bu gerekçe, çoğu zaman din, mezhep veya etnik köken farklılığı olsa da yeri geldiğinde saç-sakal-bıyık farklılığı, kıyafet farklılığı veya “görüş” farklılığı bile olabiliyor.  Farklı olana ölüm!

Bartelby farklı biri. İşini yapan, yapmak istemediği şeyler de olan biri. “O işi yapmamayı tercih ederim” deyişi, tipik bir öteki olduğunun kanıtı. Biz de, patronu gibi, onu anlamıyoruz. Patronunu bize göre öteki yapan ise onun Bartelby’ye karşı tutumunun farklı olması, Bartelby’yi, görünüşte haklı nedenleri olmasına karşın, ötekileştirmemesi. Öykünün bütün etkisi de burada yatıyor. Melville, sakin, olaysız, kavgasız döğüşsüz anlatısında sanki “yapmayın” diyor hepimize, “ötekileştirmeyin!”. Örtülü olarak önerdiği çözüm ise çoğumuza zor gelecektir: Biraz olsun öteki olmayı deneyin!

Neden Yazıyorum. George Orwell.

Neden Yazıyorum. George Orwell. Çeviren Levent Konca. Sel Yayınları, 2nci Baskı, 2013.

Orijinali, İkinci Dünya Savaşı devam ederken, 1946’da yayımlanmış olan bu kitap, okumayı planladığım, bir gün okurum diye aldığım kitaplardan değildi. Bazen böyle olur, bir kitap gelir beni bulur. Nasıl oluyorsa, aslında onu okuyor olmam gerektiğini biliyordur.

Orwell’in Hayvan Çiftliği ve 1984 romanlarını, aklı başında her insanın, söylenenle yapılan arasındaki zıtlığı fark edip rahatsız olan herkesin okuması gereken yaşlarda okumuştum. Orwell’in makalelerini içeren ve o iki romanın arasına dek gelen bir yılda yayımlanan bu kitap ise rastlantıyla çıktı karşıma.

Kitaptaki dört yazının ilk ikisi Orwell’in siyasi düşüncelerini ve içinde yaşadığı toplumla ile ilgili gözlemlerini ön plana aldığı denemeler olarak kabul edilebilir. İlk yazı, kitaba adını veren “Neden Yazıyorum”. Kitabın yarıdan çoğunu oluşturan diğeri (Aslan ile Tekboynuz : Sosyalizm ve İngiliz Dehası), Britanyalı olmak kavramı çevresinde dönen bir fütürizm ve utopyacılık sergiliyor. Bu yazının başlığı “İngiliz Olmak Ne Demektir” bile olabilirmiş…İkinci Dünya Savaşı sırasında, Londra’ya bombalar düşerken yazılmış bu metinlerdeki soğukkanlılık ve mizah duygusu dikkate değer.

Son iki yazı ise anı veya öykü olarak okunabilir. Bunlarda, Orwell’in görev yaptığı Burma’da (bu günkü Myanmar) bir mahkumun idamı ve bir filin öldürülmesi anlatılıyor dersem haksızlık etmiş olurum. Orwell, bu iki yazıda, günümüz İngiliz yazarlarından Geoff Dyer‘ı andıran bir sivri dillilik ile, anlatmakta olduğu olaylar üzerinden kendi çelişkilerini sergilemeyi ve çözümlemeyi başarıyor. Karşısında sergilenen, bize anlatır gibi yaptığı dram aslında kendi içinde yapmakta olduğu yolculuğun seyir defteri. Bunları zevkle ve -sözcük pek uymasa da- iştahla okudum.

Bu sıralar yazdıkları nedense çok okunan Orwell’ın bu kitabına da bakmak istersiniz belki!

Sanatın politikayla hiçbir ilgisinin olmaması gerektiği fikrinin kendisi de politik bir tutumdur. (s. 11)

Vatanseverlik, genelde sınıf kininden ve her zaman her tür enternasyonalizmden daha güçlüdür. (s. 29)

İngiltere, belki de, entelektüelleri milliyetlerinden utanan yegane büyük ülkedir. Sol çevrelerde daima, İngiliz olmanın hafif utanılacak bir şey olduğu ve at yarışından içyağı pudingine her İngiliz geleneği ile dalga geçmenin bir görev olduğu hissedildi. (s. 43)

O anda, beyaz adamın zorbalaştığında yok ettiğinin kendi özgürlüğü olduğunu algıladım. (s. 103)

 

Sonuncu İz. Osman Şahin.

Sonuncu İz. Osman Şahin. Can Yayınları, 3üncü Baskı, 2008.

Osman Şahin’i geç tanıdım. O da, bir rastlantı sayesinde: Sonuncu İz, 2016 başında kaybettiğimiz Tahsin Yücel’in bir ankete yanıtında 2015 yılı için okunmasını önerdiği kitaplar arasındaydı. Belki en son okuduğu kitaplardan biri.

Kitapta nasıl sayacağınıza göre değişebilecek sayıda öykü var! İster 7 deyin, ister 10. Çünkü, öykülerin ardışık olan dördü birbirinin devamı gibi (bir novellanın bölümleri gibi) de okunabiliyor, dört ayrı öykü gibi de…

Şahin’in, öyküleri toprak kokuyor. Toprağa bulanmış Anadolu insanı kokuyor. Sesleri, kokuları ile doğa; dertleri, korkuları ile insanlar ön planda… Okurken ilgimi hep canlı tutan, olay örgüsü, kurgu, düğümlenme, çözülme gibi anlatım sanatları değildi. Uzun uzun bakılabilen, ayrıntı bolluğundan çok anlam bolluğu içeren birer tablo gibi oluşlarıydı. Çerçevesi öykünün dışına taşan tablolar… Andrey Platonov‘u, Yaşar Kemal‘i çağrıştıran tatlar…

İlk iki öyküde (Sonuncu İz, Kar Avcısı) insanın aynı anda doğada, kültürde ve kendi içinde yaptığı yolculuklar var. Uzun bir susuzluğun sonrasında içilen iyi demlenmiş birer bardak sıcak çay tadında öyküler…

Maharık, -yazarın pek çok başka öyküsü gibi- filme çekilmeyi bekleyen bir töre / kan davası öyküsü. Tozlu, susuz, sıcak, acı. Sonlardaki Acı Kahve öyküsü de aynı damardan besleniyor.

Klarnetçi, diğerlerinden farklı olarak yerelliğin yalnızca dekor olduğu, geleneksel öykü kalıplarına uyan, sürükleyici, sinematografik denebilecek bir öykü. Çatal Islık, şamanlara bir selam.

Lusik, Fatma, Seyyit ve İsmil öykülerinin oluşturduğu küçük roman, bu toprakları paylaşan tüm insanların ortak geçmişinden süzülmüş bir ağıt. Yürek burkucu. Yüzlerce sayfa romandan damıtılmış bir kısa film… Bir tokat!

Bazuka. Murat Uyurkulak.

Bazuka. Aşk, Yalnızlık ve Şiddete Dair Hikayeler. Murat Uyurkulak. Metis Yayınları, 6ncı Basım, 2014.

 

Murat Uyurkulak’ın Tol adlı ilk romanını okumuştum. Bu öyküler romancılığını ne kadar yansıtabilir bilmiyorum. Bazuka’da yer alan 9 öykünün ne üstüne olduğu alt başlıkta belirtilmiş: Aşk, yalnızlık ve şiddet üstüne. En çok da şiddet üstüne. Çünkü şiddet, aşka da yalnızlığa da kolayca sinebiliyor.

Öykülerin ortak noktası, damakta bıraktıkları burukluk. Bu da onları işlevsel ve üretken yapıyor. Çünkü burukluğu gidermek istiyorsunuz. Çünkü dünyaya biraz daha farklı bir noktadan bakmaktan, bir parça değişmeye çalışmaktan başka bir şey gelmiyor elinizden. Bir öykü kitabı, daha ne yapsın?

Kitabın en etkileyici öykülerinden biri “Kırmızı” diye düşünüyorum. Bir çocuğun baktığı yerden dillendirilen, İstiklal Savaşı gazisi Hamza Dede’nin çevresinde dönen, öfke dolu, küçücük ve kocaman bir “biz” portresi…

Bazuka’nın izi, beni herhalde öteki Uyurkulak romanlarına götürecek…

 

Günübirlik Hayatlar. Irvin Yalom.

Günübirlik Hayatlar. Irvin Yalom. Çeviren : Elif Okan Gezmiş. Pegasus Yayınları, 2015.

Yalom’un seksenli yaşlarının başında yazdığı “ustalık” yapıtı. Yalom’a veya psikoterapiye ilgi duyanların -kimse söylemese de- mutlaka okumak isteyeceği bir kitap. Onu tanımayanların belki de ilk okumaları gereken kitap. Yalom’un meslek yaşamı boyunca değişik zamanlarda farklı kişilerle yaptığı görüşmelerden oluşturulmuş, biri dışında gerçek isimlere yer verilmeyen kurmaca/gerçek öyküler.

Beni en az etkileyen Yalom kitabı bir romana benzer tasarımlı Spinoza Problemi‘ydi. Yalom’un Bugünü Yaşama Arzusu adlı romanının özellikle grup tedavisine ilgi duyanların edebi tad alarak bilgilenebilecekleri bir kitap olduğunu düşünüyorum. Annem ve Hayatının Anlamı ise Günübirlik Hayatlar’a benzeyen, kurmaca psikoterapi öykülerinin yer aldığı bir kitap. Psikolog olan çevirmen Gezmiş’in Günübirlik Hayatlar’da kullandığı dil bu kitabı bir gömlek yukarı taşıyor…

Günübirlik Hayatlar’ın önceki kitaplarından en önemli farkı belki de Yalom’un kendisini tüm öykülerde adı geçen bir “öykü kişisi” olarak işlemiş olması. Tüm öykülerde biraz da kendini anlatıyor; hayatla vedalaşmaya hazırlanan usta bir psikiyatristin kendine ve geride bıraktıklarına son bakışı sanki…