Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Milan Kundera.

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Milan Kundera. Çeviren: Erhan Bener. Can Yayınları, 12nci Baskı 2013.

Neden “… Kitabı” da romanı değil? Çünkü burada her biri bir öykü olarak tek başına ayakta duran, farklı veya benzeşen olayları, karakterleri olan 7 bölüm var. Kitap, bunları birbirine bağlayan ipliklerle romanlaşıyor, bittiğinde damağınızda kalan roman tadı oluyor. Yaşam Başka Yerde‘yi ve okuduğum öteki romanlarını da anımsayınca, acaba Kundera’da aslında bir tane dev roman mı yazmış diye düşünüyorum. Balzac’ın İnsanlık Komedisi gibi.

Çekoslovakya’nın işgali sürecinde ezilen, sindirilen, yok edilen bireylerin öyküleri üzerinden tüm zamanların, ülkelerin, insanların ortak sorunlarına değiniyor Kundera. Örgütlü siyasi baskının, dayatma, sömürme, kirletme ile bireyin üzerine çullanmasını, örgütlü gücün parçası olanların insanlıklarını arkada bırakmalarını anlatıyor. Baskıya doğrudan maruz kalanların çektikleri kadar, bunu görmezden gelmeye çalışanların yaşadığı çelişkiler de Kundera’nın konusu.

Baskıcı iklimin, insanı insan yapan davranışları, sevgiyi, üretmeyi, paylaşmayı başka eylemlere dönüştürerek nasıl kararttığını, bireyin doğrudan kendi yaşamıyla ilgili deneyimlerine, seçimlerine nasıl gaddarca karıştığını boğazımız düğümlenerek okuyoruz.

Kundera’nın anlatımı, arkasındaki teorik – teknik yapıyı hiç sezdirmiyor. Günlük dille, aklına geleni yazıyormuş gibi yazıyor, anlatının arasına kendisi olarak girip çıkıyor, keyfince gezinir gibi birkaç cümle içinde yerler ve zamanlar arasında geçişler yapıyor. Kimi karakterleri (çoğu kadın) yazar olarak sevdiğini belli etmekten çekinmiyor. Roman kişileri, düzenin bireylerden oluşan bir duvar gibi karşılarına çıkan yüzü karşısında birey olarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Hepsi bedel ödüyor. Çoğu kendisi olarak ayakta kalamıyor. Bu yıkım sürecinde, gülüşün ve unutuşun anlamları da dönüşüme uğruyor.

İki bireyin karşılıklı sevgisinin doğal uzantısı olarak cinsellik Kundera’nın özellikle önem verdiği, bu romanda neredeyse başrole çıkardığı bir izlek. Kundera, sevgiden yoksun cinselliğin trajikomik, gülünç ve daha da kötüsü anlamsız oluşunu insanın içini acıtan bir parlaklıkla anlatıyor.

Kundera’yı okumuş ve sevmiş olanlar bu kitaptan da tad alacaklardır. Hiç okumamış olanlar için ise bu kitap Kundera’ya iyi bir başlangıç olabilir.

(Yazarlardan söz ederken:) Bizler, iyi tanınmayan, kıskanç, sinirli kimseleriz ve ötekilerin ölümünü dileriz. Bu konuda hepimiz eşitizdir: Banaka, Bibi, ben ve Goethe.
Politikacılar, taksi şöförleri, gebe kadınlar, sevgililer, katiller, hırsızlar, orospular, kaymakamlar, doktorlar ve hastalar arasında yazı hastalığının dayanılmaz çeşitliliği, bana bütün insanların, istisnasız, içlerinde yazarlık kaderini taşımakta olduklarını göstermiştir. İnsanoğullarının tümü sokağa inip: Biz hepimiz yazarız, diye bağırabilirler ve buna hakları vardır.

(Litost kuramından söz ederken:) Uzlaşmayı reddeden, sonunda düşünülebilen yenilgiler arasında en kötüsünü seçmek zorunda kalır. Ama litost’un istediği de bundan başka bir şey değildir. Kendi kendisinin tutsağı olan kişi, kendi yıkılışıyla öç alır.

 

 

Advertisements

Duvar. Jean Paul Sartre.

Duvar. Jean Paul Sartre. Çeviren : Eray Canberk. Can Yayınları. 9uncu Baskı, 2012.

duvar

Sartre’dan, biri “uzun” beş öykü… Varoluşçuluk konusunda hiç birşey bilmeden, herhangi bir edebiyat yapıtı olarak okunabilen öyküler. Yazıldıkları dönem için okuyanı sersemletici olduklarına kuşku yok. Yirmibirinci yüzyılda bile, sıradan okurun tabularını sarsan, rahatsız eden, tepkisiz kalınamayacak anlatılar bunlar. Onları toplu olarak bu kadar güçlü yapan, Sartre’ın çok iyi bir yazar olması kadar, öykülerin dokusuna büyük ustalıkla işlenmiş olan varoluşçuluk felsefesi. Öyle ki, öykülerin her biri Sartre’ın önemli temsilcilerinden olduğu varoluşçuluk akımının anlatılmasında, örneklenmesinde kullanılabilir. Tüm öykülerin ortak yönü, benlik ve yaşamın anlamı konularındaki bunaltı, çözümsüzlük, çaresizlik…

“Bir Yöneticinin Çocukluğu” adlı uzun öykü (90 sayfa kadar), romana yakın derinlikte bir anlatı. Okurken, Kundera’nın -yakınlarda okuduğum- “Yaşam Başka Yerde” romanının bu öyküden yola çıkarak yazılmış olabileceğini düşündüm. Kopya etme anlamında değil. Kahramanın (Lucien / Jaromil) kişilik yapısı, çocukluk sorunları, yaşam karşısındaki çaresizliği, kendini tanıma sürecindeki kırılmaları birbirine çok benziyor… Ürkütücü olan, tanımlanan bu sorunlu kişiliğin aslında çok yakınımızda olması… Sokakta, işyerinde… her yerdeler!

Kitapta en çok ilgimi çeken, “anne” olanların tüm sorunlu yanlarına karşın, kadın kahramanların daha “olumlu” duruşları. Yaşam karşısında “her şeye karşın” daha dik, daha tutarlı olmaları. Erkekler ise bunalımlarından sakatlanmadan çıkamayan bireyler… İç çatışmalarını çözdüklerine inandıkları anda bile, aslında yalnızca sakat kaldıklarından habersiz olmayı başarıyorlar. Olumlu kadın karakterlerin en çarpıcı örneği, “Oda” öyküsündeki “Eve” karakteri. (Adının da bir gönderme olduğuna inanıyorum). Erkek karakterlerden o kadar farklı ki, neredeyse Sartre’ın varoluşçu tezlerinin yalanlanması düzeyinde bir anlam kayması yaratıyor. Kitaba adını veren Duvar öyküsünün kahramanı, bir hiçlik ve anlamsızlık duygusu içinde yuvarlanır ve yaşadığına sevinemezken; Eve, sevginin yaşama anlam katabileceğinin çok gösterişli bir kanıtı olarak duruyor. Belki, Sartre’a rağmen!

Yaşam Başka Yerde. Milan Kundera.

Yaşam Başka Yerde. Milan Kundera. Çeviren : Levent Kayaalp. İletişim Yayınları, 13üncü Baskı, 2011.

Yasam Baska Yerde

Ele alınması büyük beceri gerektiren konuları, kolay okunabilen bir romanın dokusuna yedirmek ancak ustaların yapabileceği bir iş… Aslında hiç de seyrek olmayan sorunlu bir ana-oğul ilişkisi ekseninde akan romanda, iki ana izleği daha var Kunderanın: Biri, Çekoslovakyanın berbat sosyalizm deneyiminin nasıl başladığı, neye dönüştüğü. Diğeri; şairler, şairlik, şairanelik üzerinden geliştirilen bir şiiir/yaşam ilişkisi eleştirisi.

Romanın iki ana karakteri, Jaromil (oğul) ve annesi. Kundera, ikisinden de hiç hoşlanmıyor ve 19uncu yüzyıl yazarlarını çağrıştıran biçimde bu karakterleri yerden yerden vuruyor. Sonlara yaklaşırken, roman yazarı şapkasıyla, Jaromil’e “salak” bile diyor! Anne, Jaromil’in erişkin birey olamamasının baş nedeni. Jaromil, annesinin kendisini koyduğu kafesten kendi yarattığı düşsel bir kahraman (Xavier)  olarak çıkmayı başarısızca deniyor. Yaşamadığı bir hayatın, hissetmediği duyguların şiirini yazarak dikkat topluyor biraz… Nerede? Faşizmden farksız, bireyi ezen, karikatürize edilmiş bir sosyalist düzende… Jaromil’in adam olmasının önündeki en büyük engel olan “anne” karakteri daha ustalıkla işlenemezdi… Annenin; kendisiyle, bedeniyle, yaşamıyla ve sevgili oğluyla ilişkisi tüm açıklığıyla insanın karşısında duruyor. Edebiyatı bir yana bırakıp,  insanın içinden bu kitabı anne adaylarına ve annelere bir “ne yapmamalı” el kitabı halinde okumalarını önermek geliyor! Kundera’nın genç yaşta dünyadan ayırdığı oğul Jaromil’in aslında hiç şansı olmadığını da hissediyor okur…

Yaptığı tek kahramanlık, ilk ve tek sevgilisini polise gammazlamak olan Jaromil’in bu davranışını “büyümek” için yaptığını anlıyoruz. Yazık ki, ne yaptığını anlayabilecek, pişmanlık duyabilecek, üzülebilecek kadar donanımı olmadığından, bu eylem de işe yaramayacaktır. Kızıl saçlı kızın, kardeşinin ve ailesinin hayatlarının kararmasına çaresizce tanık oluruz. Bu, Kunderanın nihilizmin kıyılarında dolaşan tarzına da çok uygun…

İkinci derecede bir kahraman olan “kızıl saçlı kız”, Jaromil’in tesadüfen sevgilisi olmuştur ama romanda iç burkacak kadar eksik olan “sevgi”, onun üzerinden aktarılır. Romana alelacele eklenmiş kopuk bir parça gibi duran Altıncı Bölüm (Kırklık Adam) aslında hem tüm anlatıyı bir bütün haline getirmekte, hem de Kundera’nın başka yapıtlarıyla bağlantıyı kurmaktadır. Üstüne üstlük, romanın kalan kısmında eksik olan -kendini özleten- sevgi, yalnızca orada görünür gibi olur. Böylelikle, annenin ve Jaromilin yaşamlarındaki eksiği / yanlışı (onların bulunmadığı bu bölümde) daha iyi hissederiz…

Yaşamadığı hayatların şiirini yazmaya çabalayan Jaromil’in özrü, o farkına varmasa da, “yaşamın başka yerde” olmasıdır. Yalnızca kendine sunulan hayatı sürdüren Jaromil, hiç bedel ödemeden şair oluverir. Birisinin ona “siz şairsiniz” demesi yetmiştir sanki! Kundera, bu kitabı çok kızdığı bir şair yüzünden veya şairlerin çoğunu aşağılamak için yazmış gibidir. Şiir yazma ve şair olma ile ilgili tüm satırlarda yergi, aşağılama ve küçümseme vardır. Daha da ileri giderek, çoğu şairin (Jaromil gibi) ana kuzusu olduğunu, yaşadıkları ile hissetikleri, hissetikleri ile yazdıkları arasında doğru dürüst bir ilişki olmadığını söyler gibidir Kundera… Bir alıntı (s. 214) : ” Şairin şiirleriyle çizdiği otoportresidir; ama nasıl ki hiçbir portre aslına sadık değilse, biz de şairin şiirleriyle yüzünü düzelttiğini söylersek yanılmış olmayız”. Bu da bir başkası (s.273) : “… şiirin büyülü evreninde her ileri sürülen gerçek olur, yeter ki ardında yaşanmış duygunun gücü olsun”. Kundera (Kaan Arslanoğlu’nun sevdiği) Lermontov’u epey diline dolar. Son alıntıda ona sesleniyor (s. 298) : “Onur, gururunun açlığından başka bir şey değil, Lermontov. Onur, aynaların bir aldatmacası; onur, yarın burada olmayacak bir seyirci topluluğu için bir gösteriden başka bir şey değil!”

Kundera okumak, yaşamı daha da zorlaştırabilir.