Çağrısız Hayalim. Kaan Arslanoğlu.

Çağrısız Hayalim. Kaan Arslanoğlu. Adam Yayınları 1992.

CH

Arslanoğlu’nun yazarlığının doruk noktası denebilecek bir roman. Görece kısa olan ve dağınık duran bu yapıtın özellikle 12 Eylül öncesini ve sonrasını “yaşamış” olanlara yakıcı bir tokat gibi gelmesi şaşırtıcı olmaz. Kısalık konusunu çok öznel olduğu için bir kenara bırakıp “dağınıklık” sözüne geleyim: Anlatının dağınık gibi durmasının bence iyi nedenleri var. Biri, Arslanoğlu’nun okurun işini kolaylaştırma endişesi taşımayan bir yazar olması. Kolayı sevenler tarafından okunur olmaya çalışmaması. (Ancak, bunu seçkincilik olarak görmek büyük haksızlık olur). İkincisi, romanın ana ekseninde fikir uçuşmaları olan bir karakterin (Ercan) yer alması. Okumayı düşünenlere önerim, kendilerini Arslanoğlu’nun usta kalemine teslim etmeleri… Arslanoğlu, belki psikiyatrist olmasının da katkısıyla, gerçekliğe “öteki taraftan” bakarken olağanüstü… Öteki tarafın bu denli yakın durması ve “bu tarafta” gibi duran diğer roman kahramanının (Ayhan, anlatıcı) zaman zaman ayrımın incecik çizgisinde gezindiğini hissetmek ürpertici.

Roman “devrimci” sözcüğüyle özetlenen akım/tavır/kişilik/ideoloji üzerine bir inceleme gibi okunmaya çok uygun. Fethi Naci’nin haklı övgüsü, böyle bir okumanın ürünü… Ben, bu yönünü değerlendirmeyi okura bırakıyorum; biraz cesaret eksikliğimden, biraz da yetersiz hissettiğim için. Ancak, tüm iyi romanlarda olduğu gibi, bu romanda da yalnızca insanı görmek mümkün. İlkeleri, korkuları, zayıfılıkları, tutarlılıkları ile ölümsüzlüğe aday roman karakterlerinin dünyasına girmek… Devrimci, eylemci Ayhan’ı anlamak, kendini -belki- Ercan ile özdeşleştirmek ve (Ercan gibi) Esma’ya aşık olmak mümkün. Keşke, Kaan Arslanoğlu Esma’yı merkeze alan bir roman daha yazsa diye düşünmek de… Keşke, insan sokakta Esma’ya rastlasa diye…

Son olarak, “yazarlığının doruk noktası denebilecek bir roman” deyince; Arslanoğlu, bu çıtayı 20 yıldır aşamadı mı sorusu geliyor akla. Bu pek de adil bir soru değil. Ne bir yazarın her romanı bir öncekinden iyi olmak zorunda, ne de kimsenin elinde doğru tartan bir “iyilik kantarı” var! Kaan Arslanoğlu, hala aynı evreni paylaşıyor olmaktan gurur duyduğum bir yazar. Hepsi bu.

Bir alıntıyla bitireyim (Ayhan’ın ağzından) : “Zaman zaman tekdüzeliğinden sıkıldığım yaşantımda baskın olan duygunun mutluluk olduğunu, hep zora düşünce anlarım”.

İntihar (Zamanımızın Bir Kahramanı). Kaan Arslanoğlu.

İntihar (Zamanımızın Bir Kahramanı). Kaan Arslanoğlu. Adam Yayınları, 1999.

İntihar - Kapak

Antika bir yazar Arslanoğlu! Çocukluğunu, hekimliğini, psikiyatri deneyimini, askerliğini katıyor romanlarına. Romanları gerçekten bir şey söylesin, bir şey anlatsın istiyor. Bir işe yarasın. Aslında bu modernist zırvaların modasının geçtiğini biliyor ama belli ki elinden/kaleminden başka türlüsü gelmiyor. Ne bireyi yüceltiyor, ne ülkesini pazarlıyor ne de okuruna masaj yapıyor; Nobel’e aday olması düşünülemez bile!

İntihar, bu sıralar okuduğum en iyi roman. Klasik denebilecek bir biçemi ve deşilen tek bir karakteri var: Erdem. Arslanoğlu’nun kahramanına bu adı vermesinin nedeni de romanda saklı; aramaya değer! Erdem, sıradan olduğunu fark edip, bu farkındalığı nedeniyle bunalan sıradışı bir adam! Arslanoğlu, -aslında hiç sıradan olmayan- Erdem karakterini kullanarak çıkarcı, gündelik hesaplara gömülü, söylediği ile yaptığının uyuşmamasından rahatsızlık duymayan, ilkesiz yanımızın ipliğini pazara çıkarıyor. Erdem de bundan payını alıyor almasına; bedel ödeyerek… İnsan, bedelini ödemediği hiç birşeyi elde edemez diyor Arslanoğlu…

İntihar da ilk satırlarından başlayarak Erdem’e paralel ilerleyen bir izlek. Bu düşünceyi aklından geçirmiş olanlara çok tanıdık gelecek ayrıntılar sıralanıyor biz Erdem’i tanıdıkça. Romanın gereksinim duyduğu gerilimi de bu sağlıyor… İntihar gerekli mi? İşe yarar mı? Erdem intihar etmeyi istiyor mu? İstiyorsa, neden? Edecek mi? Arslanoğlu, bireyin intihar düşüncesinin kaynaklarını ustaca deşerken, odak noktasına toplumun işleyişindeki bayağılıkları oturtuyor. Toplumun parçası olmak; ilkesiz, tutarsız, kişiliksiz olmak anlamına geliyorsa; bunu fark eden bireyin elinde intihardan başka seçenek kalıyor mu? Arslanoğlu’nun “sıradan” kahramanı Erdem’in dağ başında kendisiyle, toplumla ve yaşamla hesaplaşması, aslında bu yanıtın aranışı…

Arslanoğlu, dünyayı değiştirmeye çalışmanın salakça değil, erdemli bir tavır olduğuna inanıyor ve tüm romanlarını bu inançla yazıyor. Onun; zayıflıkları, yanlışları olan roman kişileri, bildik anlamda kusursuz bir kahraman olmadan da sorumluluk taşınabileceğini, doğru eylemler yapılabileceğini, umutsuzluğun ve pes etmenin bir hak olmadığını göstermek için var oluyorlar. Erdem de onlardan biri…

Bu romanı belki de kendi yaşamımdan, yanlışlarımdan, yolumu kaybetmelerimden izler bulduğum için bu kadar sevdim. Ancak, Erdem kadar güçlü, Arslanoğlu kadar inatçı değilim… Sürekli başkalarının söylediklerinden, yaptıklarından yakınan insanın durup kendi varlığına yakından baktığında nasıl pişkin pişkin gülümseyebildiğini bir türlü anlayamıyorum…

İnsan, kendine nasıl katlanabiliyor?

Birkaç Kitap… Some books…

Büyücü. John Fowles. Çeviren Meram Arvas. Ayrıntı Yayınları. 2nci baskı, 2008. (Çeviri, 1977 tarihli düzeltilmiş metinden).

İngiliz romancı Fowles’ın okuyup da bayılmadığım yapıtı olmadı. Koleksiyoncu ve Yaratık etkileyiciydi… Fransız Teğmenin Kadını henüz yarım…
Kitabın sonundaki ekte açıklandığına göre, bir takım acemiliklerine karşın (aslında ilk romanıymış, yazımına başlanması yönünden) okurları belki de en çok etkilemiş olan, her okuyanı düşünmeye iten bir roman bu.

Kahramanımız, fazla parası olmayan bir mirasyedi… İngiliz. Toy denemeyecek bir genç. Burnu havada… Kendisinin farkında olmadığı arayışları, kaçışları var. Roman, ağırlıklı olarak İkinci Dünya Savaşı Sonrası Yunanistan’da bir adada geçer. Kahramanımız öğretmendir ama romanın özü okul dışındadır; öğrenciler yalnızca arka planda kalır.  Adalıların hem iyi tanıdığı hem pek tanımadığı zengin bir adamın deniz kıyısındaki çekici evinde garip bir konukluk yaşanır. Sonra; gerçek ile düş, sadakat ile aldatma, doğru ve yalan çözülmez biçimlerde iç içe geçer… Temel olarak; kendini tanıma, sorumluluk kavramı, tanrı inancı, sanatın işlevi gibi konuları doğrudan veya dolaylı olarak ele alan romanda gerçeklik ile gerçeküstü gibi görünen olaylar Fowles’ın çok sevdiği gibi birbirine sarmalanmıştır. Fowles ile tanışmak için bu kitap ne kadar uygun bilemem… Tanışma için “Yaratık”sanki daha uygun gibi geliyor bana… Fowles’un güçlü kadın kahramanları olduğunu, bu kitaptakilerin de kurala uyduğunu söyleyeyim.

Malte Laurids Brigge’nin Notları. Rainer Maria Rilke. Çeviren Behçet Necatigil. Can Yayınları. Üçüncü Basım, 2010. 

Düz yazı – şiir biçeminde,  yazıldığı dönem için öncü ve sıradışı sayılabilecek bir metin… Necatigil gibi bir ustanın çevirisine karşın, günümüz okuruna söyleyeceği çok bir şey yok diye düşünüyorum. (Bana bir şey vermedi demek daha doğru olur her halde!). Ünlü şair Rilke ve yapıtları üzerinde çalışan akademisyenler için hala değerli olabilir…

Sessizlik Kuleleri -2084- . Kaan Arslanoğlu. İthaki Yayınları. 2007. 

Hem kişi hem yazar olarak beğendiğim Arslanoğlunun gelecekte geçen, kadın kahramanlı kısa romanı. Daha önce okuduğum kitaplarının (Devrimciler, Kuş Bakışı, Yoldaki İşaretler v.d.) tadını bulamadım bu yapıtta. Bunun ne kadarı benim kesintili, başka kitaplarla örtüşük, kitabı hacmi ile orantısız sürelere yayılan okuma biçimimden kaynaklandı emin değilim. İnanıyorum ki birşeyleri ıskaladım. Bu kitap, yeniden okunmayı bekliyor şimdi. Gene de, başka bir yazıda dokunacağım Kazuo Ishiguro’nun romanı Beni Asla Bırakma ile küçücük bir karşılaştırma yapmak istiyorum. Her ikisi de, erkek yazarın çizdiği kadın ana karakter çevresinde dönüyor bu romanların. Ishiguro’nun karakterini “hissediyorum”; Arslanoğlu’nunkini ise yalnızca okuyorum…