Bir Tarkovsky Röportajının Düşündürdükleri

John Gianvito tarafından derlenmiş röportajlardan oluşan bir kitapta yer alan söyleşilerin birinde İrena Brezna soruyor, Tarkovsky yanıtlıyor. Yıl 1984, Tarkovsky’nin akciğer kanserinden ölmesinden iki yıl önce… Kitapta “Bir Sembolizm Düşmanı” başlığıyla yer alan söyleşide Tarkovsky’nin hem tavrı hem söyledikleri ilgi çekici. Aslında bu ikisini birlikte “maçoluk” olarak yorumlamak çok kolay. Bu aceleci ve yüzeysel yaklaşım yalnızca Tarkovsky’ye haksızlık etmek anlamına gelse, dert etmeye değmezdi. Nasıl olsa, bunu yaşadığı zaman bile umursamazdı çünkü…

Tarkovsky

Daha söyleşinin başlangıcında Brezna’yı şımarık bir pop şarkıcısı edasıyla haşlayan, itici bir tarzı var Tarkovsky’nin. Bu, gazeteciyi yıldırmıyor ve o sayede Tarkovsky’nin “kadın” konusundaki düşüncelerini öğrenme ve tartışma fırsatı buluyoruz.
Gazetecinin “(filmlerinizde…) kadının kendine ait bir hayatı yok” biçimindeki gözlemini Tarkovsky şu sözlerle karşılamış :

“Buna pek kafa yormadım; demek istediğim, kadının iç dünyasını hiç düşünmedim. Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek zor olur, ama bana öyle geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin dünyasına kuvvetle bağlı. Bu bakış açısına göre, tek başına kadın anormalliktir”.

Bu satırları okuyup küplere binmeyecek bir feminist düşünemiyorum. Feminist olmayanlar için bile tepkisiz kalınması zor bir söylem… Tarkovski, konuşmasını tek başına olmayan bir adamın ise -kadının aksine- tek başına bir adamdan daha normal olduğunu söyleyerek yangını daha da körükleyen sözlerle sürdürüyor. Devamı için, bu gerilimli söyleşinin tümünü okumanızı öneririm.

Brezna’nın pes etmeyip sıraladığı sorular, hak vermemizi gerektirmese de, Tarkovsky’yi daha iyi anlamamızı sağlıyor. Erkeğin kendine yeter ve tek başına ayakta durabilir, kadının ise ancak erkeği üzerinden tanımlanabilen bir öğe olması, izlerine tek tanrılı dinlerin baskın yorumlarında sık rastlanan görüşler. Ancak, bilim-sanat-edebiyat ortamlarında kadının bireyliğini elinden alıyor gibi görünen böyle bir söylemin elle tutulur yanı yok.

Söyleşinin tümünü okuyunca (Tarkovsky’nin Brezna’ya haksızlık ettiğini hisseder gibi olmasının ve benim Tarkovsky’den yana hafif desteğimin dolaylı katkılarıyla) Tarkovsky’nin kast ettiğinin farklı biçimde anlaşılabileceğini düşünüyorum.
Tarkovsky, kadın-erkek ayrımını (kültürel / humanist yaklaşımdan farklı olarak) doğacı denebilecek bir yaklaşımla, hiyerarşik olmayan bir biçimde yapıyor. Kadın ve erkek, kendilerinin toplamından çok daha fazla olan bir bütünün (dünyanın, evrenin…) öğeleri yalnızca. Küçücük birer parçacığı oldukları bütün açısından, her biri “benzersiz” ve “eş değerli”. Erkeğin kadın olmadan, kadının ise erkeğin varlığında iş görebilir olması, kadını “ikincil” kılmıyor. Değersizleştirmiyor.

Mekanistik bir yaklaşımla söylecek olursam, bir asansörden bizi katlar arasında taşımasını bekleriz. Bir uçak uçmalı, bir sandal denizde yüzmeli, bir raf üstündeki kitapları taşımalı, bir bıçak kesmelidir. Bunlar arasında bir kıdem, bir hiyerarşi gözetmek gereksiz ve yanlıştır. Önemsenen, beklenen, her öğenin “işini yapmasıdır”. Tarkovsky’nin gözünde, (birbirlerinin işlerini yapabilseler de) kadının ve erkeğin işleri farklıdır. Bunu, kültürel-hiyerarşik bir süzgeç kullanmadan görebilmek mümkündür. Erkek “erkek gibi”, kadın “kadın gibi” olmalıdır; o kadar.

Solaris‘de de, Stalker‘da da özellikle “inanç” üzerinde kafa yoran ve inancı önceleyen Tarkovsky’yi aklamaya çalışıyor gibi görünebilirim. Yaşadığı dönemin Sovyet dünya görüşünden çok farklı olan ve bu söyleşiye de yansıyan görüşlerinin dinsel söylemlerle fazlaca örtüşmesi, benim için de irkiltici. Özellikle, dinsel söylemlerle dindarların eylemleri arasındaki hiç kapanmayan uçurumu düşününce…

Söyleşinin sonlarındaki şu sözlerine bakarak, Tarkovsky’nin iyi filmler çekmiş bir maço mu olduğuna, adı konmamış bir dindarlık mı sergilediğine, yoksa  yalnızca “bizim gibi” bir insan mı olduğuna siz karar verin:

Her halukarda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egoizmde yatan kötülüğü yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egoizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin deforme olmasının kaynağı budur.

 


 

Advertisements

Bilim ve Din İlişkisi Üzerine / On The Relations of Science and Religion

Daha çok “Darwinism” etiketi altında bir tartışmadır gidiyor. Bakın, ben ne diyorum:
Bilimsel çalışmalar, bir “inancı” aşağılayamaz, bir inanca hakaret edemez.
Çünkü, inançlar ve bir inanç sistemi olan dinler, bilimsel yönteme kapalıdır. Bilimin yöntemleri, değerlendirmeleri, öngörüleri bilimsel teoriler için geçerlidir. Dinler, birer bilimsel teori değildir. Dolayısıyla, bilimsel bulgular/düşünceler/teoriler bilimle ilgilenenleri ilgilendirir.
“İnananlar”, inançlarının desteğini -eğer gerekiyorsa- kendi gözlemlerinde veya gene kendi inançlarında aramalı ve bulmalıdırlar.
İnançlarının “doğruluğuna, geçerliliğine” bilimsel kanıt arayanlar, ya inançlarından kuşku duyanlardır, ya da gerçekte inançsız olanlar!.
“İnanç”, kanıtını bilimde aramaz, aramamalıdır.
Din, deneye gelmez! Deneye, eleştiriye açık olmak ve “yanlış olabileceği olasılığını baştan kabul etmek” hiçbir inanç sistemi için kabul edilebilir değildir. Oysa, tüm bilimsel teoriler “yenilenebilir, değiştirilebilir, tümüyle geçersiz duruma gelebilir”. Bilim ve din arasında bir rekabet varmış gibi davranmak gariptir.
Bilim, “insanların maymundan geldiği” teorisini (aslında böyle bir teori olmadığı bir yana), bilimsel yöntemlerle istediği gibi değerlendirebilir. Sonuçta bu teoriyi çöp sepetine atıp yerine yenisini gene bilimsel yöntemlerle koyabilir. Bunu yaparken inançlardan/inançlılardan onay alması gerekmez. İnanç, bilime yol gösteremez. Bilim de, neye inanılacağını belirlemek ile ilgili değildir. Bunlar, bilimi dinden, dini bilimden daha “kıdemli veya üstün” yapmaz. (Bknz.: Karl Popper, Problem of Demarcation). Yalnızca “farklı” yapar!
Bilim, yeryüzünde bu günkü yaşam formlarının nasıl oluştuğu sorusunun yanıtını, bilimsel yöntemlerle arar, birtakım teoriler geliştirir, birtakım teorileri terk eder. Bunun inanç ile hiç bir ilgisi yoktur.
O nedenle, bilimsel bulguların kendi inancıyla çeliştiğini düşünenlerin, sorunu kendi içlerinde halletmeleri gerekir; bilim, onların neye inandıklarıyla ilgili değildir.
Evrende yaşamın nasıl varolduğu, insanın ve diğer canlıların nasıl meydana çıktığı konusunda inançlar olabilir; bunlar kutsal metinlere dayalı olabilir. İsteyenler bunlara inanırlar; bilimsel yöntemlerin, teorilerin bulguları “bu inanç” ile ilgili değildir, inananları bağlamaz. Bilimsel bulgular, bilimsel araştırmacıları, bilim insanlarını bağlar ve tümü bilimsel yöntemlerle (deney, gözlem…) yenilenebilir, değiştirilebilir, geliştirilebilir. Bilim, gözlemleri açıklamakta yetersiz kalan bir teorinin yerine kolayca yenisini koyar, bir formülün daha iyisini bulduğunda eskisini boşlar.
Bilim, elindekinin “en son ve tek gerçek” olduğunu asla kabul etmez. Bunu kabul ederse, kendini inkar etmiş olur.
İnanç ise, daha yola çıkarken, “en son ve tek gerçek”i elinde tutar.
İnancına bilimde kanıt aramak -her şey bir yana- inancı zedeler.
Böyle yapanlar, bilimsel gelişmeler onların inançlarıyla iyice uyumsuz hale geldiğinde (güneş sisteminin keşfi örneğindeki gibi), bunun aslında inançlarının kaynağında hep var olduğunu, yalnızca kendilerinin onu görmekte geç kaldıklarını söyler ve durumu inanç kaynağının kusuru olarak değil, insani bir zaaf olarak açıklarlar. Bu nedenle, bir bilimsel teoriye “inanç temelinde” karşı çıkanlar zaman içinde haksız çıkabilirler / yanılabilirler ama inançlarının kaynağı bundan etkilenmez. Hep aynı kalan ve her türlü teorinin / gerçekliğin üstünde / ötesinde olan bu kaynak, “bilimsel” değildir. Bunun, “doğru” veya “yanlış” olmakla bir ilgisi yoktur; yanıtı bilinmeyen bir sorunun yanıtını aramak ve tutarlı bir biçimde bulmak için “kullanılabilir” olmak veya olmamakla ilgisi vardır.
Örnek olarak, domuz gribi virüsüne karşı nasıl bir aşı geliştirilebileceği sorusu “bilimsel” bir sorudur. Yanıtı “bilimsel” yöntemlerle araştırılır, bulunur. Yarın daha iyi bir yöntem bulunduğunda, o kullanılır. İnanç kaynakları, böyle bir sorunun bilimsel yanıtını aramak için başvurulması doğru olacak kaynaklar değildir. (Ancak, kimse sizi bu sorunun yanıtını o kaynaklarda inancınıza uygun yöntemlerle aramaktan alıkoymaz. Bilimsel olmayan yöntemlerle bulacaklarınız “bilimsel” olmaz ama bu da sizi üzmemelidir).
Bilimsel teoriler (bu örnekte Darwinist ve benzeri teoriler) inançları sarsmak / yıkmak / etkilemek amacıyla ortaya konmamıştır. Bu teorilerle ilgilenen, bunu çalışma alanı olarak seçen tüm bilim insanlarını inançsız / dinsiz olarak görmek, bilgisizliktir.
İnancını bilimle doğrulamak isteyip bunu başaramayanların, kendi hatalarının faturasını bilim insanlarına çıkarması en hafif deyimiyle haksızlıktır. Bilimle doğrulanmaya gereksinim duyan inanç, eksiktir.
Bilimsel bulgulara “inanmayanlar”; bu bulgulara “inananların” inancına saygı göstermek zorunda değil midirler? (Dikkat, bu bilimsel bir soru değildir!)
Hafifçe konu dışı ama, “ilim” sözcüğünün ikibin yıl önceki ortadoğuda taşıdığı anlam ile “bilim” sözcüğünün 20nci, 21inci yüzyılda taşıdığı anlamları “aynı” sanmak da insanı yanlışlara götürebilir… “Bilimsel” yanlışlara tabii!

Daha çok “Darwinism” etiketi altında bir tartışmadır gidiyor. Bakın, ben ne diyorum:

Bilimsel çalışmalar, bir “inancı” aşağılayamaz, bir inanca hakaret edemez.

Çünkü, inançlar ve bir inanç sistemi olan dinler, bilimsel yönteme kapalıdır. Bilimin yöntemleri, değerlendirmeleri, öngörüleri bilimsel teoriler için geçerlidir. Dinler, birer bilimsel teori değildir. Dolayısıyla, bilimsel bulgular/düşünceler/teoriler bilimle ilgilenenleri ilgilendirir.

“İnananlar”, inançlarının desteğini -eğer gerekiyorsa- kendi gözlemlerinde veya gene kendi inançlarında aramalı ve bulmalıdırlar.

İnançlarının “doğruluğuna, geçerliliğine” bilimsel kanıt arayanlar, ya inançlarından kuşku duyanlardır, ya da gerçekte inançsız olanlar!.

“İnanç”, kanıtını bilimde aramaz, aramamalıdır.

Din, deneye gelmez! Deneye, eleştiriye açık olmak ve “yanlış olabileceği olasılığını baştan kabul etmek” hiçbir inanç sistemi için kabul edilebilir değildir. Oysa, tüm bilimsel teoriler “yenilenebilir, değiştirilebilir, tümüyle geçersiz duruma gelebilir”. Bilim ve din arasında bir rekabet varmış gibi davranmak gariptir.

Bilim, “insanların maymundan geldiği” teorisini (aslında böyle bir teori olmadığı bir yana), bilimsel yöntemlerle istediği gibi değerlendirebilir. Sonuçta bu teoriyi çöp sepetine atıp yerine yenisini gene bilimsel yöntemlerle koyabilir. Bunu yaparken inançlardan/inançlılardan onay alması gerekmez. İnanç, bilime yol gösteremez. Bilim de, neye inanılacağını belirlemek ile ilgili değildir. Bunlar, bilimi dinden, dini bilimden daha “kıdemli veya üstün” yapmaz. (Bknz.: Karl Popper, Problem of Demarcation). Yalnızca “farklı” yapar!

Bilim, yeryüzünde bu günkü yaşam formlarının nasıl oluştuğu sorusunun yanıtını, bilimsel yöntemlerle arar, birtakım teoriler geliştirir, birtakım teorileri terk eder. Bunun inanç ile hiç bir ilgisi yoktur.

O nedenle, bilimsel bulguların kendi inancıyla çeliştiğini düşünenlerin, sorunu kendi içlerinde halletmeleri gerekir; bilim, onların neye inandıklarıyla ilgili değildir.

Evrende yaşamın nasıl varolduğu, insanın ve diğer canlıların nasıl meydana çıktığı konusunda inançlar olabilir; bunlar kutsal metinlere dayalı olabilir. İsteyenler bunlara inanırlar; bilimsel yöntemlerin, teorilerin bulguları “bu inanç” ile ilgili değildir, inananları bağlamaz. Bilimsel bulgular, bilimsel araştırmacıları, bilim insanlarını bağlar ve tümü bilimsel yöntemlerle (deney, gözlem…) yenilenebilir, değiştirilebilir, geliştirilebilir. Bilim, gözlemleri açıklamakta yetersiz kalan bir teorinin yerine kolayca yenisini koyar, bir formülün daha iyisini bulduğunda eskisini boşlar.

Bilim, elindekinin “en son ve tek gerçek” olduğunu asla kabul etmez. Bunu kabul ederse, kendini inkar etmiş olur.

İnanç ise, daha yola çıkarken, “en son ve tek gerçek”i elinde tutar.

İnancına bilimde kanıt aramak -her şey bir yana- inancı zedeler.

Böyle yapanlar, bilimsel gelişmeler onların inançlarıyla iyice uyumsuz hale geldiğinde (güneş sisteminin keşfi örneğindeki gibi), bunun aslında inançlarının kaynağında hep var olduğunu, yalnızca kendilerinin onu görmekte geç kaldıklarını söyler ve durumu inanç kaynağının kusuru olarak değil, insani bir zaaf olarak açıklarlar. Bu nedenle, bir bilimsel teoriye “inanç temelinde” karşı çıkanlar zaman içinde haksız çıkabilirler / yanılabilirler ama inançlarının kaynağı bundan etkilenmez. Hep aynı kalan ve her türlü teorinin / gerçekliğin üstünde / ötesinde olan bu kaynak, “bilimsel” değildir. Bunun, “doğru” veya “yanlış” olmakla bir ilgisi yoktur; yanıtı bilinmeyen bir sorunun yanıtını aramak ve tutarlı bir biçimde bulmak için “kullanılabilir” olmak veya olmamakla ilgisi vardır.

Örnek olarak, domuz gribi virüsüne karşı nasıl bir aşı geliştirilebileceği sorusu “bilimsel” bir sorudur. Yanıtı “bilimsel” yöntemlerle araştırılır, bulunur. Yarın daha iyi bir yöntem bulunduğunda, o kullanılır. İnanç kaynakları, böyle bir sorunun bilimsel yanıtını aramak için başvurulması doğru olacak kaynaklar değildir. (Ancak, kimse sizi bu sorunun yanıtını o kaynaklarda inancınıza uygun yöntemlerle aramaktan alıkoymaz. Bilimsel olmayan yöntemlerle bulacaklarınız “bilimsel” olmaz ama bu da sizi üzmemelidir).

Bilimsel teoriler (bu örnekte Darwinist ve benzeri teoriler) inançları sarsmak / yıkmak / etkilemek amacıyla ortaya konmamıştır. Bu teorilerle ilgilenen, bunu çalışma alanı olarak seçen tüm bilim insanlarını inançsız / dinsiz olarak görmek, bilgisizliktir.

İnancını bilimle doğrulamak isteyip bunu başaramayanların, kendi hatalarının faturasını bilim insanlarına çıkarması en hafif deyimiyle haksızlıktır. Bilimle doğrulanmaya gereksinim duyan inanç, eksiktir.

Bilimsel bulgulara “inanmayanlar”; bu bulgulara “inananların” inancına saygı göstermek zorunda değil midirler? (Dikkat, bu bilimsel bir soru değildir!)

Hafifçe konu dışı ama, “ilim” sözcüğünün ikibin yıl önceki ortadoğuda taşıdığı anlam ile “bilim” sözcüğünün 20nci, 21inci yüzyılda taşıdığı anlamları “aynı” sanmak da insanı yanlışlara götürebilir… “Bilimsel” yanlışlara tabii!