Gece Yakın / Night was Falling

Gece yakın, yol yok sandın.
Bunlar zihnin oyunları.
Kapa gözlerini bir an, uyan.
Gece hiç olmadı
Yol sendin her zaman.

————————————-

Night was falling and there was no way, so you thought.
These are plays of the mind.
Close your eyes for a moment, wake up.
Night has never fallen
You’ve been the way all along.

————————————-

Belki yalnızca bir körler ülkesinde herşey gerçekte olduğu gibidir.

“Perhaps only in a world of the blind will things be what they truly are.”
José Saramago

 

 

Advertisements

Zona. A Book About A Film About A Journey To A Room. Geoff Dyer.

Zona. A Book About A Film About A Journey To A Room. Geoff Dyer. Canongate Books, 2013.

Zona - Geoff Dyer

 

Dyer’s humorous, witty and simultaneously serious style of writing proved addictive for me. For this particular book, my jaw dropping awe while watching three films of Andrei Tarkovsky, the former USSR film director, also served as a magnet. I admit, “the awe” might have something to do with my incomplete understanding of all the three films I have seen of Tarkovsky until today : Solaris, Stalker and Ivan’s Childhood. Apparently, Dyer has also been under Tarkovsky’s spell since the day he had watched Stalker first time as a youngster.

As one may guess, the book is on Stalker, where a trip to “Zona” is the essence of the story. Still, like many of Dyer’s writings, it is on many other things as well. Even those who has not seen Stalker can enjoy reading the book. It is also on Dyer’s childhood, his family, his wife, his fantasies and -at least as important !- his German made grey leather bag.

In spite of the sketch Dyer seems to enjoy making of himself occasionally (basically, a retarded bastard who is drunk most of the time), he must be a very disciplined author and an avid reader. He also has the perfect eyes of the visual critic. The two books by him I have read before (Yoga For People Who Can’t Be Bothered To Do It and The Ongoing Moment) and another which was edited by him (Understanding A Photograph by John Berger) was either peripherally (the former) or essentially (the latter) on photography and his seemingly casual approach to photography in general and his approach to photographs in particular has taught me a lot. Now, he is on Stalker; what else could one ask for?

For those who have no idea about the movie Stalker on which this book is centered,The Zone (Zona) is a forbidden part of an unknown country. According to its director, the film has nothing “symbolic” (though many viewers think otherwise). Although the film is categorised as a Science Fiction by many (it was in fact based on a sci-fi story by Strugatsky brothers) there are practically no elements in the film that one may expect to see in a science fiction movie. No space ships, no time travel, no high-tech weapons… It is a philosophical film, for lack of a better word. The tempo is slooooooowwwww… Dyer reports that Tarkovsky insisted on this being particularly slow at the beginning as he wanted those who will not understand the rest of the film anyway can leave on time!

A few quotes :

(About Zone) : “An amazing place where amazement is vain because everything is normal here  (p70)”.

(An aphorism from Kafka pertaining to Zone) : “Beyond a certain point there’s no return. That’s the point that must be reached (p81)”.

“… they are realising that one of mankind’s deepest wishes is the need to complain, to moan, to be disappointed. Perhaps that’s why gods were invented, so you could moan at them for the way things turned out, for things not happening, even, at that relatively late stage of human develeopment (as personified by Thomas Hardy), for not existing (p111)”.

“He has gone from extreme skepticism to fearful belief. Perhaps this says something about the nature of faith. Maybe there is no belief without fear – fear of the consequences of that belief (p137)”.

(An anectode about “Writer”, one of the leading characters in the movie) :  “A true writer, as defined by Thomas Mann : someone who finds writing more difficult than other people (p 148)”.

“Not many people can confront the truth about themselves. If they did they’d run a mile, would take an immediate and profound dislike to the person in whose skin they’d learned to sit quite tolerably all these years (p165)”.

“We think we have huge goals in life but actually, when it comes to it, we’ll settle quite happily for something trivial that we’ve had all the time and which made our lives bearable (p167)”.

And, finally :

“The only good life is one in which there is no need for miracles (p178)”.

The movie, Stalker, is essentially on “faith, hope and belief”. And, it is painfully so.

Dyer’s book makes -among other things- this fact clear.

Do you have faith? Do you need hope? What do you believe?

Stalker will never become an old film about something trivial because it forces you discover your real replies to the above questions. It then leaves you wondering whether your answers were really true to yourself and makes you ask the same questions again in an unending loop.

Now, I should watch it the fourth time.

Yeraltı. Zeki Demirkubuz’un Filmi.

Müzikte, “Vivaldi’nin Bir Teması Üzerine Çeşitlemeler”, “Bizet’nin Carmen Fantezisi Üzerine Çeşitlemeler”, “Bach’ın …” gibi yapıtlarla sık karşılaşırız. Gün olur bunları, temel aldıkları yapıttan da yukarıya koyarız…

Demirkubuz “Yeraltı”da bir edebiyat yapıtını sinemaya taşıdığı için ikisi arasında karşılaştırma yapmak, onları tartıya çıkarmak söz konusu değil. Bu film için, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” adlı uzun öyküsünde konu edilen insanlık durumunun başka bir sanatın yöntemleri ve yaklaşımıyla yüzyılımıza taşınması demek gerek. O yüzyıldan bu güne değil, insanın insan olduğu dönemlerden günümüze dek uzanan bu açmaz nedir? Engin Günaydın’ın övülesi biçimde canlandırdığı kahramanımızın sözleriyle, “iyi olmaya çalışmak ama bir türlü yapamamak”. (Bu, size tanıdık gelmediyse; hemen -zaten açık olan- televizyonunuza dönüp ilk diziye takılabilirsiniz).

Yeraltı

Nasıl tanımlarsak tanımlayalım (dinsel, ahlaksal, ideolojik), insanlarda “iyi” diye adlandırdığımız, övdüğümüz, saygı duymaya hazır olduğumuz bir duruş hep var. Çocuklarımıza aktarmaya çalıştığımız,  olamadığımız halde onlardan beklediğimiz… Sigarasını çocuğundan saklayarak içen ana babalar gibi; “iyi olamadığını” gizleyerek ondan iyi olmasını beklemek… Başarısızlığımıza şaşmamalı!

Sorular geliyor akla. İyi olmak bu kadar zorsa; acaba tanımında mı hata yapıyoruz? İnsan -nasıl tanımlarsak tanımlayalım- iyi olması mümkün olmayan bir kumaştan mı yapılmıştır? İyi olma çabası bir takıntı mıdır yalnızca? Bir arınma çabası? Bir serap? Bir utopya? Kendimize sorup, çoğu kez yalan söyleyerek savuşturduğumuz soru, bir de : Ben, iyi miyim?

Özde (ne demekse?) “iyi” olduğunu duyumsadığımız kahramanımız, filmde defalarca rezil olur. Yalnızca aşağılanmakla kalmaz, kendini aşağılatmayı seçer. İyi olamadığı, iyi olarak kabul görmek için yapması gerekenleri yapamadığı için kendini cezalandırmak ister gibidir. Yalan söyler, sözünü tutmaz, başkalarını ve kendini mutsuz eder… Buna karşın, kendinde göremediği iyilik gelip onu bulur. İyilik vardır; sevginin bir türü, bir yansıması olarak… Sorun; nasıl tanımlandığında, nasıl arandığında, hangi sularda hangi oltayla avlandığında değildir. İyilik, onu arayandan bağımsız olarak varolur ve yaşamlarımıza dokunup dokunup geldiği yere gider. Onu kovalamak, “iyi olmak için” gayret göstermek, insanı iyi yapabilir mi bilinmez ama, kolayca mutsuz eder. Çünkü iyiliğe; dürüstlük ve tutarlılık üzerinden ulaşmak belki de olanaksızdır… Her iki yapıtta da üstü örtülü olarak sözü edilen, aslında, iyiliğin doğasına ilişkin şu tez bence : İyi olmayı doğruluk, dürüstlük, ilkelilik, sözüne sadık ve tutarlı olmak üzerinden tanımlayanlar; kendilerinde bu erdemlerin eksikliğini kabullenmekte zorlanırlar. Kimi buna aldırmadan yoluna devam eder, kimi -kahramanımız gibi- varoluşunu sorgulamak zorunda kalır. Kulağa romantik de gelse, çözüm aslında basittir (!): İyilik, sevgi üzerinden tanımlanmalıdır. Karşılıksız, koşulsuz, beklentisiz… Bu, insanın önce kendini sevmesiyle mümkündür… Böylece, kısır döngümüzün başına dönüyoruz sanki: Zayıf, korkak, tutarsız, yalancı, çıkarcı olduğunun farkında olan insan; kendini nasıl sevebilir?

Demirkubuz’un kendine özgü sinema diliyle ustaca kotardığı bu film, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlarını -geç de olsa- daha iyi anlamamı sağladı.

Dostoyevski’ye, Demirkubuz’a ve içimi görmeme yardım edenlere teşekkür ediyorum.

Bulut Atlası

Filme giderken yalnızca Wachowski’lerin filmi olduğunu, filmde Tom Hanks dahil pek çok ünlünün yer aldığını, uzun ve fantastik bir film olduğunu biliyordum. İzledikten bir saat sonra da bu notları yazıyorum; başkalarının izlenimlerinden etkilenmemek için…

Ayrı ayrı çekilmiş dört film kurguda birleştirilmiş … gibi! Kuşku yok ki, bunları bağlayan -zoraki- öğeler de senoryaya eklenmiş… Geçmişten geleceğe uzanan zaman çizgisi üzerinde ileri geri hareket ediyoruz işte… Film hakkında en sonda söylenecek olanı başta söyleyeyim: Bol krema, azıcık pasta!

Mesajı olan ve -seyircinin zor anlayacağı düşüncesiyle olsa gerek- mesajını defalarca yineleyen bir film bu. Tam bir Hollywood işi, aşırı cafcaflı ve her yanı klişe dolu… Sıkılmadan seyrediliyor gibi olması (uzunluğu da dikkate alındığında) bir başarı sayılır mı bilmiyorum. Bence, “mesaj” çok daha kısa, allanıp pullanmamış, teknoloji soslarına bulanmamış bir filmcikle verilebilirdi. Gene de hakkını vermek gerek; filmde polisiye var, “action” var, intihar var, “gay” var, sevişme sahnesi var, kovalamaca var, zenci-beyaz durumları, geçmiş-gelecek gidiş gelişleri, iyi adam-kötü adam tripleri, sevimli reklam filmi bebecikleri,  bilim kurgu tadları var… Var oğlu var! Sanki filme değil de; hem kahvaltı, hem öğle yemeği, hem akşam yemeği yemeğe gitmişsiniz ve hepsini önünüzdeki tabağa (olmadı, tepsiye) doldurmanız gerekmiş gibi!

Hiç mi iyi bir şey yoktu diye düşündüğümde belki oyunculuklar iyiydi diyebilirim. Onların da pek zorlandığını sanmıyorum. Tom Hanks ve Hale Berry çokça göründüler. Hugh Grant’ın seyircisi onu bulabildi mi bilmiyorum! Susan Sarandon oradaydı, Matriks’in kötü adamı Hugo Weaving de! Hemen herkes birkaç karakteri birden oynuyordu; bunun sanatsal önemini pek kavrayamadığımı itiraf ediyorum… Ha, bir de müzik var: Bulut Atlası Altılısı. O da iyiydi!

Sonuç : Keşke, Paul Thomas Anderson’un yan salonda oynayan “Master”ına gitseydik 😦

—————————————————————————————————————————————-

This is a small note on the Movie “Cloud Atlas”. I can categorize my impression as “negative”, in short.  A rather  ordinary Hollywood production… Passing Paul Thomas Anderson’s “Master” to watch this particular movie was a mistake. (And, I say this even without watching the former).

Pentacon Six TL, Kiev 60, Kiev 88CM. Comments on Cameras.

I have all three cameras (part on purpose, part by accident) with most of the lenses available for their shared bayonet mount. I use them quite frequently (in addition to some other medium format film cameras). Here I summarize my experiences with these former Soviet Union (East Germany and Ukraine) cameras. My comments, as you might expect, will be about my own experiences with the particular equipment that I happen to use; however, you are free to generalize upon them if you wish! For the lenses, see another blog entry.
I will be updating this blog in time; so, don’t be surprised to see changes in content if you visit again…

As a note, I always overexpose films that past their “best before” date for a few years! My most recent images were shot using a Fuji NPS 160, ISO 125 color negative film with a “Process Before” date of 2004 and I had overexposed all the shots for about 1 EV. No highlight detail is lost, however!

—————————————————————–

Kiev 60

Made in Ukraine in a factory that no longer exists, this camera is usually compared with Pentacon Six TL, which is an older design. Their history and design philosophies are different, which are reflected to some extent in their build and operation. Kiev 60 seems to contain fewer metal parts (on the exterior, that is). Loading film is easier; even I could do it without much hassle. Still, it would be wise to search for the manual or a video before trying it all by yourself. Perhaps more importantly, you can easily find bodies with “mirror lock up (MLU)”. This is in most cases, mine included, a mirror pre-release function which prevents the vibrations due to mirror slap. If you don’t have the extra modification that frees the mirror to its functional position, you are destined to shoot that frame as there will be nothing visible in the viewfinder once you “lock” the mirror up. You must shoot to relocate the mirror to its 45 degree position. If significant changes (in lighting, positioning etc.) occur after you hit the MLU button, there is practically nothing to re-adjust your composition before hitting the shutter. Mine only has the MLU and I use it most of the time. The MLU and the special MLU (which brings down the mirror back if you change your mind to shoot that particular scene) functions are added by a few technicians of the former Ukrainian factory. The usual Kiev 60 (and, Pentacon Six TL)  cameras lack this critical feature.   The camera is perfectly hand holdable but to get the most out of a medium format camera, a tripod is practically a must. I bought mine from Hartblei (not branded by them, though). I have tested the shutter speeds twice and they were “excellent” for all practical purposes. I haven’t encountered any frame spacing issue, which was reported for some copies. Here is an image that was shot using the Vega 120mm f/2.8 MC lens at f/5.6.

The viewfinder image of Kiev 60 is noticeably brighter than that of Pentacon Six TL. This is especially important if you happen to use a lens with a relatively narrow maximum aperture (including the famous Carl Zeiss Jena 50mm f/4 Flektogon). My camera is equipped with a waist level finder and contains an integral magnifier. You can even use it at eye level using a beautifully designed, simple, double viewing system if you do not need much precision in your composition. This allows you to look at directly ahead (just like an ordinary SLR camera) and at the same time (without changing the camera position) look down below to the focusing screen thorough a mirror. I have no experience with the metering unit of this camera and use a light meter (or a compact digital) to calculate the exposure. Adjustments are easy: Diaphragm on the lens, shutter speed on the body; fully manual operation! Evertything is full, entirely mechanical; no batteries. A most environmentally friendly camera, that is :). A nice feature, as compared to Pentacon Six TL for example, is the availability of a DOF (depth of focus) preview lever on the body. Case? Oh yes. There is a dedicated case for the camera and a standard lens.  It is more like a “box”, however, and can only be used for storage. See Pentacon Six TL for a more useful case.

Pentacon Six TL

This is the camera that was made in one of the most technologically developed states in the USSR, The East German Republic. It is also a robust camera with no nonsense! Some care -not much, really- is needed while loading film to prevent overlapping frames. It is entirely mechanical, like the Kiev 60 above. The shutter speed adjustment covers 1 – 1/1000s as well as offering a B (bulb) setting. (Kiev 60, by the way, does not allow a shutter speed of 1s). Pentacon Six TL offers a mechanical self timer on the body, which is helpful if you want to include yourself in a photo; my Kiev 60 lacks that. For depth of field preview, however, you have to depend on the lenses. If the lens has no DOF button/lever, you can only make an estimate. For critical scenes, this my be a bit of a problem and you may need to refer to hyperfocal focusing charts to focus properly. For flash photography (practically limited to studio settings due to slow synch speed) a PC socket is available (on Kiev 60 as well). I have bought my copy from a Bulgarian seller who had access to a former Dresden technician. The unit arrived with all shutter speeds tested. I have repeated the tests and found the results just perfect.

My camera is equipped with a basic waist level finder (like my Kiev 60). This makes the camera lighter. However, shooting using a waist level finder needs some getting used to because things on your left are seen on the right of the viewfinder and vice versa. Not intuitive enough! One can also use an angle finder and then, the camera(s) become just like our everyday SLRs.

The Pentacon Six TL feels a bit better on my hands. I can not quite explain why, it is just a faint feeling… However, I do prefer the brighter and better viewfinder of the Kiev 60! I think it also shows a bit more of the scene at the edges. For a detailed comparison of Pentacon Six TL and Kiev 60 (biased towards Pentacon Six TL), you can visit here.

The dedicated case for the camera (and the standard lens) is a useful accessory and you can use the camera without removing it from the case. This also applies to a camera equipped with a small lens like the 120mm Vega.

Kiev 88CM

The most important difference of Kiev 88CM (CM means ‘almost’ the same mount as the above cameras;  straight Kiev 88 has a different mount) is the ability to change the film mid-roll. Unlike today’s digital photographers who can easily change the ISO setting while shooting; film photographers need to change the film itself if they need to use a different ISO setting (or a different film, for that matter)  for the next shot. Also, “the character” of the films vary and one may decide to use certain brand’s ISO100 film for portraits and another’s ISO400 film for travel shots. Shooting both color and monochrome at the same session also requires either two cameras (like the above) or two “backs”. Kiev 88CM comes with a replaceable back (film holder) and a “dark slide”. (That is almost a misnomer as it is in fact a “bright” piece of metal used to prevent exposing the film). Once protected by the dark slide, you can remove the back and mount another film holder loaded with another film of your choice. This operation is simply impossible with the above cameras (as well as with many more other medium format cameras).

I have both the standard waist level finder and an angle finder for this camera. The angle finder makes it somewhat more intuitive to use as it allows for a ‘properly oriented’ image. However, selection of a finder is a more complex decision than it might first seem. Hand holding the Kiev 88 CM is easy and the shutter button is placed at a perfect place. I feel the ‘mirror slap’ is less than the two cameras described above. My copy is from Arax and a ‘mirror lock up’ button working like that on the Kiev 60 is present. I use the MLU whenever possible.

As one may guess, the extra and intricate mechanical parts make the Kiev 88CM the most “sensitive” of the three. Sensitive to potential mishaps, that is… Apparently, the most feared and a relatively frequent one is due to changing the shutter speed ‘before’ winding the film. It rarely, if ever happens, if one uses the Kiev 88CM frequently or as one’s main camera. However, for all other mortals (!) a serious problem is only a click away. I have shot about 6 or 7 rolls using my Kiev 88CM and there were misses in ALL of them! Most, if not all, of these misses were related to the shutter curtains. They just behave! Partly open… Sticky… Closed… The most annoying thing is than you can never be sure if you are shooting fine before you see the developed film… I think I will not be using this camera anymore…

Ts far as I know, there is no dedicated case for this set. My set came within a useful bag which holds the camera with a lens (can be a big one) as well as some filters, paperwork and a cable release among other gadgets.

To be continued…

Bir Zamanlar Anadoluda / Once Upon a Time in Anatolia

Bir Zamanlar Anadoluda / Once Upon a Time in Anatolia
Yöneten: Nuri Bilge Ceylan

Tümü 8-10 saate sığan bir olay örgüsünü 3 saatlik bir filmde sergilemiş Ceylan.
Macera arayanlara göre değil! İlk yarısı tümüyle karanlıkta geçen film; birbirini yansılayan, iç içe geçmiş,
her biri izleyenlerin zihninde ayrı yönlerde ilerleyip kimbilir nerelere uzanan birkaç öyküyü harmanlıyor.
Bir anlamda kadınsız olan film, başka bir anlamda hemen tümüyle kadınlar üzerine.
Senaryodan oyunculuğa, ışıktan sese kusursuz olmayan bir öğesi yok filmin.
İnsanın, izlerken filme karışası geliyor; film insanın içine karışıyor/işliyor zaten.

“Kadınlar çok zalim olabiliyor, doktor” diyor savcı, filmin bir yerinde.
Erkekler de öyle… Hatalar, pişmanlıklar, bitmeyen hesaplaşmalarla eziliyoruz hepimiz.
Gene de umut, hiç değilse bir olasılık olarak, var gibi görünüyor.
Yoksa, nasıl yaşanır?

Prensesin Uykusu

Güzel bir Çağan Irmak filmi.

İddiasız, insancıl, gösterişsiz, kendi içinde tutarlı.

Oyunculuklar olağanüstü. Sevinç Erbulak ve Genco Erkal (özelliklere kendilerine uzunca bir süre tek başına perdeyi doldurma fırsatı tanınan sahnelerde) kusursuzlar.

Çağan Irmak’ın, Genco Erkal’ın canlandırdığı film yönetmeninin ağzından kimi olası eleştirileri yanıtladığı da söylenebilir. Klişeyse klişe, çok yapılmış ise yapılmış; hayat gelip bunları dayatıyorsa, benim söyleyeceklerim klişelerle örtüşüyorsa, “aman ilginç olayım” diye yapaylaşamam…

Yalnızca ilginç olmak, dikkat çekmek için, eksantrik tipler çevresinde dönen, izleyeni 5 dakikalığına şaşırtmaktan öte amacı olmayan bir film çekmektense; insana insan olduğunu anımsatan sade bir film çekmek daha iyi.

Gişe başarısı için bir tahminde bulunmak zor; dövüş, kan, işkence, topluca ırza geçme gibi sahneler içermeyen bir filme ortalama seyirci nasıl bakar bilemiyorum.

Son olarak, bu film sayesinde REDD grubu ile tanıştım.  İyi de oldu! Sert müzik (!) seviyorsanız, bir dinleyin derim.