İnsan Yemenin Nesi Yanlış? Otuzüç Felsefi Muamma. Peter Cave.

İnsan Yemenin Nesi Yanlış? Otuzüç Felsefi Muamma. Peter Cave. Çeviren : Algan Sezgintüredi. Aylak Kitap, 2012.

Felsefe ve mantık üzerine küçük, iştah açıcı okumaları sevenlere göre bir kitap. Bu tür konulara yoğunlaşan Aylak Kitap yayınevinden, özellikle tatilcileri düş kırıklığına uğratmayacağını düşündüğüm düşük kalorili bir ürün! Sezgintüredi’nin (bazen biraz fazlaca) serbest çevirisinin de yardımıyla kolayca okunuyor. Bu tür kitapları sevmeyenler, günlük konuşmalarda öylesine söyleyiverdiklerimizin satır satır, sözcük sözcük mantık süzgecinden geçirilmesinden keyif almayanlar uzak durmalı!
Birbiriyle ilişkili, birbirine göndermeli 33 bağımsız bölümü bulunan kitapta, işin içine felsefe/mantık, sistemli akıl yürütme girdiğinde en basit düşüncelerimizin, seçimlerimizin, kararlarımızın bile ne kadar sakat veya tutarsız kalıverdikleri görülüyor. Doğru nedir diye sormaktan korkar olabiliyoruz.
Cave’in farklı konuları ele aldığı tüm bölümler için geçerli olan tutumu “Neyin Doğru Olduğu Yargısına Nasıl Varırız” başlıklı -çok önemli olduğuna inandığım- bölümden şu alıntıda kolayca görülebilir sanırım :

Amerikan Yüksek Mahkemesi ve İngiliz Lordlar Kamarası’ndaki uzman yargıçlar delilleri tartmaktan, etkenleri dengelemekten söz edip farklı sonuçlara varabilmektedirler. Mesela bir vakada üç yargıç konuşma özgürlüğünün ihlal edildiği, ikisiyse edilmediği hükmüne varsa, çoğunluk kararının doğru olduğunu kabul etmek, yazı tura atmaktan çok mu daha iyidir? Oturuma başka uzman yargıçlar katılsa veya atansa hükmün hükmün farklı olabileceğini hatırlarsak yazı tura atmak çok daha uygun görünebilir. s. 192

Verdiğimiz kararların doğruluğunu veya yanlışlığını “geriye bakarak” belirlemeye kalkışımızda – kendimizi kandırmakla yetinmiyorsak – kolayca içine düşeceğimiz bir ikilem bu. Karar verme dediğimiz eylemlerin yazı tura atmaya bir üstünlüğü var mı gerçekten?

Tutarlılık endişesi olmadan karar verebilen, düşüncelerini temellendirme gereği duymadan konuşabilen, yanılıp yanılmadığını hiç merak etmeyenleri kıskanmalı mıyım?

Hayat Problem Çözmektir. Karl Popper.

Hayat Problem Çözmektir.  Bilgi, Tarih ve Politika Üzerine. Karl Raimund Popper. Çeviren : Ali Nalbant. Yapı Kredi Yayınları, 5inci Baskı, 2015.

Popper’le, bir okur olarak, 25 yıl kadar önce İrlandalı bir arkadaşım aracılığıyla tanışmıştım. O yıllardaki okumalarımdan beni çok etkileyen kavramı hiç unutmadım. Bu, bilimsel yaklaşımın her zaman teorilerden oluştuğu ve bilimin ayırıcı özelliğinin bu varsayımların “yanlışlanabilir” olmasında yattığı vurgusuydu. Çağımızın önde gelen felsefecilerinden Popper’in bilime ve felsefeye en büyük katkılarından birinin bu vurgu olduğuna inanıyorum. Bilimin, yanlış oldukları gösterilebilir teorilerden / tezlerden oluştuğunu görmek ve -daha da önemlisi- bunun bir kusur veya eksiklik olmadığının ayırdında olmak, düşünen insan için çok önemli. Akademisyenliğim süresince, ele aldığım her konuda güncel bilimsel bilgilerin o an için geçerli varsayımlar (teoriler) olduklarının bilincinde oldum. Öğrencilerime de bunu vurguladım. Bu tavır, güncel bilgilere, yaklaşımlara, sınıflamalara hak ettiklerinden daha fazla değer verenlere ters gelebilir. Bilimsel kaynaklarda, ders kitaplarında yer verilen bilgileri kutsal metinler, değişmez gerçekler gibi görmeye yatkın olanları şaşırtıp kızdırabilir. (Bu bilgilerin kitabın sonraki baskılarında değişiyor olması, bilimin varsayımlardan oluştuğunu kabul etmeyenleri nasılsa etkilemiyor). Popper’in görüşlerine yabancı olanlar için sınavlar, öğrencilerin güncel bilimsel gerçekleri öğrenip öğrenmediklerini sorgulamanın bir aracına dönüşür. Onlar için ilgili bilimsel alanın kitapları “gerçekler” ile doludur. Bunları bilmeyenler gerçeği bilmiyordur. Popper’in (benim de gönülden katıldığım) bakış açısından, bilimsel kitaplar “gerçekler” ile değil, güncel, sınanmış, o ana kadar yapılmış gözlemleri açıklayan, işe yarayan varsayımlarla doludur. O kadar. Kullanılan varsayım, (tıpta, mühendislikte, astronomide nerede olursa olsun) gözlemlerle çeliştiğinde yerini daha iyi bir varsayıma bırakır. Zamanın tüm hekimlerinin bir infeksiyon hastalığı olduğuna inandıkları Beriberi’nin bir vitamin eksikliği olduğunun anlaşılması süreci bunun ilginç örneklerinden biridir.

Popper’ın bilimsel yöntemin işleyişi ile ilgili görüşleri, bilim ile bilim dışı (din dahil) arasındaki sınırın nasıl çizilebileceğini de belirler. Örnek olarak, bir hastalığın nasıl tedavi edilebileceği konusunun, dinin ve din adamlarının alanı dışında olduğu açıktır. Tanrının var olup olmadığı, meleklerin nitelikleri, hangi ibadetin ne anlamı olduğu gibi konular ise bilimsel çalışmanın kapsamı dışındadır.

Popper’in yaygın olarak bilinen totaliterlik karşıtı, onun terimiyle “açık toplum”dan yana (anti-Marxist diye de özetlenebilecek) görüşleri de dolaylı olarak bilim felsefesine ilişkin görüşlerinin uzantısıdır. Tarihsel materyalizmin bilimsel olduğunu da, bununla ilişkili determinist yaklaşımları de kabul etmez.

Tüm felsefecilerin olduğu gibi, Popper’in görüşleri de tartışmalıdır. Zaten, bu görüşler tartışılsın diye dile getirilmektedir. Popper’i kapitalizmin, sömürünün, zalimliğin savunucusu olarak görme kolaycılığına kapılmadan, yazdıklarını -aracısız- okumak, düşünen insanın kendi düşüncelerini/inançlarını sınaması için gerekli bir etkinlik. Popper’ın yazdıklarından ve konuşmalarından derlenmiş bir seçki olan “Hayat Problem Çözmektir” işte tam da bu işe yarayabilir. Söyledikleri ilginizi çekerse, bazıları Türkçeye çevrilmiş olan yapıtları (Açık Toplum ve Düşmanları, Bilimsel Araştırmanın Mantığı, Daha İyi Bir Dünya Arayışı) elinizin altında.

Kitaptaki yazılar iki bölümde toplanmış. İlki “Doğa Hakkındaki Bilginin Sorunları” başlığını taşıyor. İkincisi ise “Tarih ve Politika Üzerine Düşünceler”. İlkinde Popper’in bilimin yapısı ve işleyişi üzerine düşünceleri akıcı ve sürükleyici örneklerle anlatılıyor. Kitaplaştırılması baştan planlanmamış konuşma ve makalelerin bir araya getirilmiş olması, Popper’in en önemli tezlerinin yinelenmesine neden oluyor. Bu da, aslında, onu daha iyi anlamaya yardım ediyor. İkinci bölüm ise ağırlıklı olarak demokrasinin ne olduğu – ne olmadığı üzerine. Komünizm karşıtlığının temelinde hangi akıl yürütmelerin bulunduğunu da burada görüyoruz. Daha iyi bir dünya özlemini bir kenara atmayan, insana -herşeye karşın- güvenen, inatla iyimser olduğunu vurgulayan Popper’in günümüz insanını bunaltan, isyan ettiren sorunların çözümü için neler önerdiği de kitabın sonlarında yer alıyor. Çok farklı kulvarlarda yol alsa da, hayranı olduğum felsefeci / deneme yazarımız Nermi Uygur da düşünen insana güvenme, iyimser ve güleryüzlü olma konularında Popper ile aynı noktada duruyor. Bu yönleriyle, ikisi de antidepresif etkili!

Popper, yaşamı ak ve kara / iyi ve kötü / aydınlık ve karanlık diye görenlerin ve bundan fazlasını akıl karıştırıcı, huzursuz edici, gereksiz bulanların okuyacağı bir yazar değil. Kendi doğrularını, kendi inançlarını başkalarının baktığı yerden görmeye cesareti olmayanların; inandıklarını sorgulamayı aklından geçirmeyenlerin okumak isteyeceği biri değil. Aslında, kendine yetecek tüm doğruları zaten bilen biri -Popper bir yana- neden birilerinin ne dediğini merak etsin ki? Neyse, tüm diğer okuryazarlar için, “Popper’in temel tezlerinin kısacık bir özetine bakmakla ne kaybederim” diyenler için bu küçük kitapçıkta bir dünya sağlam görüş var. Almaz mısınız?

Birinci Bölümden :

İnanıyorum ki, felsefi indirgemecilik bir yanılgıdır. Her şeyi özlükler ve tözler aracılığıyla nihai bir açıklamaya, yani ne daha fazla açıklama gerektiren ne de daha fazla açıklama getirme yetisi olan bir açıklamaya indirgeme dileğinden türemektedir. Nihai bir açıklama kuramından vazgeçer vazgeçmez hep daha fazla “Neden?” diye sorabildiğimizi fark ederiz. Neden-soruları hiçbir zaman son bir yanıta götürmez. Akıllı çocuklar bunu bilir görünürler, her ne kadar sonunda, ilke olarak sonsuz bir dizi soruyu yanıtlamak için yeterli zamana asla sahip olamayacak yetişkinlere teslim olsalar da. s. 69

Bilgikuramımın temel fikri, problemlerin ve hipotezler oluşturarak ve kuramlar ya da tahminler aracılığıyla bunların çözüm denemelerinin, bütün gözlemlerimizden önce geldiğidir. Kuramlar hem mantıksal hem de tarihsel olarak deneyimimizin ortaya çıkmasında yol göstericidir – hem kişisel tarihimizde, hem de insanlık tarihinde yol göstericidir. s. 89

Seksenüç yaşımda ben, bugün, tanıdığım en mutlu insanım. Yaşamı tarifsiz bir ölçüde harika buluyorum. Aynı zamanda iğrençtir de, çünkü en yakın akraba ve arkadaş çevremde korkunç derecede üzücü ölüm biçimlerine tanık oldum. Yakın akrabalarımdan onaltısı Hitler’in kurbanı oldu, ya Auschwitz’te ya da intihar ederek. Bütün bunlara rağmen ve her ne kadar bazen çaresiz kaldıysam ve bugün de büyük dertlerim varsa da, “son gülen iyi güler” sözü benim için de geçerli; sonuçta mutluyum. s. 91

… günümüzde entelektüeller arasında yaygınlaşan dünyamızın kötülüğü ideolojisini bir budalalık ve sahte bir din olarak görüyorum. s. 92

Hiçbirimiz hiçbirşey, ya da neredeyse hiçbirşey bilmiyoruz. Öyle tahmin ediyorum ki bu, yaşamımızın temel gerçeklerinden biridir. Hiçbir şey bilmiyoruz, sadece tahmin edebiliriz. s. 92

Doğabilimsel bilgi, bilgi olmasa da, bu alanda elimizdekilerin en iyisi odur. Ben buna tahmin bilgisi diyorum – kesin bilgi isteyen ve onsuz olamayacaklarına inanan insanları, az çok teselli edebilmek için. s. 93

Bilim doğruluk arayışıdır, kesinlik arayışı değil. s. 94

Herşey olabilirim, ama din karşıtı asla. Benim dinim dünyanın mükemmelliklerinin öğretisidir; özgürlüğün ve harika insanların yaratıcı güçlerinin öğretisi. Korkunun, acının, destek olabileceğimiz ümitsizlerin öğretisi. İnsanlık tarihinde meydana gelmiş ve hala tekrar tekrar meydana gelen iyilik ve kötülüklerin öğretisi. Ve de insanların, özellikle de en zor yaşamı sürmüş olan kadın ve çocukların yaşam sürelerini uzatabildiğimiz yolundaki sevinçli haberin öğretisi. Başka bir şey de bilmiyorum. Her ne kadar bilimsel doğruluk arayışı benim dinimin bir parçası ise de, büyük bilimsel hipotezler bir din değildir. Olamazlar da. s. 99

Çocukların gerçekten liderlere ve önderlere, dogmalara ve sağlam bir düzene gereksinimi vardır. Ama daha sonra yetişen genç insanlar, kendilerini liderlerden, dogmalardan, “bilici”lerin ideolojilerinden kurtarabilirler ve kurtarmalıdırlar. Bu çok da kolaydır. Kafanıza hiçbir şey sokulmasına izin vermeyin – tabii benim tarafımdan da. s. 99

Entelektüeller hiçbir şey bilmiyor. Mütevazı olmamaları, küstahlıkları, herhalde dünya üzerinde barışın en büyük engelidir. En büyük umut, ukala olmakla beraber, bunu görmeyecek kadar aptal olmamalarıdır. s.101

Hatalar yapmaya devam edeceğiz. Ama şu hipotezin belki de gerçek olabileceği umudu var : İdeoloji olmazsa savaş da olmaz. İdeolojilere karşı savaş, her durumda girişilmeye değer bir savaştır. s. 101

Ben bildiğimiz her şeyin, genetik olarak a priori olduğunu iddia ediyorum. Yalnızca a priori olarak kendimizin icat ettiği şeylerin ayıklanması a posterioridir. s. 103

Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse: Sadece deneme ve yanılma aracılığıyla öğreniyoruz. Denemelerimiz ise daima bizim hipotezlerimizdir. Dış dünyadan değil, bizden kaynaklanırlar. Dış dünyadan sadece bazı denemelerimizin bir yanılgı olduğunu öğreniriz. s. 104

Hiçbir şey bilmiyoruz – bu birincisi.
Bu nedenle çok alçakgönüllü olmalıyız – bu ikincisi.
Bilmediğimiz halde bildiğimizi iddia etmemeliyiz – bu da üçüncüsü.
Halka sevdirmek istediğim yaklaşım kabaca budur. Ama geleceği pek parlak görünmüyor. s. 115

 

İkinci Bölümden :

Usçu basitçe, haklı çıkmaktan çok öğrenmeye değer veren; yabancı fikirleri olduğu gibi kabullenmek yerine, kendi fikirlerini başkalarının eleştirisine açarak ve başkalarının fikirlerini eleştirerek öğrenmeye açık olan insandır. Burada vurgu, eleştiri fikrinde veya daha doğrusu eleştirel tartışma fikrinde yatmaktadır. … Usçu, usunu başka insanlara borçlu olduğunu bilir. s. 129

… tarihin anlamı sorusunun genel olarak sorulduğu anlamda, cevap olarak şunu söylüyorum : Dünya tarihinin anlamı yoktur. s. 150

… güce tapma, putperestliğin ve kölelik ruhunun en alçakça biçimlerinden biridir. s. 152

Şans oyunları gibi tarihselcilik de, davranışlarımızın ussallığının ve sorumluluğunun uyandırdığı çaresizlik duygumuzdan doğmuştur. O yozlaşmış bir umut ve yozlaşmış bir inançtır, ahlaksal coşkumuzda ve başarıyı küçümsememizde temellenen umut ve inancın yerine, sahte bir bilimden çıkan bir kesinliği koyma denemesidir. s. 161

Devlet yetkisinin kötüye kullanılmasını engellemek için özgürlüğe, özgürlüğün kötüye kullanılmasını engellemek için de devlete gereksinimimiz vardır. Bu açıkça hiçbir zaman soyut bir şekilde ve ilke olarak asla yasalarla tam olarak çözülemeyecek bir problemdir. Bir yüce divana ve her şeyden de çok, iyi niyete gerek vardır. s. 179

Neden biz entelektüellerin yardım edebileceğini düşünüyorum? Çok basit : Biz entelektüeller binlerce yıldır en korkunç zararları verdiğimiz için. Bir fikir, bir öğreti, bir kuram adına kitlesel kıyım – işte bu bizim işimiz, bizim icadımızdır; entelektüellerin icadıdır. İnsanları -hep de iyi niyetle- birbirine karşı kışkırtmaktan bir vazgeçebilsek, bu bile çok şey kazandırırdı. Bizim için bunun imkansız olduğunu kimse söyleyemez. s. 196

Ben gelecek hakkında hiçbir şey bilmeyen ve o yüzden hiçbir öngörüde bulunmayan bir iyimserim. s. 216

Politik özgürlük –despotluktan özgür olmak– bütün politik değerlerin en önemlisidir. Her zaman politik özgürlük için savaşmaya hazırlıklı olmalıyız. Özgürlük her zaman kaybedilebilir. Hiçbir zaman onu güvenceye aldığımızı düşünerek elimiz boş durmamalıyız. s. 220

Popper konusunda önyargıları olan, kendince haklı nedenlerle Popper’i “kötülerden yana” olmakla suçlayan veya onu hiç tanımayanlara kitabın son iki paragrafını alıntılayarak bitiriyorum (s. 258) :

Gelecek açıktır. Önceden belirlenmiş değildir. Bu yüzden kimse olacakları önceden söyleyemez – rastlantılar hariç. Gelecekte bizi bekleyen olasılıklar, hem iyileri hem kötüleri, önceden görülemez. “İyimserlik ödevimizdir” derken, sadece geleceğin açık olmasını değil, aynı zamanda geleceği yaptıklarımızla hepimizin birlikte belirlemesini de kastediyorum. Gelecek olanlar için hep birlikte sorumluyuz.

Bu yüzden kötü bir şeyi önceden bildirmek yerine, geleceği daha iyi yapabilecek şeyler için emek vermek hepimizin ödevidir.

Düşünceler. Marcus Aurelius.

Düşünceler. Marcus Aurelius. Çeviren : Şadan Karadeniz. Yapı Kredi Yayınları, 8inci Baskı, 2015.

Marcus Aurelius ikibin yıl kadar önce yaşamış, felsefe meraklısı bir Roma imparatoru. Hem felsefeci, hem yönetici, hem görev adamı olup hem de -bunlar yetmezmiş gibi- düşündükleri ile söylediklerinin birbiri ile tutarlı olmasını isteyen sıradışı biri. Yaşamı ile ilgili bilinenler, bunu başarmış olabileceğini düşündürüyor.

Söylendiğine göre, 12 kitapçıktan oluşan bu kitabı kendine yazmış. Kendisiyle konuşur gibi. Yazdıklarını, söylediklerini 2000 yıl sonrasının okuruna yönelik emirler olarak değil Marcus Aurelius’un tutarlılık yolculuğunun seyir defteri gibi okumak gerek.

Düşünceler, temel olarak stoa felsefesinin hayata bakışını sergiliyor. Doğayla uyum içinde olmayı öne çıkaran stoacılık (ve Marcus Aurelius), bu yönüyle, birkaç yüzyıl daha eskiye dayanan Çin kaynaklı Taoculuk ile örtüşüyor. İçinde bulunulan anın biricikliğine olan vurgu da bir başka paralellik.

Sade, iddiasız, hırslardan uzak, doğayı değiştirmeye çalışmayı değil onunla uyum içinde olmayı öğütleyen bir öğreti stoacılık. Marcus Aurelius’un bir yandan imparatorluğu yönetir ve seferler yaparken bu kitabı yazabilmiş ve insanı kolayca baştan çıkarabileceği belli koşullara karşın yaşamı boyunca felsefesine sadık kalma endişesi taşımış olması sıradışı bir olgu. Söylediklerinin hemen tümü, yazıldıkları tarihten 20 yüzyıl sonra bile, bu düşüncelere açık insanların yaşamını etkileyebilir. Dikkatimi çeken bir nokta da Marcus Aurelius’un sık sık babasından söz etmesi, ondan öğrendiklerini sıralaması ve onu yüceltmesi. Sık rastlanan bir iş olmasa gerek.

Kitabın başında yer alan, Şadan Karadeniz’in yazdığı “Öndeyiş” bölümü Roma Hukukunun Stoa kökenli olduğu kabul edilen üç ilkesi ile başlıyor:

Dürüst yaşa
kimseyi incitme
herkese hakkını ver.

Bu sözler kitabın, stoacılığın ve Marcus Aurelius’un yazdıklarının çok kısa bir özeti sayılabilir. Günümüzde gittikçe güçlenen, bir siyaset / felsefe akımı haline gelen çevreciliğin tezlerinin de Marcus Aurelius’un söyledikleri ile örtüştüğünü görünce sevinmek mi gerek üzülmek mi bilemedim. Doğa ile uyumu savunanların yüzyıllardır tezlerini gündemde tutabildiklerine sevinirken, onca uyarıya ve direnişe karşın doğaya -kendimiz dahil- geri dönüşü olmayan zararlar vermeyi sürdürdüğümüze üzülüyorum.

Kendine kötü davranıyorsun ruhum. kendine kötü davranıyorsun! Kendini yüceltmek için başka fırsatın olmayacak. Çünkü herkesin yaşamı yalnızca bir an sürer, seninki neredeyse sonuna erdi, ama hala kendine saygı duymuyorsun, mutluluğunun başkalarının ruhlarında olup bitenlere bağımlı olmasına izin veriyorsun. s. 42

Hiçbir şey bir günden fazla sürmez, anımsayan da anımsanan da. s. 65

Yakında öleceksin, ama sen hala yalın, dingin, dış olayların sana zarar verebilecekleri kuşkusundan uzak değilsin, ne de hala bilgeliğin, yalnızca dürüst davranmakta yattığına inanıyorsun. s. 65

Öyleyse şu anı doğayla uyum içinde geçir, sonra da yaşamını dinginlik içinde bitir, tıpkı bir kez olgunlaşınca toprağa düşen, böylece onu üreten toprağı kutsayan ve onu büyüten ağaca gönül borcu duyan zeytin tanesi gibi. s. 67

Düşmanından öç almanın en iyi yolu, onun gibi davranmamaktır. s. 83

İnsanın, kendi kötülüğünden kaçınmaya çalışmaması -ki bu olanaklı bir şeydir- ama başkalarının kötülüğünden kaçınmaya çalışması -ki bu olanaksız bir şeydir- ne gülünç. s. 106

Kişi yalnızca yaptığından ötürü değil, yapmadığından ötürü de haksızlık eder. s. 124

Öfke ve üzüntü, bize, bizi öfkelendiren ya da üzen şeylerin kendilerinden daha fazla zarar verir. s. 153

Şadan Karadeniz’in özenle çevirdiği kitaba Öndeyiş ve Zaman Dizini bölümlerini eklediğini, Marcus Aurelius’un metnindeki göndermeleri her bölümün sonunda açıkladığını da belirtmeliyim. Bunlar, kuru çeviriden çok daha doyurucu bir okuma sağlıyor.

Algılanan Dünya. Maurice Merleau-Ponty.

Algılanan Dünya. Sohbetler. Maurice Merleau-Ponty. Çeviren Ömer Aygün, Metis Yayınları, 4üncü Basım 2014.

 

Radyoda yayımlanmak üzere yazılmış, kolay okunan, kolay anlaşılan 7 metin. Merleau-Ponty’nin stüdyoda okumak için hazırladığı metin ile radyoda gerçekten yayımlanmış olan konuşma metni arasındaki farklar da dipnotlarda belirtilmiş. Bu güzel ayrıntı, yazarın aklının nasıl işlediğini ve anlaşılır olma endişesini yakından görmemize izin veriyor. Daha önce okuduğum kitabı ise hala çok zor bir metin olmayı sürdürüyor!

Konuşmanın özü -uzun süredir bir biçimde kafamı kurcalayan- algının güvenilmezliği/bilimsel bilginin yüceliği/objektif veriler/genelgeçer doğrular gibi birbirileri ile kabaca veya sıkı biçimde ilgili konular. Merleau-Ponty’nin bu konudaki yaklaşımı, John Gray’inki ile (Saman Köpekler, Kara Ayin, The Silence of Animals) benzerlikler taşısa da anlatımı ona göre çok daha sakin ve kışkırtıcılıktan uzak. Bu da, daha etkileyici olmasını sağlıyor. Kısaca söylemek gerekirse: “Evet, algılarımız tümüyle güvenilir değildir ve bizi yanıltabilmeleri mümkündür. Ancak, kendimizi ve çevremizi yalnız ve yalnız bunlarla anlayabildiğimize göre, algıları aşağılayıp -onlar olmadan bilemeyeceğimiz- birtakım yüce gerçeklere övgüler düzmemeliyiz”. Merleau-Ponty’ye göre, batı felsefesinin yaygın “dualite” yaklaşımı yapay ve sağlıksız. Zavallı insancık antenlerimizle kavrar gibi olduğumuz “algıladığımız bir dünya” ile tanrının veya maddenin (seçim sizin) hüküm sürdüğü, algılarımızın hiç bir değeri olmayan gerçek/yüce evren ikiliğine karşı çıkıyor. Bunu yaparken, “ben algılarıma güvenirim” veya “tanrının evreni/maddenin evreni yanında benim algılarımın hiç önemi yok” gibi uçlara savrulmuyor. Beni rahatlatan da bu. Demek ki, aklı başında bir insan olup ruh/madde veya objektif/subjektif biçimindeki parçalanmaları kabul etmemek mümkünmüş. Merlau-Ponty bunu bilimi küçümseyen, dışlayan, kapıları mistisizme sonuna kadar açan bir tavırla yapmıyor (öyle yapan çok). Sohbetlerin düzeyi ve güzelliği de bundan… Bir de, Merleau-Ponty, sanatı insan hayatının çok değerli bir boyutu katına yükseltiyor. İkiliğe karşı çıkışında ve ulaştığı çözümde sanatın işlevi büyük…

Alıntılar :

Öyleyse resim dünyanın bir taklidi değil, başlı başına bir dünyadır. s62

… ressamlar gerçek nesneler üstünde çalışırken bile amaçları asla nesnenin kendisini akla getirmek değildir, amaçları tuvalin üzerinde kendi kendine yeten bir görüntü kurmaktır. s62

…biçim ile zemin, söylenen ile söyleyiş birbirinden ayrı varolamaz. s63

 

Bu arada, Merleau-Ponty, aklın -tek başına- liberalizm ile sosyalizm arasında bir seçim yapmak için yeterli olacağı görüşüne de katılmıyor!

Daha çok okunası adam!