Susanlar. Bilge Karasu.

Susanlar. Bilge Karasu. Hazırlayan : Serdar Soydan. Metis Yayınları, 2009.

Susanlar_Bilge_Karasu

 

Bilge Karasu benim Himalayam. Daha eteklerindeyim. Everest görünmüyor bile bulutlardan…

Bu kitap değişik yer ve zamanlarda yayımlanmış yazılarından, onunla yapılmış söyleşilerden oluşuyor. Öyküler, şiirler, okuma ve yazma üzerine metinler var içinde. Tüm Bilge Karasu kitapları gibi, ağır ağır okunmak istiyor… Bilge Karasu ile tanışmak için uygun bir kitap olmadığını söylemeliyim. Onunla hiç karşılaşmamış olanlar için “Göçmüş Kediler Bahçesi, “Gece”, “Lağımlaranası Ya Da Beyoğlu” gibi kitaplarını önerebilirim. Kimselerinkine benzemeyen bir dil geliştiren, biçim/içerik bütünlüğünü kusursuz biçimde oluşturabilen, işini kılı kırk yaran bir titizlikle yapan bir yazar.  Her okurun kolayca tat alamayacağı, haz alanların ise bağımlısı olduğu metinlerin yazarı…

Alıntılar :

(Edebiyat üzerine yazarken…) “Ancak inançlarımızı inanç olarak kabul edip hakikat diye göstermekten vazgeçmek gerek, her şeyden önce”.

“Sanat eserini bir bilim eseri ölçüsünde ‘gerçeğe uygun’ görmek isteyen kişiler çoğu zaman hakikatle gerçekliği birbirine karıştırmakla işe başlar”.

“Bana kalırsa, okurluk, bir yaşama biçimidir, bir yaşama düzenidir”.

“Okurluk, yazarın emeğine kendi emeğimizi katmaktır”.

“Okurun öğrendiği, öğreneceği şeylerden biri de, her kitabın, her yazının ille kendisi için yazılmış olmayacağıdır”.

 

Yaşam ve ölüm üstüne yazıyor. Okuma eylemini ekmek ve su gibi yaşamın bir parçası olarak görüyor. Bilinç akışı yöntemini kendine özgü biçimde kullandığının söylenmesine karşı çıkmıyor.  Bireyde, hepimizi anlatıyor aslında.

Bilge Karasu’ya başlamak için hiç bir zaman geç değildir.

Advertisements

Edebiyat Yıllığı / The Yearbook of Literature

Edebiyat Yıllığı 2007 Mart ayında çıkacakmış.
Edebiyat Yıllığı 2006 gibi, bu yıllık da Ahmet Yıldız başta olmak üzere, pek çok çalışanın emeği ve özverisiyle çıkacak. Çıktıysa alayım diye araştırdığımda internette bir soruşturmalarını (anket anlamında) gördüm. Oturup, sorularını yanıtladım. Sonradan anladığıma göre, bunları yollamak için geç kalmışım.
Bari, burada paylaşayım dedim!
Soru:
2006 yılında, Cumhuriyet’le sorunu olan bir iktidar beşinci yılına girdi.
Uzaklarda, biraz hayali olarak dövüştüğümüz ABD, somut olarak (kan ve ateşle) kapı komşumuz durumunda.
Türkiyenin politik ve ekonomik durumunu, geleceğini bu ülkenin bir yazar/şairi/aydını olarak nasıl görüyorsunuz?
Yanıt:
Ekonomik bağımlılığımızın artacağını ama, bundan rahatsızlık duyanların sayısının bir süre daha azalmaya devam edeceğini düşünüyorum. Kitlelerin ve tuzu kuru, popülist işbirlikçilerin “hırsız vaaar” diye bağırmaya başlamaları için, yaşamakta olduğumuz rüyanın bitmesi gerekiyor. Bu da, büyük ölçüde; sömürmek için gelenlerin, ısırdıklarını da dişleri arasına alıp götürmelerinden sonra gerçekleşebilir.  Üç ay sonra başlayacak 12 aylık taksitlerle evine bu gün eşya alabilenlerin, sömürülmekte olduğumuzun farkına varmasını, varsa bile tepki göstermesini beklemiyorum.
Rüya bittiğinde, toplumun karşısında bir “seçenek” olarak bulunabilecek olanların, sıkı çalışmaları için şimdi tam zamanı diye düşünüyorum. Önceleri bir ölçüde “toplumcu” politikalar uygulanmışsa da, hiç değilse son yarım asırdır doğrudan veya dolaylı olarak iş adamları tarafından yönetilen ülkemizde “sol”un bir seçenek olamamasında, kendini solda bulanların da mutlaka payı var. Solun; renklerini birbirine benzetmeden, “pragmatizm” ile “ilkeli olma” arasındaki dengeyi bulması gerekiyor… İktidara oyna(ya)mayan bir solun seçenek olarak algılanması düşünülemez.
Soru:
Geçirdiğimiz siyasal ve ekonomik buhranlara neden olan, “seçim” yoluyla gelmiş iktidarların geleni gideni aratır durumda. Yaşar Nabi Nayır, 1962 yılındaki yıllığında, okuma yazma bilmeyenlere oy kullanma yasağı getirilmesini savunmuştu. 10 milyonluk okuma yazma bilmeyen seçmenin belirlediği bir siyasal iktidarın ülkemizin ve çocuklarımızın geleceğini belirlemesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durumda “medya” denen basın yayın organlarının durumu sizce nedir?
Yanıt:
Medya, “para”nın kontrolünde olduğuna göre, bu haliyle “muhalif” görüşlerin yayılmasında işlevsel olamaz. Örgütlü olmayan hiçbir gücün, iktidar ve destekçisi medyanın birlikte oluşturduğu yanlış bilgilendirme ağında büyük delikler açabilmesi mümkün değildir. Gündemi belirlemek bile çok büyük bir güçtür. Böyle olunca, (herkesin her konuda anlaşması koşuluna bağlı olmadan) “örgütlü” muhalefetin, seçilmiş basın kuruluşlarının arkasında durması ve kendi yayın ağını oluşturması zorunluluktur. Sorumluluk duyan her aydının (tamam, sorumluluk duymuyorsa aydın olamaz zaten) kendisi de bağımsız bir yayın organı gibi çalışıp çevresini, dibini aydınlatmalıdır. Sorun; karşımızdakilerin çok güçlü, çok tutarlı, çok bilinçli olması değil (öyle olmadıkları açık); yanımızda olması gerekenlerin şimdilik umursamaz olmasıdır. Umutsuz olmak için neden yok.
Soru:
Türk Edebiyatı’nın bugünkü durumu  içler acısı. Binlerin altına düşmüş okur sayısı. Daha da kötüsü edebiyatın toplumun ana damarı olma işlevinden uzaklaştırılmış olması? Sizce bunun nedenleri ve çözümleri kısaca nedir?
Yanıt:
Okumanın ve yazmanın yükselen değer olmaktan çıkmasının sonuçlarını yaşıyoruz. Bu, bir ölçüde küreselleştirenlerin seçimi. Tüm dünyada tek bir ideolojinin hüküm sürebilmesi için, birilerinin başka birilerini sömürüyor olması zorunlu. Okumak, bunun farkına varmayı kolaylaştırıyor. Yazmak da, sömürünün hüküm sürdüğü bir ortamda bunu sergileme sorumluluğunu getiriyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerin önde gelen pek çok yazarının bu bilinci taşıdıklarını; bizim dünya çapında ünü olan kimi yazarımızın fildişi kulelerde oturduğunu görmek insanı üzüyor. İnternet de, olması gerekmediği halde, toplumu edebiyattan uzaklaştıran bir işlev yükleniyor gibi. Seçenek oluşturma kaygısı taşıyanların, 21inci yüzyılın gerçeklerine sırt dönmeden kitlelere ulaşması, onları kazanması gerekiyor. Bunun için internet gerekiyorsa,  aydınlara düşen edebiyatı internete taşımak, belki interneti edebiyatlaştırmak olabilir. İletişimsizliği açıklamak için gerekçelere gereksinimimiz yok; iletişimsizliği kaldırmak için araçlara gereksinimimiz var…
Soru:
Bir yazarımızın Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasına karşın toplumumuzda edebiyatımıza ve genel anlamda sanata karşı gösterilen bu kayıtsızlığı neye bağlıyorsunuz? Bu durumu aşabilmemiz için sizce neler yapabiliriz?
Yanıt:
Bu soruya yukarıda büyük ölçüde yanıt verdiğimi düşünüyorum. Burada bir de, “popüler kültür”ü küçümsemeden, gerektiğinde onu kullanarak yazmanın, üretmenin utanılacak bir durum olmadığını kabul etmemiz gerekiyor diyebilirim. Popüler, populustan geliyor; yani, halktan…

Edebiyat Yıllığı 2007 Mart ayında çıkacakmış.

Edebiyat Yıllığı 2006 gibi, bu yıllık da Ahmet Yıldız başta olmak üzere, pek çok çalışanın emeği ve özverisiyle çıkacak. Çıktıysa alayım diye araştırdığımda internette bir soruşturmalarını (anket anlamında) gördüm. Oturup, sorularını yanıtladım. Sonradan anladığıma göre, bunları yollamak için geç kalmışım. Bari, burada paylaşayım dedim!

Soru: 2006 yılında, Cumhuriyet’le sorunu olan bir iktidar beşinci yılına girdi. Uzaklarda, biraz hayali olarak dövüştüğümüz ABD, somut olarak (kan ve ateşle) kapı komşumuz durumunda. Türkiyenin politik ve ekonomik durumunu, geleceğini bu ülkenin bir yazar/şairi/aydını olarak nasıl görüyorsunuz?

Yanıt: Ekonomik bağımlılığımızın artacağını ama, bundan rahatsızlık duyanların sayısının bir süre daha azalmaya devam edeceğini düşünüyorum. Kitlelerin ve tuzu kuru, popülist işbirlikçilerin “hırsız vaaar” diye bağırmaya başlamaları için, yaşamakta olduğumuz rüyanın bitmesi gerekiyor. Bu da, büyük ölçüde; sömürmek için gelenlerin, ısırdıklarını da dişleri arasına alıp götürmelerinden sonra gerçekleşebilir.  Üç ay sonra başlayacak 12 aylık taksitlerle evine bu gün eşya alabilenlerin, sömürülmekte olduğumuzun farkına varmasını, varsa bile tepki göstermesini beklemiyorum.

Rüya bittiğinde, toplumun karşısında bir “seçenek” olarak bulunabilecek olanların, sıkı çalışmaları için şimdi tam zamanı diye düşünüyorum. Önceleri bir ölçüde “toplumcu” politikalar uygulanmışsa da, hiç değilse son yarım asırdır doğrudan veya dolaylı olarak iş adamları tarafından yönetilen ülkemizde “sol”un bir seçenek olamamasında, kendini solda bulanların da mutlaka payı var. Solun; renklerini birbirine benzetmeden, “pragmatizm” ile “ilkeli olma” arasındaki dengeyi bulması gerekiyor… İktidara oyna(ya)mayan bir solun seçenek olarak algılanması düşünülemez.

Soru: Geçirdiğimiz siyasal ve ekonomik buhranlara neden olan, “seçim” yoluyla gelmiş iktidarların geleni gideni aratır durumda. Yaşar Nabi Nayır, 1962 yılındaki yıllığında, okuma yazma bilmeyenlere oy kullanma yasağı getirilmesini savunmuştu. 10 milyonluk okuma yazma bilmeyen seçmenin belirlediği bir siyasal iktidarın ülkemizin ve çocuklarımızın geleceğini belirlemesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durumda “medya” denen basın yayın organlarının durumu sizce nedir?

Yanıt: Medya, “para”nın kontrolünde olduğuna göre, bu haliyle “muhalif” görüşlerin yayılmasında işlevsel olamaz. Örgütlü olmayan hiçbir gücün, iktidar ve destekçisi medyanın birlikte oluşturduğu yanlış bilgilendirme ağında büyük delikler açabilmesi mümkün değildir. Gündemi belirlemek bile çok büyük bir güçtür. Böyle olunca, (herkesin her konuda anlaşması koşuluna bağlı olmadan) “örgütlü” muhalefetin, seçilmiş basın kuruluşlarının arkasında durması ve kendi yayın ağını oluşturması zorunluluktur. Sorumluluk duyan her aydının (tamam, sorumluluk duymuyorsa aydın olamaz zaten) kendisi de bağımsız bir yayın organı gibi çalışıp çevresini, dibini aydınlatmalıdır. Sorun; karşımızdakilerin çok güçlü, çok tutarlı, çok bilinçli olması değil (öyle olmadıkları açık); yanımızda olması gerekenlerin şimdilik umursamaz olmasıdır. Umutsuz olmak için neden yok.

Soru: Türk Edebiyatı’nın bugünkü durumu  içler acısı. Binlerin altına düşmüş okur sayısı. Daha da kötüsü edebiyatın toplumun ana damarı olma işlevinden uzaklaştırılmış olması? Sizce bunun nedenleri ve çözümleri kısaca nedir?

Yanıt:  Okumanın ve yazmanın yükselen değer olmaktan çıkmasının sonuçlarını yaşıyoruz. Bu, bir ölçüde küreselleştirenlerin seçimi. Tüm dünyada tek bir ideolojinin hüküm sürebilmesi için, birilerinin başka birilerini sömürüyor olması zorunlu. Okumak, bunun farkına varmayı kolaylaştırıyor. Yazmak da, sömürünün hüküm sürdüğü bir ortamda bunu sergileme sorumluluğunu getiriyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerin önde gelen pek çok yazarının bu bilinci taşıdıklarını; bizim dünya çapında ünü olan kimi yazarımızın fildişi kulelerde oturduğunu görmek insanı üzüyor. İnternet de, olması gerekmediği halde, toplumu edebiyattan uzaklaştıran bir işlev yükleniyor gibi. Seçenek oluşturma kaygısı taşıyanların, 21inci yüzyılın gerçeklerine sırt dönmeden kitlelere ulaşması, onları kazanması gerekiyor. Bunun için internet gerekiyorsa,  aydınlara düşen edebiyatı internete taşımak, belki interneti edebiyatlaştırmak olabilir. İletişimsizliği açıklamak için gerekçelere gereksinimimiz yok; iletişimsizliği kaldırmak için araçlara gereksinimimiz var…

Soru: Bir yazarımızın Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasına karşın toplumumuzda edebiyatımıza ve genel anlamda sanata karşı gösterilen bu kayıtsızlığı neye bağlıyorsunuz? Bu durumu aşabilmemiz için sizce neler yapabiliriz?

Yanıt: Bu soruya yukarıda büyük ölçüde yanıt verdiğimi düşünüyorum. Burada bir de, “popüler kültür”ü küçümsemeden, gerektiğinde onu kullanarak yazmanın, üretmenin utanılacak bir durum olmadığını kabul etmemiz gerekiyor diyebilirim. Popüler, populustan geliyor; yani, halktan…