Kara Ayin. John Gray.

Kara Ayin. Apokaliptik Din ve Ütopyanın Ölümü. John Gray. Çeviren : Bahar Tırnakcı. Yapı Kredi Yayınları, 2011.

kara_ayin

John Gray’in Saman Köpekler‘i beni çok etkilemişti. Hala geçmiş değil o etki. Hala, dünyada her şeyin insanlar tarafından, insanlara göre, “insanlar için” yapılıyor olmasını yanlış buluyorum. Başka türlüsünün mümkün olması gerektiğine inanıyorum.

Bir zamanlar Thatcherism’in gözbebeği olduğuna inanmakta güçlük çektiğim Gray, Saman Köpekler’de antroposentrisizm karşıtı, sert, bence tutarlı ve çok kışkırtıcı bir söylem sergiliyordu. Kara Ayin’de kışkırtıcılık dozu daha da yüksek diyebilirim. Bu defa hedefte, “bir dünya görüşü olan” hemen herkes var! Sağcı, solcu, liberal, marksist… Gray, sıradan bir yazar değil. Dünyanın en saygın eğitim kurumlarından birinde akademisyen. Yazdıklarını ne bir gazeteci gibi sansasyon olsun diye, ne bir çoksatar yazarı gibi kitabı çok satsın diye yazıyor. “Öyle düşündüğü için” öyle yazıyor. Okurlara, neden öyle düşündüğünü açıkça anlatıyor. Görüşlerinin dayanaklarını, hangi ön bilgilerden hangi sonuçlara ulaştığını göstere göstere anlatıyor. Hiç kuşku yok ki, yeterince donanımlı okurlar burada dile getirilen akıl yürütmelerde, yargılarda gedikler bulacaklardır. Bulmalılar da! Çünkü, gerçekten birbiriyle kapışır gibi gördüğümüz ideolojiler / yaklaşımlar özde aynı basmakalıp / sağlıksız ön kabuller üzerinde yükseliyorsa ve düşman bellediklerimiz özde birbirine benzeyen kardeşlerse ufkumuz umutsuzluk kaplı demek…

Gray’in George Bush yönetimini ve Liberalizmi yerden yere vurmasına bakıp “helal olsun!” demeye hazırlanan okurlar, izleyen satırlarda onun sıkı bir marksizm karşıtı olduğunu da okuyunca şaşıracaklardır. Gray şaşırtmayı seviyor olsa gerek! Kitap okurken, ilginç gelen sözlerin altını çizenler için bunun yorucu bir okuma olacağını söyleyeyim. Hemen her sayfa, her paragraf, arka arkaya gelen, vurucu, çarpıcı, kışkırtıcı görüşlerle dolu. Kitabın genel yaklaşımını, konusunu anlamak için önemli olabilecek bir örnek :

Bir proje hiçbir koşulda gerçekleştirilemiyorsa ütopyacıdır. Baskı ve gücün ilelebet ortadan kaldırıldığı bir topluma dair tüm düşler – ister Marksist ya da anarşist, ister liberal ya da teknokratça olsun – hiçbir zaman gerçekleştirilemeyecek olmaları bakımından tam anlamıyla ütopyacıdır. İnsani gereksinmelerin sürekli olarak çelişmesi yüzünden yıkılırlar. (s. 33)

Gray, bu biçimde tanımladığı ütopyacılığın kökenini belirleyip güncel siyasi / ideolojik çerçevelerdeki izlerini sürüyor. Keyifli ve uyarıcı bir okuma bekliyor okurları. Kitap, bir anti-ütopya manifestosu.

Beni en çok etkileyen kısmı kitabın sonlarında oldu. Tamam, tüm ütopyalar “kaka”; peki ne yapacağız sorusunun yanıtını da bekliyordum Gray’den. Hani bir kopya versin diye, hiç değilse. Böyle bir beklenti doğurduğunun bilincinde olduğuna hiç kuşkum yok. Beklentiyi karşılamış da, bir anlamda… Çözümlerine karşı çıkacak denli organize bir düşünsel bağlantım olmadığı için, Gray’in yer yer saldırgan olarak nitelenebilecek ideolojik (anti ütopyacı) eleştirileri beni yaralamadı. Ancak, çözüm önerilerine yönelik ipuçlarını sergilerken, hayat ile ilgili ön kabullerimi (hadi, önyargılarımı diyeyim) epeyce sarstı. Bu sarsıntı neyi doğuracak, ben de merakla bekliyorum!

Dünya görüşünü test etmeye cesareti olanlara tavsiye ederim!

Bilim ve Din İlişkisi Üzerine / On The Relations of Science and Religion

Daha çok “Darwinism” etiketi altında bir tartışmadır gidiyor. Bakın, ben ne diyorum:
Bilimsel çalışmalar, bir “inancı” aşağılayamaz, bir inanca hakaret edemez.
Çünkü, inançlar ve bir inanç sistemi olan dinler, bilimsel yönteme kapalıdır. Bilimin yöntemleri, değerlendirmeleri, öngörüleri bilimsel teoriler için geçerlidir. Dinler, birer bilimsel teori değildir. Dolayısıyla, bilimsel bulgular/düşünceler/teoriler bilimle ilgilenenleri ilgilendirir.
“İnananlar”, inançlarının desteğini -eğer gerekiyorsa- kendi gözlemlerinde veya gene kendi inançlarında aramalı ve bulmalıdırlar.
İnançlarının “doğruluğuna, geçerliliğine” bilimsel kanıt arayanlar, ya inançlarından kuşku duyanlardır, ya da gerçekte inançsız olanlar!.
“İnanç”, kanıtını bilimde aramaz, aramamalıdır.
Din, deneye gelmez! Deneye, eleştiriye açık olmak ve “yanlış olabileceği olasılığını baştan kabul etmek” hiçbir inanç sistemi için kabul edilebilir değildir. Oysa, tüm bilimsel teoriler “yenilenebilir, değiştirilebilir, tümüyle geçersiz duruma gelebilir”. Bilim ve din arasında bir rekabet varmış gibi davranmak gariptir.
Bilim, “insanların maymundan geldiği” teorisini (aslında böyle bir teori olmadığı bir yana), bilimsel yöntemlerle istediği gibi değerlendirebilir. Sonuçta bu teoriyi çöp sepetine atıp yerine yenisini gene bilimsel yöntemlerle koyabilir. Bunu yaparken inançlardan/inançlılardan onay alması gerekmez. İnanç, bilime yol gösteremez. Bilim de, neye inanılacağını belirlemek ile ilgili değildir. Bunlar, bilimi dinden, dini bilimden daha “kıdemli veya üstün” yapmaz. (Bknz.: Karl Popper, Problem of Demarcation). Yalnızca “farklı” yapar!
Bilim, yeryüzünde bu günkü yaşam formlarının nasıl oluştuğu sorusunun yanıtını, bilimsel yöntemlerle arar, birtakım teoriler geliştirir, birtakım teorileri terk eder. Bunun inanç ile hiç bir ilgisi yoktur.
O nedenle, bilimsel bulguların kendi inancıyla çeliştiğini düşünenlerin, sorunu kendi içlerinde halletmeleri gerekir; bilim, onların neye inandıklarıyla ilgili değildir.
Evrende yaşamın nasıl varolduğu, insanın ve diğer canlıların nasıl meydana çıktığı konusunda inançlar olabilir; bunlar kutsal metinlere dayalı olabilir. İsteyenler bunlara inanırlar; bilimsel yöntemlerin, teorilerin bulguları “bu inanç” ile ilgili değildir, inananları bağlamaz. Bilimsel bulgular, bilimsel araştırmacıları, bilim insanlarını bağlar ve tümü bilimsel yöntemlerle (deney, gözlem…) yenilenebilir, değiştirilebilir, geliştirilebilir. Bilim, gözlemleri açıklamakta yetersiz kalan bir teorinin yerine kolayca yenisini koyar, bir formülün daha iyisini bulduğunda eskisini boşlar.
Bilim, elindekinin “en son ve tek gerçek” olduğunu asla kabul etmez. Bunu kabul ederse, kendini inkar etmiş olur.
İnanç ise, daha yola çıkarken, “en son ve tek gerçek”i elinde tutar.
İnancına bilimde kanıt aramak -her şey bir yana- inancı zedeler.
Böyle yapanlar, bilimsel gelişmeler onların inançlarıyla iyice uyumsuz hale geldiğinde (güneş sisteminin keşfi örneğindeki gibi), bunun aslında inançlarının kaynağında hep var olduğunu, yalnızca kendilerinin onu görmekte geç kaldıklarını söyler ve durumu inanç kaynağının kusuru olarak değil, insani bir zaaf olarak açıklarlar. Bu nedenle, bir bilimsel teoriye “inanç temelinde” karşı çıkanlar zaman içinde haksız çıkabilirler / yanılabilirler ama inançlarının kaynağı bundan etkilenmez. Hep aynı kalan ve her türlü teorinin / gerçekliğin üstünde / ötesinde olan bu kaynak, “bilimsel” değildir. Bunun, “doğru” veya “yanlış” olmakla bir ilgisi yoktur; yanıtı bilinmeyen bir sorunun yanıtını aramak ve tutarlı bir biçimde bulmak için “kullanılabilir” olmak veya olmamakla ilgisi vardır.
Örnek olarak, domuz gribi virüsüne karşı nasıl bir aşı geliştirilebileceği sorusu “bilimsel” bir sorudur. Yanıtı “bilimsel” yöntemlerle araştırılır, bulunur. Yarın daha iyi bir yöntem bulunduğunda, o kullanılır. İnanç kaynakları, böyle bir sorunun bilimsel yanıtını aramak için başvurulması doğru olacak kaynaklar değildir. (Ancak, kimse sizi bu sorunun yanıtını o kaynaklarda inancınıza uygun yöntemlerle aramaktan alıkoymaz. Bilimsel olmayan yöntemlerle bulacaklarınız “bilimsel” olmaz ama bu da sizi üzmemelidir).
Bilimsel teoriler (bu örnekte Darwinist ve benzeri teoriler) inançları sarsmak / yıkmak / etkilemek amacıyla ortaya konmamıştır. Bu teorilerle ilgilenen, bunu çalışma alanı olarak seçen tüm bilim insanlarını inançsız / dinsiz olarak görmek, bilgisizliktir.
İnancını bilimle doğrulamak isteyip bunu başaramayanların, kendi hatalarının faturasını bilim insanlarına çıkarması en hafif deyimiyle haksızlıktır. Bilimle doğrulanmaya gereksinim duyan inanç, eksiktir.
Bilimsel bulgulara “inanmayanlar”; bu bulgulara “inananların” inancına saygı göstermek zorunda değil midirler? (Dikkat, bu bilimsel bir soru değildir!)
Hafifçe konu dışı ama, “ilim” sözcüğünün ikibin yıl önceki ortadoğuda taşıdığı anlam ile “bilim” sözcüğünün 20nci, 21inci yüzyılda taşıdığı anlamları “aynı” sanmak da insanı yanlışlara götürebilir… “Bilimsel” yanlışlara tabii!

Daha çok “Darwinism” etiketi altında bir tartışmadır gidiyor. Bakın, ben ne diyorum:

Bilimsel çalışmalar, bir “inancı” aşağılayamaz, bir inanca hakaret edemez.

Çünkü, inançlar ve bir inanç sistemi olan dinler, bilimsel yönteme kapalıdır. Bilimin yöntemleri, değerlendirmeleri, öngörüleri bilimsel teoriler için geçerlidir. Dinler, birer bilimsel teori değildir. Dolayısıyla, bilimsel bulgular/düşünceler/teoriler bilimle ilgilenenleri ilgilendirir.

“İnananlar”, inançlarının desteğini -eğer gerekiyorsa- kendi gözlemlerinde veya gene kendi inançlarında aramalı ve bulmalıdırlar.

İnançlarının “doğruluğuna, geçerliliğine” bilimsel kanıt arayanlar, ya inançlarından kuşku duyanlardır, ya da gerçekte inançsız olanlar!.

“İnanç”, kanıtını bilimde aramaz, aramamalıdır.

Din, deneye gelmez! Deneye, eleştiriye açık olmak ve “yanlış olabileceği olasılığını baştan kabul etmek” hiçbir inanç sistemi için kabul edilebilir değildir. Oysa, tüm bilimsel teoriler “yenilenebilir, değiştirilebilir, tümüyle geçersiz duruma gelebilir”. Bilim ve din arasında bir rekabet varmış gibi davranmak gariptir.

Bilim, “insanların maymundan geldiği” teorisini (aslında böyle bir teori olmadığı bir yana), bilimsel yöntemlerle istediği gibi değerlendirebilir. Sonuçta bu teoriyi çöp sepetine atıp yerine yenisini gene bilimsel yöntemlerle koyabilir. Bunu yaparken inançlardan/inançlılardan onay alması gerekmez. İnanç, bilime yol gösteremez. Bilim de, neye inanılacağını belirlemek ile ilgili değildir. Bunlar, bilimi dinden, dini bilimden daha “kıdemli veya üstün” yapmaz. (Bknz.: Karl Popper, Problem of Demarcation). Yalnızca “farklı” yapar!

Bilim, yeryüzünde bu günkü yaşam formlarının nasıl oluştuğu sorusunun yanıtını, bilimsel yöntemlerle arar, birtakım teoriler geliştirir, birtakım teorileri terk eder. Bunun inanç ile hiç bir ilgisi yoktur.

O nedenle, bilimsel bulguların kendi inancıyla çeliştiğini düşünenlerin, sorunu kendi içlerinde halletmeleri gerekir; bilim, onların neye inandıklarıyla ilgili değildir.

Evrende yaşamın nasıl varolduğu, insanın ve diğer canlıların nasıl meydana çıktığı konusunda inançlar olabilir; bunlar kutsal metinlere dayalı olabilir. İsteyenler bunlara inanırlar; bilimsel yöntemlerin, teorilerin bulguları “bu inanç” ile ilgili değildir, inananları bağlamaz. Bilimsel bulgular, bilimsel araştırmacıları, bilim insanlarını bağlar ve tümü bilimsel yöntemlerle (deney, gözlem…) yenilenebilir, değiştirilebilir, geliştirilebilir. Bilim, gözlemleri açıklamakta yetersiz kalan bir teorinin yerine kolayca yenisini koyar, bir formülün daha iyisini bulduğunda eskisini boşlar.

Bilim, elindekinin “en son ve tek gerçek” olduğunu asla kabul etmez. Bunu kabul ederse, kendini inkar etmiş olur.

İnanç ise, daha yola çıkarken, “en son ve tek gerçek”i elinde tutar.

İnancına bilimde kanıt aramak -her şey bir yana- inancı zedeler.

Böyle yapanlar, bilimsel gelişmeler onların inançlarıyla iyice uyumsuz hale geldiğinde (güneş sisteminin keşfi örneğindeki gibi), bunun aslında inançlarının kaynağında hep var olduğunu, yalnızca kendilerinin onu görmekte geç kaldıklarını söyler ve durumu inanç kaynağının kusuru olarak değil, insani bir zaaf olarak açıklarlar. Bu nedenle, bir bilimsel teoriye “inanç temelinde” karşı çıkanlar zaman içinde haksız çıkabilirler / yanılabilirler ama inançlarının kaynağı bundan etkilenmez. Hep aynı kalan ve her türlü teorinin / gerçekliğin üstünde / ötesinde olan bu kaynak, “bilimsel” değildir. Bunun, “doğru” veya “yanlış” olmakla bir ilgisi yoktur; yanıtı bilinmeyen bir sorunun yanıtını aramak ve tutarlı bir biçimde bulmak için “kullanılabilir” olmak veya olmamakla ilgisi vardır.

Örnek olarak, domuz gribi virüsüne karşı nasıl bir aşı geliştirilebileceği sorusu “bilimsel” bir sorudur. Yanıtı “bilimsel” yöntemlerle araştırılır, bulunur. Yarın daha iyi bir yöntem bulunduğunda, o kullanılır. İnanç kaynakları, böyle bir sorunun bilimsel yanıtını aramak için başvurulması doğru olacak kaynaklar değildir. (Ancak, kimse sizi bu sorunun yanıtını o kaynaklarda inancınıza uygun yöntemlerle aramaktan alıkoymaz. Bilimsel olmayan yöntemlerle bulacaklarınız “bilimsel” olmaz ama bu da sizi üzmemelidir).

Bilimsel teoriler (bu örnekte Darwinist ve benzeri teoriler) inançları sarsmak / yıkmak / etkilemek amacıyla ortaya konmamıştır. Bu teorilerle ilgilenen, bunu çalışma alanı olarak seçen tüm bilim insanlarını inançsız / dinsiz olarak görmek, bilgisizliktir.

İnancını bilimle doğrulamak isteyip bunu başaramayanların, kendi hatalarının faturasını bilim insanlarına çıkarması en hafif deyimiyle haksızlıktır. Bilimle doğrulanmaya gereksinim duyan inanç, eksiktir.

Bilimsel bulgulara “inanmayanlar”; bu bulgulara “inananların” inancına saygı göstermek zorunda değil midirler? (Dikkat, bu bilimsel bir soru değildir!)

Hafifçe konu dışı ama, “ilim” sözcüğünün ikibin yıl önceki ortadoğuda taşıdığı anlam ile “bilim” sözcüğünün 20nci, 21inci yüzyılda taşıdığı anlamları “aynı” sanmak da insanı yanlışlara götürebilir… “Bilimsel” yanlışlara tabii!

Din ve Psikiyatri / Religion and Psychiatry

İrvin Yalom, Çeviren: Emre Ağanoğlu, Merkez Kitaplar, 4. Baskı, 2000
Nietzche Ağladığında adlı romanını okumuştum Yalom’un. Etkilenmiş, beğenmiştim. Burada, 2000 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından kendisine verilen Oscar Pfister ödülünü kabul töreninde yaptığı konuşmanın metni var. Bir de kısa röportaj eklenmiş. Küçücük bir kitapçık. Ödül, din ve psikiyatriye katkılarından dolayı verilmiş. Yalom, pek okuryazar veya dindar olmayan Yahudi bir aileden geliyor ve “namazında niyazında bir ateist” olarak bu ödülün kendisine verilmesine şaşırdığını söylüyor. Kitaptan ilginç satırlar:
“Schopenhauer’in dinin yalnızca karanlıkta görülebilen bir ateşböceği olduğuna dair metaforunu hep sevmişimdir. s19”
“…Varoluşun -dolayısıyla varoluşçu psikoterapinin- en önemli dört konusu: Ölüm, yalnızlık, hayatın anlamı ve özgürlük”… s26”
Kitabın 32-33.sayfalarında, Allen Wheelis (kitapta hem ad hem soyadı yanlış yazılmış) adlı yazarın The Listener kitabından alıntı yapılarak anlatılan bir “köpek ve onun için sopa fırlatan sahibi” benzetmesi var. Hayatına anlam arayanlar, sırf bu benzetme için bile bu kitabı okumalılar! Aradıklarını değilse bile, niye aradıklarını bulacaklardır. Bir de, belki, aradıklarının anlamını!
Gene kendimi, beğendiğim kitapların reklamını yaparken buldum.
Bu yanlış mı?

Din ve Psikiyatri. İrvin Yalom. Çeviren: Emre Ağanoğlu, Merkez Kitaplar, 4. Baskı, 2000

Nietzche Ağladığında adlı romanını okumuştum Yalom’un. Etkilenmiş, beğenmiştim. Burada, 2000 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından kendisine verilen Oscar Pfister ödülünü kabul töreninde yaptığı konuşmanın metni var. Bir de kısa röportaj eklenmiş. Küçücük bir kitapçık. Ödül, din ve psikiyatriye katkılarından dolayı verilmiş. Yalom, pek okuryazar veya dindar olmayan Yahudi bir aileden geliyor ve “namazında niyazında bir ateist” olarak bu ödülün kendisine verilmesine şaşırdığını söylüyor. Kitaptan ilginç satırlar:

“Schopenhauer’in dinin yalnızca karanlıkta görülebilen bir ateşböceği olduğuna dair metaforunu hep sevmişimdir. s19”

“…Varoluşun -dolayısıyla varoluşçu psikoterapinin- en önemli dört konusu: Ölüm, yalnızlık, hayatın anlamı ve özgürlük”… s26”

Kitabın 32-33.sayfalarında, Allen Wheelis (kitapta hem adı hem soyadı yanlış yazılmış) adlı yazarın The Listener kitabından alıntı yapılarak anlatılan bir “köpek ve onun için sopa fırlatan sahibi” benzetmesi var. Hayatına anlam arayanlar, sırf bu benzetme için bile bu kitabı okumalılar! Aradıklarını değilse bile, niye aradıklarını bulacaklardır. Bir de, belki, aradıklarının anlamını!

Gene kendimi, beğendiğim bir kitabın reklamını yaparken buldum. Yanlış mı bu?