Kâseni Yıka!

Geçenlerde, yüksek rütbeli bir askerin (doğru anımsıyorsam Amerikalı) emrindekilere “Dünyayı kurtarmak istiyorsanız, işe yatağınızı toplamaktan başlayın” dediğini okudum. Bu bana çok sevdiğim bir Taocu / Zen öykücüğü anımsattı. Manastıra kabul edilmesinin üstünden bir süre geçmesine rağmen hala en büyük amacı olan “aydınlanma”yı yaşayamayan öğrenci, Ustanın karşısına çıkar ve Zen’in özünü hemen öğrenmek ister. Usta, “çorbanı bitirdin mi?” diye sorar. “Evet” yanıtını alınca da, “o zaman kâseni yıkamalısın” der. Öğrenci, aydınlanır.

İlk anda, farklı kültürlerde, zamanlarda, farklı kişilerce, farklı beklentisi olan başkalarına söylenen bu sözlerin (yatağını topla /kâseni yıka) bende aynı tele dokunur gibi olmasından hoşlandım. Tüm çatışmalara karşın dünya küçücük bir yer ve hepimiz kısacık ömürlü insanlarız diye düşündüm; aramızda çok da fark olmamalı.

Zaman geçtikçe, Amerikalı bir general ile kıt kanaat yaşayan, hırslarından arınmış bir bilgenin aynı şeyi söylüyor olabileceklerini fazla kolay kabullendiğimden kuşkulandım.
Bir yanda kapitalizmin, emperyalizmin sembolü olan ülkenin dünyanın her yanında kan döken ordusu; diğer yanda kapital ile ilgisi olmayan, silahsız, zararsız insanlar… Gerçekten aynı şeyden söz ediyor olabilirler mi? Anladığıma göre, sözcüklere değil de söylenme amacına baktığımızda benzerlik ortadan kalkıyor. Askerden istenen emirlere uyması, şekil disiplinini içine sindirmesi. Bu, onun iyi asker olmasına katkıda bulunacak. Benzerlik de buraya kadar. (Dünyayı kurtarma konusunu ciddiye alan yoktur sanırım). İyi bir asker bu durumda kendine verilen görevi de (sırasında tanımadığı insanları öldürmek dahil) iyi yapacaktır. İyi askerin, zor koşullarda hayatta kalmak konusunda başarı göstereceği, dolayısıyla söyleneni yapmasının kendisinin de çıkarına olduğu söylenebilir. Bu, savaşlarda çok iyi askerlerin de öldüğü gerçeğini değiştirmez.

Çorba kâsesini yıkayan öğrenci ise yalnızca o anda yapması gereken işi yapıyor olur. Bunu, kendisine söylendiği için, böyle yaptığında bir ödül alacağı için, kâsesini temizlediğinde ustası gururlanacağı için yapmaz. O anda yapabileceği, hayatın akışına tam uyan eylem o olduğu için yapar. Tüm öğrenmesi gereken de budur. Zamanı geldiğinde uygun eylemi yapmak, her zaman en doğru olanı yapmaktır.

Askeri örnekte, söyleneni yapmak, eylemi yapanın üzerinden bir seçim yapmanın getireceği yükleri kaldırır. Onun yerine düşünen birinin dediğini yapmak yeterlidir. Bu, dağa tırmanmak, buzlu suya girmek, adam öldürmek gibi zor bir iş bile olsa kişinin seçim yapmak için düşünmesine, seçenekleri tartmasına, karar vermesine gerek yoktur. Öteki örnekte ise, kendisine söylenenin ne anlama geldiğini bulmak için bile insanın azımsanmayacak bir çaba göstermesi gerekir.

Çorbasını bitirdikten sonra tasını yıkayan öğrenci, hiç kuşku yok ki, sabah kalktığında yatağını da toplayacaktır. Bunu kendi isteyecek, içinde yaşadığı, eylemlerinin parçası olduğu evrenle uyumlu olduğu her andan tad alacaktır.

Sözler benzeşse de özler apayrı.

Image source: https://www.granitecitygrocery.coop/soup_recipes_to_share

 

Anı Yaşa! Enjoy The Moment! Carpe Diem!

Raindrops On Fallen Leaf

Başlıkta yer alan farklı dillerden sözcüklerin birbirinin tam karşılığı olup olmadığı konusuna takılıp kalmayın; saplantı, üretken bir eylem değildir!

İçinde bulunduğumuz anın ne kadar önemli olduğunu  söyleyen çok sayıda yazar, düşünür, düşünce akımı olduğu bilinir. Bunun en uç örnekleri Tao / Zen geleneğindedir sanıyorum.  “İçinde bulunduğumuz an dışında hiçbir şey yoktur” diyen budist Charlotte Joko Beck’in bu sözü 1994’de yayımlanan bir kitabında yer alıyor. Merak edenler için, tamamı şöyle (çevirmeye zaman ayıramadığım için özür dileyerek):

“Most of our difficulties, our hopes, and our worries are empty fantasies. Nothing has ever existed except this moment. That’s all there is. That’s all we are. Yet most human beings spend 50 to 90 percent or more of their time in their imagination, living in fantasy. We think about what has happened to us, what might have happened, how we feel about it, how we should be different, how others should be different, how it’s all a shame, and on and on; it’s all fantasy, all imagination. Memory is imagination. Every memory that we stick to devastates our life.”

Uzunca bir süredir, içinde bulunduğum anı yaşama konusunda gittikçe artan bir gayret gösteriyorum. Başka bir konuya bu kadar zaman ve emek harcamış olsam, şimdiye dek çok daha fazla yol alabilmiş olurdum. Tam bir başarısızlık olduğunu itiraf etmeye hazır değilim ama övünebilecek durumda olmadığım da belli! Zihnim çoğu zaman yerden bitip paçalarıma yapışan çürümüş bir el gibi geçmişe çekiyor beni. Pişmanlık, suçluluk, kendine acıma duygularına saplanıp kalıyorum. Diğer zamanlarda ise yarın ne olacak endişesi, nereye gitsem beni izleyen yüklü bir bulut gibi… Düşündüklerimi gerçekleştirebilecek miyim? İstediklerime erişebilecek miyim?

İçinde bulunduğu anı yaşayabilenleri kıskanıyorum.

En zoru da, dikkatimi uzunca bir süre içinde bulunduğum anda yoğunlaştırabilmenin yolunu, yöntemini bulamıyor olmam. Bütün yapabildiğim, geçmişe veya geleceğe saplandığımın ayırdına vardığımda silkinip, “hadiii, şu üstüne bastığın yaprağın güzelliğini kaçırma”, “bak, güneş bulutların ardında senin için ne güzel oyunlar sergiliyor” gibi uyarılarla kendime gelmeye çalışmak. Böyle yapmak iyi oluyor, yararını görüyorum. Ne yazık ki yeterli değil çünkü bunu sürdüremiyorum. Geçmişi düşünmek zorunda kalıyorum çünkü bulunduğum noktaya nasıl, nereden geldiğimi başka türlü bilemem. Geleceği tasarlamaya çabalamak zorunda kalıyorum çünkü aklımdan geçenleri yazıya dökme düşüncesi bile geleceğe dönük bir plan aslında.  Daha basitçe, “akşam olsa da, şöyle tulum peynirli, cevizli bir erişte yesem” demek bile geleceği zihnimde evirip çevirmek değil mi? Bu “tatlı” düşüncenin çekiciliğinden kurtulamıyorum! En kötüsü de, akşam olup gerçekten o erişteyi yemek için sofraya oturduğumda kendimi geçmişte veya gelecekte dolaşırken bulmak!

Belki de saplantılı olmaması gereken aslında benim.

Geçmiş ve gelecek zaten zihnimde kendi paylarına düşeni kapmak konusunda yeterince becerikliler. Bütün yapmam gereken, üvey çocuğum “şu an” için yarım gönülle de olsa araya girmeye çalışıp hiç değilse bir süreliğine onunla birlikte nefes almayı denemek. Bundan vazgeçmemek.  Elimden daha fazlasını gelmiyor.

Anın Peşinde, Umutsuz.

Çok bilindik bir söz, “carpe diem”. Tişörtlerde, hediyelik eşyada, “cafe” duvarlarında çıkar karşımıza. Bakıp başımızı sallarız. (Latince bildiğimizi fark etmekten aldığımız haz ayrı!). “Evet” deriz içimizden; “anı yaşamak önemli”…

Anı yaşamakta başarısız olduğumu biliyorum. Önceki denemelerimin tümü, beni başladığım yerde bıraktı. Olmadı. Zamanımın (buradaki iyelik eki, “ım”, ne gülünç; “benim zamanım”) tümünü gelecekte veya geçmişte geçirmeyi sürdürüyorum. Gelecek, planlardan ve endişelerden oluşuyor. Gelecekte, kayıplar var, bulamamak var. Ölüm var. Geçmiş, kocaman bir hata ve pişmanlık yığını. Ağır kokusu “şimdi”den duyuluyor. Geleceğin tüm işi, şimdiyi kirletmek; hesap, hazırlık, beklenti…

Sürekli böyle bir “şimdi”yi, “an” dediğimiz şeyi, yaşamak ne ağır bir yük.

Geçmiş; her tanıdık nesnenin altından, her bildik sözün tınısından, her alışılmış bakışın gerisinden yüzüme yüzüme geliyor. Yapabileceğim tek şey, başımı çevirmek… Geçmişi şimdiye taşımamak için; beni şimdiden koparmak için uzanan bu toprağa bulaşmış, bu kararmış ellere yakalanmamak için, elimden gelebilecek olan bu. Denemeye değer!

Gelecekten kurtulmanın yolunu da bu gün keşfettim. Bu serin ve yağmurlu gün; nedense sevdiğim… Geç de olsa, iyi oldu. Yazayım dedim, sabah uyanır uyanmaz. Belki okuyan birinin de işine yarar. Aslında, yazması çok basit. Umarım, uygulaması da öyle olur. Bu satırları kafamda döndürdüğüm saatler boyunca (sabahtan bu yana) uygulamada da başarılı oldum diyebilirim. Bakın, çözüm şöyle:

1) Uzun vadeli tüm planlarımı iptal ediyorum.
2) Ümit etmiyorum.

Uzun vadeli planlarımı aklımdan çıkardığımda, zihnimde kocaman bir yer açıldı. Onu “şimdi” ile doldurabilirim. Doldurmalıyım. Çevremde olup bitenlerin, görünüp kaybolan nesnelerin ayrıntıları bunun için. Serçenin sıçraması, durup bana bakması tanımış gibi. Sonra birden yok olması. Bunun için…
Şimdi, hep haiku’larla dolmalı:

Frog

An ancient pond
A frog jumps in
Plop!

Sürekli aydınlık.

Dünsüz, yarınsız.

Zamanla, “uzun vade” üzerinde yoğunlaşmak ve becerebilirsem bunu içinde bulunduğum güne, o günün de yaklaşan dakikalarına indirgemek istiyorum. Kırmızı yanarken yeşili beklemek düzeyine kadar. Sonrası yok. Sonrasına gerek yok.

Anı yaşamamın en büyük engeli, en geç fark ettiğim: Umut… “Yarın” bir şeyin başka türlü olabileceği düşüncesi… Şimdi’nin düşmanı. Bu, şeytanın insanı mutsuz etmek için icat ettiği en büyük araç. Yeraltı güçlerinin silahı. Sırıtan Hades’in kapalı avucundaki şey… Umut, bir ülkünün peşine düşenlerin ekmeği olabilir ama onlara da mutluluk getireceğini sanmıyorum. Neyse ki, nicedir, kurtulmam gereken bir ülküm yok. Umut’tan kurtulmakla hemen hafiflediğimi hissediyorum. Olayların, gündemin üzerine çıktığımı… Yükseldiğimi… İyi burası. Artık buradayım.

Tesadüfler de benden yana bugün; şansım açıldı sanki!

Arka arkaya okuduğum iki kitapta bakın nelerle karşılaştım (epeyce serbest çeviriler!):

1 ) 365 Tao. Daily Meditations. Deng Ming-Dao. Harper One, 1992 (meditation 77).
Kader dediğimiz; hayatlarımıza karışan ve en olmadık zamanda işleri berbat eden bir şeydir. Öte yandan kader, aslında, kendi eylemlerimizin sonucundan başka bir şey değildir. Her eylemimizle, tümüyle bize bağlı olan bir olaylar zinciri oluştururuz. Bu zincirlerden ne kadar hızla kaçarsak onlar da bizi o kadar hızla izler. Onları koparmamız da mümkün değildir; her hareketimiz bağları sıkılaştırır.

2) The Ongoing Moment. Geoff Dyer. Canongate, 2005 (sayfa 37).
(Andre Kertesz’in 37 yıl arayla çektiği iki fotoğraftan söz ederken): Fotoğrafçı ve onun yansıması olan akordiyoncu tüm o geçen zaman boyunca ne yapıyordu? Asıl olan şu ki, geçen zaman diye bir şey yok. Yalnızca o an vardı, şimdi de yalnızca bu an var. Arada hiç bir şey yok. Akordiyon büzüşüyor ve genişliyor, melodi aynı.

Beni bulmak istiyorsanız, artık adresim belli: Şimdideyim.