Prensesin Uykusu

Güzel bir Çağan Irmak filmi.

İddiasız, insancıl, gösterişsiz, kendi içinde tutarlı.

Oyunculuklar olağanüstü. Sevinç Erbulak ve Genco Erkal (özelliklere kendilerine uzunca bir süre tek başına perdeyi doldurma fırsatı tanınan sahnelerde) kusursuzlar.

Çağan Irmak’ın, Genco Erkal’ın canlandırdığı film yönetmeninin ağzından kimi olası eleştirileri yanıtladığı da söylenebilir. Klişeyse klişe, çok yapılmış ise yapılmış; hayat gelip bunları dayatıyorsa, benim söyleyeceklerim klişelerle örtüşüyorsa, “aman ilginç olayım” diye yapaylaşamam…

Yalnızca ilginç olmak, dikkat çekmek için, eksantrik tipler çevresinde dönen, izleyeni 5 dakikalığına şaşırtmaktan öte amacı olmayan bir film çekmektense; insana insan olduğunu anımsatan sade bir film çekmek daha iyi.

Gişe başarısı için bir tahminde bulunmak zor; dövüş, kan, işkence, topluca ırza geçme gibi sahneler içermeyen bir filme ortalama seyirci nasıl bakar bilemiyorum.

Son olarak, bu film sayesinde REDD grubu ile tanıştım.  İyi de oldu! Sert müzik (!) seviyorsanız, bir dinleyin derim.

Ulak / The Messenger

Ulak, Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum”dan sonra çevirdiği; kaçınılmaz olarak o filmle karşılaştırılan son sinema filmi.
Sıradan bir sinema seyircisi olarak başarılı/iyi bulduklarım:
1) Oyunculuk. Çetin Tekindor için zaten kolay bir roldü diye düşünüyorum. Çocuk oyuncular da başarılı. Özellikle “Saffet” rolünde olan sinemayı kariyer edinebilir gibi geldi…
2) Görüntü kalitesi ve özellikle az ışıkta yapılan çekimlerin doğallığı. Elinde gaz lambası taşıyanların üzerine o lambanın gölgesi düşmüyor örneğin!
3) Müzik. Yunanistanlı sanatçının müziği filmin akışı ile uyumlu ve çoğu zaman tek başına bile dinlenebilir nitelikte.
Anlamadıklarım ve beklediğim kadar iyi bulmadıklarım da şunlar:
1) Tiyatro oyunu yaklaşımı. Ulak, setinden, dekorundan, oyunculuğuna dek tiyatro oyunu gibi çekilmiş bir film. Sinema diliyle daha başarılı anlatılabilecek anlarında bile, yönetmen tiyatral kalmayı seçmiş.  Bunun neden gerekli olduğunu anlamıyorum. Sinemaya başarıyla aktarılmış tiyatro oyunları da tiyatro gibi çekilmiş filmler de (Sally Potter’ın Yes filmi gibi) gördüm. Ulak’taki tiyatro havası sanki iğreti duruyor… Bilemiyorum. Bunu, işi eleştirmenlik olanlara bırakmak gerek belki.
2) Senaryo. Film, temel olarak iyi-kötü çatışması üzerine… Böyle olunca, onu bildik bir kovboy filminden farklı kılacak unsurlara gereksinme var. Yoksa, tüm mesaj -filmin bir mesaj verme kaygısı var- “iyiler birleşirse kötüleri yener”e indirgenebilir ki, bu da hiç orijinal sayılmaz. Filmde kötüler çok kötü, iyiler melek gibi. Bu, deyim yerindeyse, sindirimi kolaylaştırıyor ama sunulanın tadı damakta kalmıyor! Güncel gönderme yapmak isteyenler, filmdeki kötülerin yerine kendilerine kötü geleni koyabilirler. Filmin anlatıcısı da masalını dinleyenlere bunu öğütlüyor. Filmi kalıcı, mesajı evrensel yapmak için düşünülmüş olabilecek bu “işlevsellik”, bence yalnızca ucuzlatıyor onu. Herkesin kafasına göre yorumlaması için yapılmış bir film, olsa olsa postmodern bir film olabilir. Mesaj veren filmler “out” ise, o zaman Ulak zaten baştan kaybediyor; mesajı çıkarınca geriye pek bir şey kalmıyor. Filmi, günümüz Türkiye’sinin sorunları, çatışmaları açısından okumaya kalkışmak ise boşuna bir çaba. “Kardeş olalım, dürüst olalım, konuşarak anlaşalım, cesur olalım, kötülere karşı birlik olalım, kötüye karşı çıkmayan onu destekliyor sayılır” mesajlarının anlam taşıyabilmesi için “kötü” konusunda uzlaşma gerekiyor. Oysa, çatışmanın bir nedeni de neyin “kötü” olduğu konusundaki uzlaşmazlığımız. Irmak, bunu filmin dışında bırakarak işin kolayına kaçmış olabilir diye düşünüyorum.
Sonuç olarak, Ulak filmi sıradan bir sinema izleyicisini etkileme yönünden Babam ve Oğlum’un gerisinde kalıyor diye düşünüyorum. Kötü demek yanlış ve yanıltıcı  olur ama, bir kez daha seyretmeyi düşüneceğim bir film de değil.

Ulak, Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum”dan sonra çevirdiği; kaçınılmaz olarak o filmle karşılaştırılan son sinema filmi.

Sıradan bir sinema seyircisi olarak başarılı/iyi bulduklarım:

1) Oyunculuk. Çetin Tekindor için zaten kolay bir roldü diye düşünüyorum. Çocuk oyuncular da başarılı. Özellikle “Saffet” rolünde olan sinemayı kariyer edinebilir gibi geldi…

2) Görüntü kalitesi ve özellikle az ışıkta yapılan çekimlerin doğallığı. Elinde gaz lambası taşıyanların üzerine o lambanın gölgesi düşmüyor örneğin!

3) Müzik. Yunanistanlı sanatçının müziği filmin akışı ile uyumlu ve çoğu zaman tek başına bile dinlenebilir nitelikte.

Anlamadıklarım ve beklediğim kadar iyi bulmadıklarım da şunlar:

1) Tiyatro oyunu yaklaşımı. Ulak, setinden, dekorundan, oyunculuğuna dek tiyatro oyunu gibi çekilmiş bir film. Sinema diliyle daha başarılı anlatılabilecek anlarında bile, yönetmen tiyatral kalmayı seçmiş.  Bunun neden gerekli olduğunu anlamıyorum. Sinemaya başarıyla aktarılmış tiyatro oyunları da tiyatro gibi çekilmiş filmler de (Sally Potter’ın Yes filmi gibi) gördüm. Ulak’taki tiyatro havası sanki iğreti duruyor… Bilemiyorum. Bunu, işi eleştirmenlik olanlara bırakmak gerek belki.

2) Senaryo. Film, temel olarak iyi-kötü çatışması üzerine… Böyle olunca, onu bildik bir kovboy filminden farklı kılacak unsurlara gereksinme var. Yoksa, tüm mesaj -filmin bir mesaj verme kaygısı var- “iyiler birleşirse kötüleri yener”e indirgenebilir ki, bu da hiç orijinal sayılmaz. Filmde kötüler çok kötü, iyiler melek gibi. Bu, deyim yerindeyse, sindirimi kolaylaştırıyor ama sunulanın tadı damakta kalmıyor! Güncel gönderme yapmak isteyenler, filmdeki kötülerin yerine kendilerine kötü geleni koyabilirler. Filmin anlatıcısı da masalını dinleyenlere bunu öğütlüyor. Filmi kalıcı, mesajı evrensel yapmak için düşünülmüş olabilecek bu “işlevsellik”, bence yalnızca ucuzlatıyor onu. Herkesin kafasına göre yorumlaması için yapılmış bir film, olsa olsa postmodern bir film olabilir. Mesaj veren filmler “out” ise, o zaman Ulak zaten baştan kaybediyor; mesajı çıkarınca geriye pek bir şey kalmıyor. Filmi, günümüz Türkiye’sinin sorunları, çatışmaları açısından okumaya kalkışmak ise boşuna bir çaba. “Kardeş olalım, dürüst olalım, konuşarak anlaşalım, cesur olalım, kötülere karşı birlik olalım, kötüye karşı çıkmayan onu destekliyor sayılır” mesajlarının anlam taşıyabilmesi için “kötü” konusunda uzlaşma gerekiyor. Oysa, çatışmanın bir nedeni de neyin “kötü” olduğu konusundaki uzlaşmazlığımız. Irmak, bunu filmin dışında bırakarak işin kolayına kaçmış olabilir diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, Ulak filmi sıradan bir sinema izleyicisini etkileme yönünden Babam ve Oğlum’un gerisinde kalıyor diye düşünüyorum. Kötü demek yanlış ve yanıltıcı  olur ama, bir kez daha seyretmeyi düşüneceğim bir film de değil.