Sırça Fanus, Sylvia Plath.

Sırça Fanus, Sylvia Plath. Çeviren: Handan Saraç, Kırmızı Kedi Yayınları, 8inci Basım, 2016.

Yetenekli bir kadının yazar veya şair olabilmesi hala zor. Yirminci yüzyıl öncesine kadar edebiyatın “kadın yazar / kadın şair” yönünden çorak olduğu rahatça söylenebilir. Le Guin, kadınlara karşı bir ayrımcılığın edebiyatın çoğu alanlarında süregitmekte olduğunu söylüyor. Yirminci yüzyılda, değişen koşulların etkisi / katkısıyla dünyanın her yerinde kadın yazar ve şairler görünür olmaya başladı. Bazıları -eşit olmayan koşullara rağmen- yaşarken tanınır ve başarılı olabildiler. Kimileri, ne başarıyı umursadı ne de yaşarken geniş bir okur kitlesine ulaşabilme şansları oldu. Dünya edebiyatında kendine özgü bir odası bulunan Virginia Woolf bile, buna rağmen, hayatını yaşanılmaz buldu.
Günümüzde çok okunan bir Amerikan şairi olan Sylvia Plath de kısa ömründe hak ettiği ilgiyi görememişti. Sırça Fanus (The Bell Jar) adlı bu ilk ve son romanı, ölümüne yakın dönemde bir takma adla yayımlanmış. Çoğu ilk roman gibi yazarın özyaşam öyküsünden beslenen romanda dünyaya ergenlik döneminde bir genç kızın gözünden bakıyoruz. Çevresinde olan bitenlerin, karşılaştığı insan ilişkilerinin sahteliğini gören, yaşamını böyle sürdürme düşüncesine katlanamayan, bu yüzden çok yalnız olan bir genç kızın gözünden. Annesi dahil hiç kimseyle sevgiye dayalı, anlamlı bir bağ kuramayan bir genç kızın dramına tanık oluyoruz… birinci ağızdan.


Kitap, Sylvia Plath’ın şiirlerine ilgi duyanlara -bu yapıtın kurgusal niteliğini unutmadan- Plath’ın iç dünyasını başka bir biçimde görme olanağı sunuyor… Okurken, satırların arasından uzanıp roman kahramanı Esther’in elini tutabilmek, ona çok şeyin başka türlüsünün mümkün olduğunu söylemek istedim… Kitap bitip gazete manşetleri ve televizyon haberleri üstüme sıçradığındaysa, Esther’lerin hala yalnız ve hala kaybetmekte olduklarını gördüm. Onlar, her yerde… Onlar, içimizi bizden iyi görebildikleri için mutsuz.

Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.

 

Advertisements

Nasıl Yaşanır. Sarah Bakewell.

Nasıl Yaşanır. Ya Da Bir Soruda Montaigne’in Hayatı ve Cevaplamak İçin Yirmi Teşebbüs. Sarah Bakewell. Çeviren: Emre Ülgen Dal. Domingo Yayınları, 2013.

Montaigne ve denemeleri üstüne bir biyografi. Kabaca kronolojik biçimde ilerleyen, birbirini tamamlayan 20 bölümden oluşuyor. Denemeler’i okumuş olanlar için okumalarını zenginleştirecek, onları yeniden Montaigne’e yöneltecek bir kitap. Montaigne’e yabancı olanları ise (hala varsalar) en kısa zamanda Denemeler’e uzanmak zorunda bırakacak diye düşünüyorum. Bende, Denemeler’in yeni çevirisini okuma isteği uyandırdı.

Bakewell’in anlatımı akıcı, içten, tutarlı. Kitap bir kaynak olarak ayakta duracak kadar bilgi içeriyor olmasına karşın okur bilgiye boğuluyormuş, bir ansiklopedi maddesi okurmuş gibi hissetmiyor. Bunu hep 21inci yüzyılda duran, Geoff Dyer‘ı anımsatan iğneleyici, kara mizaha yakın anlatımını her satırda sürdüren Bakewell sağlıyor.

Kitabın her bölümü “Nasıl Yaşanır?” sorusuna Montaigne’in vermiş olabileceği bir yanıtla başlıyor: “Ölümü Dert Etmeyin”, “Dikkatinizi Verin”…

Fransa’nın iç savaşla çalkalandığı, vebanın kol gezdiği Ortaçağ Avrupasında, kanlı katolik-protestan çatışmasının tam ortasında yaşayan, Kral yanlısı bir katolik olan Montaigne yüzlerce yıl sonrasının Türkçe konuşan/okuyan insanına ne söyleyebilir? Kısa yanıt: Çok şey. Uzun yanıt: Farklı inancı, felsefesi, etnik kökeni, dini, eğitim düzeyi olan binlerce okura yüzyıllardır ne söylüyorsa onu.

Bakewell’in kitabı, iyi bir biyografiden beklendiği gibi, yeterli tarihsel-kronolojik bilginin yanısıra tanıttığı insanın çevresini, içine doğduğu dünyayı, kendini ve ilgi alanını nasıl gördüğünü, inandırıcı, doyurucu biçimde anlatıyor. Daha da iyisi, bunu eğlenceli, aydınlatıcı, okuma arzusunu canlı tutan bir yaklaşımla gerçekleştiriyor. Virginia Woolf ve Nietzche‘nin Montaigne’den çok etkilendiklerini öğrenmek, Montaigne’in görüşlerinin, çelişkilerinin ve genel olarak yaşamının -o, bu terimi kullanmasa da- Taoculukla büyük ölçüde örtüştüğünü farketmek keyiflendirdi beni.

Montaigne’in dindarından tanrıtanımazına, sağcısından solcusuna, asilinden sokaktaki adamına onca insanı çağlardır etkileyebilmiş olmasının sırrını belki hiç öğrenemeyeceğiz. Belki hepimiz onda farklı ve kimi zaman birbiriyle çelişen düşüncelerin çekimine kapılıyoruz. Emin olduğum, yaşıyor olsa, bunları hiç umursamayacak olduğu.

Düşünceleri ve eylemleriyle çağının (hatta çağımızın) çok ilerisinde olduğuna inandığım Montaigne’in beni en çok çeken yanı, yaşamın tadını kaçırmayan kuşkuculuğu ve bunun doğal uzantısı olarak her türlü bağnazlığa uzak duruşu. “Hiçbir şey bilmiyorum. Aslında buna da emin değilim” diyen biri nasıl bağnaz olabilir?

Montaigne

Kitaptan, Montaigne’e en çok benzediği düşünülen resim.

Biz de, düşüncemiz de durmadan akmakta, yuvarlanmaktayız. Düşünce de, düşünülen şey de durmadan devinip değişmekte olduğu için birinden ötekine şaşmaz bir ilişki kurulamaz. (Montaigne, s. 129)

Bana öyle geliyor ki biz hiçbir zaman layık olduğumuz kadar küçümsenmiyoruz. (Montaigne, s. 145)

Eğer düşüncelerimi yatıracak olursam uyuyakalıyorlar. Eğer bacaklarım yürümüyorsa, aklım da çalışmıyor. (Montaigne, s. 157)

… bizi yalnız yaşamı ve duyguları olan hayvanlara değil, ayrıca ağaçlara, tüm bitkilere bağlayan bir saygı, genel bir insanlık görevi vardır. İnsanlara adalet borcumuz var: Diğer varlıklara da, anlayacakları iyilik ve incelik borcumuz var. (Montaigne, s. 178)

Bilinç üzerine yazan psikolog William James de benzer sezgiler içindeydi. Bir köpeğin deneyimini hiçbir şekilde anlayamayız, diyordu: “Fundalıklar altında bulunan kemiklere duyulan sevinci ya da ağaçlarla direklerin kokusunu…” Onlar da bizimkini anlamazlar; örneğin saatlerce bir kitabın sayfalarına bakmamızı. Yine de, her iki bilinç durumu da belirli bir niteliği paylaşır; yapılan işe tamamen dalındığında gelen “şevk” ya da “ürperti”. Bu ürperti, ilgi nesneleri farklı olduğunda bile, birbirimize ne kadar benzediğimizi görmemizi sağlamalı ve bu farkındalık da beraberinde şefkati getirmelidir. Benzerliklerimizi unutmaktan daha kötü bir siyasi hata olmadığı gibi, daha büyük kişisel ve ahlaksal bir yanlış da olamaz. (s. 180)

Kendi zihinlerimizi birkaç saniyeliğine bile olsa terk edip dünyaya bir başka varlığın gözünden bakabiliriz. Bu yetenek uygarlığın en büyük umududur. Ve bu bölümde nasıl yaşanır sorusuna verilen “Candan olun” yanıtının asıl anlamı işte budur. (s. 180)

Bana göre dünyanın en güzel yaşamı, mucizeden ve aşırılıktan uzak, ortak insan ölçülerine uyan yaşamdır. (Montaigne, s. 196)

Montaigne tanrısal hırslara güvenmez. Onun gözünde insanüstü olmaya çalışanlar, insanlık seviyesinin altına düşerler. (s. 199)

Montaigne’in politikası, insan işini iyi yapmalı ama çok da iyi yapmamalı diye özetlenebilir. (s. 250)

 

 

Eudora Welty. Photographs.

Eudora Welty. Photographs. University Press of Mississippi, 1989.

This book helped me define my relationship with photography. Firstly, it proves (as if that was really needed) that one can be really creative in more than one field. In Welty’s case, these fields include photography, journalism and literature. She succeded in all. Secondly, it proves once again that good photography has essentially little to do with technicalities. I will return to this later.

The book contains an introduction written by Reynolds Price (a keen supporter of her) as well as an interview with Welty by the publisher’s staff. Both are informative and contributory.

Watching photographs of Welty makes me feel relaxed. I do not remember any image that was shocking or hopelessly tragic. What amazes me most is the lack of even a trace of pretension. No thriving for a message, no forced addition of grossly symbolic elements. Just plain photographs by a mature person with sensitive eyes and an open mind. Many of the photographs are from 1930’s and her attention was mostly focused on American South with an emphasis on blacks and the rural life. The photograph that made it to the cover of the book is an excellent summary of what she has achieved.

Returning to technicalities, there are occasional photographs in the book that are not sharp, that are poorly focused or even seemingly poorly composed / processed / printed. And I like them all! I like what Ms. Eudora Welty, the self confident writer-photographer, shows me kindly: The technics is just peripheral to the real thing, which has always been the soul. Thanks for the lesson.

 

 

 

The Practice of Contemplative Photography. Andy Karr, Michael Wood.

The Practice of Contemplative Photography. Seeing The World With Fresh Eyes. Andy Karr, Michael Wood. Shambala, 2011.

 

This book is NOT for everyone and that is a good thing! Would you like to be like everyone?
Seriously, the book is for beginners with a certain mind set. Those trying to learn about technicalities, those who love to take innumerable selfies and those who like to “show” their images more than anything else will be very, very bored reading it. On the other hand, others who love to meditate upon small things, who appreciate noticing a feather sailing smoothly on still water may value this book immensely.
You do not have to know the Zen Buddhist (or, Daoist for that matter) terminology to understand the text. You may just need an open mind to do the exercises which are nicely described in detail. The book also offers many images as examples of “Contemplative Photography”.
I do not consider myself a beginner. Still, it did help me in understanding myself and my approach to photography. I have read it twice, from cover to cover. I recommend this book to like minded photographers.
The below are two of my images one can associate with contemplative photography.

The Fall

 

The Blue Boat

Yaşamın Aynası : Fotoğraf. Mehmet Ünal.

Yaşamın Aynası : Fotoğraf. Mehmet Ünal. Espas Yayınları, 2012.

 

Uzun süre Almanya’da çalışan Mehmet Ünal özellikle röportaj fotoğrafçılığına yoğunlaşmış bir sanatçı. Fotoröportaja ağırlık verilen bu kitapta Ünal, fotoğrafın kısa bir tarihçesini toplumcu bakış açısıyla aktarıyor. Bazıları tam sayfayı kaplayan -birkaçı kendisine ait- çok sayıda fotoğraf bulunan kitap keyifle okunuyor. Özellikle fotoğrafa yeni başlayan,  fotoröportaja ve sokak fotoğrafçılığına heves edenler için yararlı olabilir…

Halusinasyonlar. Oliver Sacks.

Halusinasyonlar. Oliver Sacks. Çeviren : Deniz Koç. Yapı Kredi Yayınları, 2015.

Seksenlerinde olan Dr. Oliver Sacks’ın son kitaplarından biri. Öncekilerden birini (Karısını Şapka Sanan Adam, Mars’ta Bir Antropolog, Müzikofili, Aklın Gözü) okudunuz ve hoşlandınızsa bunu da okumaktan keyif alacağınıza eminim. Sacks, sinirbilim uzmanı olan bir tıp doktoru. Sinirbilim ile ilgili konuları, gerçek hasta öykülerine dayanarak sokaktaki adamın rahatlıkla okuyabileceği biçimde yazabilmek gibi bir becerisi var.
Bu kitabın öncekilerden temel farkı, halusinasyon (sanrı) görmeye odaklanmış olması. Kitabı okumayacak olanların bile akıllarında yer etmesi gereken en önemli bilgi, gerçekte olmayan bir şeyi algılıyor olmanın (görüntü, ses, koku…) o kişide ağır bir akıl sağlığı sorunu olduğu anlamına gelmediği. Aksine, halusinasyonların çoğu akıl sağlığı ile ilgili sorunu olmayan insanlarda görünüyor. Bence yalnızca bunu kavramak için bile kitabı okumak isteyebilirsiniz.
Kitabın; paranormal fenomenler ve inançlarla ilgili düşüncelerinizi sarsabilecek kısımları olduğunu da söylemeliyim. Sacks, dini inançların kökenine, tarihine ilişkin şaşırtıcı ve önemli bilgiler sağlarken bunların okuru nerelere götürebileceği konusuna hiç girmemekle iyi ediyor. Çünkü maksadı arı kovanına çomak sokmak değil, işini yapmak…

The Silence of Animals. John Gray.

The Silence of Animals. On Progress and Other Modern Myths. John Gray. Farrar, Straus and Giroux, 2014.

Gray

 

Another John Gray book which reads like a thriller!

He is -as always- provocative and he generalizes easily and jumps to strong conclusions from his observations shared by other writers. He happens to be the author of books that receive most markings by my pencil!

The book contains 3 chapters each composed of about 10 article-length sections. Sections usually start with a (sometimes lengthy) quote and Gray builds his arguments from there. This structural design helps him focus more easily and it can also make the unwary an easy prey for his line of thought. Yet, I am not complaining.

Although John Gray is accused of changing paths (on Liberalism, mostly) this book essentially follows his earlier anti-humanist approach. His stance in Straw Dogs (Saman Köpekler), and in Black Mass (Kara Ayin) has not changed. Here, the attack is focused on the belief in “progress”.  This is just another “myth” according to Gray and it is a most influential one in a negative sense. Strictly speaking, “better times are ahead” is a false claim on personal as well as universal scales. A person believing in this myth misses the life altogether as life is never in the future… Societies living according to this myth are manipulated and likewise, are doomed.

At this stage of my life, I am in the midst of a radical change in my understanding of myself and of the world.  That is probably why I understand Gray and I totally agree with him. I no longer believe in progress.

Just a few quotes as appetizers for future readers :

– ‘Humanity’ is a fiction composed from billions of individuals for each of whom life is singular and final. (p7)

– The myth of progress casts a glimmer of light of meaning into the lives of those who accept it. (p11)

– To think of humans as freedom-loving, you must be ready to view nearly all of history as a mistake. (p58)

– If belief in human rationality was a scientific theory it would long since have been abandoned. (p72)

– Cognitive dissonance is the normal human condition. (p73)

– Rational or not, life without myth is like life without art or sex – insipid and inhuman. The actuality, with all its horrors, is preferable. (p79)

– Like cheap music, the myth of progress lifts the spirits as it numbs the brain. (p80)

– Unbelief today should begin by questioning not religion but secular faith. A type of atheism that refused to revere humanity would be a genuine advance. (p81)

 

I think I should stop before converting a large part of the book to quotes!

I like Gray. I can follow and digest his arguments as he prefers to serve them. I doubt if this can make any of us more palatable!