Hayat Problem Çözmektir. Karl Popper.

Hayat Problem Çözmektir.  Bilgi, Tarih ve Politika Üzerine. Karl Raimund Popper. Çeviren : Ali Nalbant. Yapı Kredi Yayınları, 5inci Baskı, 2015.

Popper’le, bir okur olarak, 25 yıl kadar önce İrlandalı bir arkadaşım aracılığıyla tanışmıştım. O yıllardaki okumalarımdan beni çok etkileyen kavramı hiç unutmadım. Bu, bilimsel yaklaşımın her zaman teorilerden oluştuğu ve bilimin ayırıcı özelliğinin bu varsayımların “yanlışlanabilir” olmasında yattığı vurgusuydu. Çağımızın önde gelen felsefecilerinden Popper’in bilime ve felsefeye en büyük katkılarından birinin bu vurgu olduğuna inanıyorum. Bilimin, yanlış oldukları gösterilebilir teorilerden / tezlerden oluştuğunu görmek ve -daha da önemlisi- bunun bir kusur veya eksiklik olmadığının ayırdında olmak, düşünen insan için çok önemli. Akademisyenliğim süresince, ele aldığım her konuda güncel bilimsel bilgilerin o an için geçerli varsayımlar (teoriler) olduklarının bilincinde oldum. Öğrencilerime de bunu vurguladım. Bu tavır, güncel bilgilere, yaklaşımlara, sınıflamalara hak ettiklerinden daha fazla değer verenlere ters gelebilir. Bilimsel kaynaklarda, ders kitaplarında yer verilen bilgileri kutsal metinler, değişmez gerçekler gibi görmeye yatkın olanları şaşırtıp kızdırabilir. (Bu bilgilerin kitabın sonraki baskılarında değişiyor olması, bilimin varsayımlardan oluştuğunu kabul etmeyenleri nasılsa etkilemiyor). Popper’in görüşlerine yabancı olanlar için sınavlar, öğrencilerin güncel bilimsel gerçekleri öğrenip öğrenmediklerini sorgulamanın bir aracına dönüşür. Onlar için ilgili bilimsel alanın kitapları “gerçekler” ile doludur. Bunları bilmeyenler gerçeği bilmiyordur. Popper’in (benim de gönülden katıldığım) bakış açısından, bilimsel kitaplar “gerçekler” ile değil, güncel, sınanmış, o ana kadar yapılmış gözlemleri açıklayan, işe yarayan varsayımlarla doludur. O kadar. Kullanılan varsayım, (tıpta, mühendislikte, astronomide nerede olursa olsun) gözlemlerle çeliştiğinde yerini daha iyi bir varsayıma bırakır. Zamanın tüm hekimlerinin bir infeksiyon hastalığı olduğuna inandıkları Beriberi’nin bir vitamin eksikliği olduğunun anlaşılması süreci bunun ilginç örneklerinden biridir.

Popper’ın bilimsel yöntemin işleyişi ile ilgili görüşleri, bilim ile bilim dışı (din dahil) arasındaki sınırın nasıl çizilebileceğini de belirler. Örnek olarak, bir hastalığın nasıl tedavi edilebileceği konusunun, dinin ve din adamlarının alanı dışında olduğu açıktır. Tanrının var olup olmadığı, meleklerin nitelikleri, hangi ibadetin ne anlamı olduğu gibi konular ise bilimsel çalışmanın kapsamı dışındadır.

Popper’in yaygın olarak bilinen totaliterlik karşıtı, onun terimiyle “açık toplum”dan yana (anti-Marxist diye de özetlenebilecek) görüşleri de dolaylı olarak bilim felsefesine ilişkin görüşlerinin uzantısıdır. Tarihsel materyalizmin bilimsel olduğunu da, bununla ilişkili determinist yaklaşımları de kabul etmez.

Tüm felsefecilerin olduğu gibi, Popper’in görüşleri de tartışmalıdır. Zaten, bu görüşler tartışılsın diye dile getirilmektedir. Popper’i kapitalizmin, sömürünün, zalimliğin savunucusu olarak görme kolaycılığına kapılmadan, yazdıklarını -aracısız- okumak, düşünen insanın kendi düşüncelerini/inançlarını sınaması için gerekli bir etkinlik. Popper’ın yazdıklarından ve konuşmalarından derlenmiş bir seçki olan “Hayat Problem Çözmektir” işte tam da bu işe yarayabilir. Söyledikleri ilginizi çekerse, bazıları Türkçeye çevrilmiş olan yapıtları (Açık Toplum ve Düşmanları, Bilimsel Araştırmanın Mantığı, Daha İyi Bir Dünya Arayışı) elinizin altında.

Kitaptaki yazılar iki bölümde toplanmış. İlki “Doğa Hakkındaki Bilginin Sorunları” başlığını taşıyor. İkincisi ise “Tarih ve Politika Üzerine Düşünceler”. İlkinde Popper’in bilimin yapısı ve işleyişi üzerine düşünceleri akıcı ve sürükleyici örneklerle anlatılıyor. Kitaplaştırılması baştan planlanmamış konuşma ve makalelerin bir araya getirilmiş olması, Popper’in en önemli tezlerinin yinelenmesine neden oluyor. Bu da, aslında, onu daha iyi anlamaya yardım ediyor. İkinci bölüm ise ağırlıklı olarak demokrasinin ne olduğu – ne olmadığı üzerine. Komünizm karşıtlığının temelinde hangi akıl yürütmelerin bulunduğunu da burada görüyoruz. Daha iyi bir dünya özlemini bir kenara atmayan, insana -herşeye karşın- güvenen, inatla iyimser olduğunu vurgulayan Popper’in günümüz insanını bunaltan, isyan ettiren sorunların çözümü için neler önerdiği de kitabın sonlarında yer alıyor. Çok farklı kulvarlarda yol alsa da, hayranı olduğum felsefeci / deneme yazarımız Nermi Uygur da düşünen insana güvenme, iyimser ve güleryüzlü olma konularında Popper ile aynı noktada duruyor. Bu yönleriyle, ikisi de antidepresif etkili!

Popper, yaşamı ak ve kara / iyi ve kötü / aydınlık ve karanlık diye görenlerin ve bundan fazlasını akıl karıştırıcı, huzursuz edici, gereksiz bulanların okuyacağı bir yazar değil. Kendi doğrularını, kendi inançlarını başkalarının baktığı yerden görmeye cesareti olmayanların; inandıklarını sorgulamayı aklından geçirmeyenlerin okumak isteyeceği biri değil. Aslında, kendine yetecek tüm doğruları zaten bilen biri -Popper bir yana- neden birilerinin ne dediğini merak etsin ki? Neyse, tüm diğer okuryazarlar için, “Popper’in temel tezlerinin kısacık bir özetine bakmakla ne kaybederim” diyenler için bu küçük kitapçıkta bir dünya sağlam görüş var. Almaz mısınız?

Birinci Bölümden :

İnanıyorum ki, felsefi indirgemecilik bir yanılgıdır. Her şeyi özlükler ve tözler aracılığıyla nihai bir açıklamaya, yani ne daha fazla açıklama gerektiren ne de daha fazla açıklama getirme yetisi olan bir açıklamaya indirgeme dileğinden türemektedir. Nihai bir açıklama kuramından vazgeçer vazgeçmez hep daha fazla “Neden?” diye sorabildiğimizi fark ederiz. Neden-soruları hiçbir zaman son bir yanıta götürmez. Akıllı çocuklar bunu bilir görünürler, her ne kadar sonunda, ilke olarak sonsuz bir dizi soruyu yanıtlamak için yeterli zamana asla sahip olamayacak yetişkinlere teslim olsalar da. s. 69

Bilgikuramımın temel fikri, problemlerin ve hipotezler oluşturarak ve kuramlar ya da tahminler aracılığıyla bunların çözüm denemelerinin, bütün gözlemlerimizden önce geldiğidir. Kuramlar hem mantıksal hem de tarihsel olarak deneyimimizin ortaya çıkmasında yol göstericidir – hem kişisel tarihimizde, hem de insanlık tarihinde yol göstericidir. s. 89

Seksenüç yaşımda ben, bugün, tanıdığım en mutlu insanım. Yaşamı tarifsiz bir ölçüde harika buluyorum. Aynı zamanda iğrençtir de, çünkü en yakın akraba ve arkadaş çevremde korkunç derecede üzücü ölüm biçimlerine tanık oldum. Yakın akrabalarımdan onaltısı Hitler’in kurbanı oldu, ya Auschwitz’te ya da intihar ederek. Bütün bunlara rağmen ve her ne kadar bazen çaresiz kaldıysam ve bugün de büyük dertlerim varsa da, “son gülen iyi güler” sözü benim için de geçerli; sonuçta mutluyum. s. 91

… günümüzde entelektüeller arasında yaygınlaşan dünyamızın kötülüğü ideolojisini bir budalalık ve sahte bir din olarak görüyorum. s. 92

Hiçbirimiz hiçbirşey, ya da neredeyse hiçbirşey bilmiyoruz. Öyle tahmin ediyorum ki bu, yaşamımızın temel gerçeklerinden biridir. Hiçbir şey bilmiyoruz, sadece tahmin edebiliriz. s. 92

Doğabilimsel bilgi, bilgi olmasa da, bu alanda elimizdekilerin en iyisi odur. Ben buna tahmin bilgisi diyorum – kesin bilgi isteyen ve onsuz olamayacaklarına inanan insanları, az çok teselli edebilmek için. s. 93

Bilim doğruluk arayışıdır, kesinlik arayışı değil. s. 94

Herşey olabilirim, ama din karşıtı asla. Benim dinim dünyanın mükemmelliklerinin öğretisidir; özgürlüğün ve harika insanların yaratıcı güçlerinin öğretisi. Korkunun, acının, destek olabileceğimiz ümitsizlerin öğretisi. İnsanlık tarihinde meydana gelmiş ve hala tekrar tekrar meydana gelen iyilik ve kötülüklerin öğretisi. Ve de insanların, özellikle de en zor yaşamı sürmüş olan kadın ve çocukların yaşam sürelerini uzatabildiğimiz yolundaki sevinçli haberin öğretisi. Başka bir şey de bilmiyorum. Her ne kadar bilimsel doğruluk arayışı benim dinimin bir parçası ise de, büyük bilimsel hipotezler bir din değildir. Olamazlar da. s. 99

Çocukların gerçekten liderlere ve önderlere, dogmalara ve sağlam bir düzene gereksinimi vardır. Ama daha sonra yetişen genç insanlar, kendilerini liderlerden, dogmalardan, “bilici”lerin ideolojilerinden kurtarabilirler ve kurtarmalıdırlar. Bu çok da kolaydır. Kafanıza hiçbir şey sokulmasına izin vermeyin – tabii benim tarafımdan da. s. 99

Entelektüeller hiçbir şey bilmiyor. Mütevazı olmamaları, küstahlıkları, herhalde dünya üzerinde barışın en büyük engelidir. En büyük umut, ukala olmakla beraber, bunu görmeyecek kadar aptal olmamalarıdır. s.101

Hatalar yapmaya devam edeceğiz. Ama şu hipotezin belki de gerçek olabileceği umudu var : İdeoloji olmazsa savaş da olmaz. İdeolojilere karşı savaş, her durumda girişilmeye değer bir savaştır. s. 101

Ben bildiğimiz her şeyin, genetik olarak a priori olduğunu iddia ediyorum. Yalnızca a priori olarak kendimizin icat ettiği şeylerin ayıklanması a posterioridir. s. 103

Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse: Sadece deneme ve yanılma aracılığıyla öğreniyoruz. Denemelerimiz ise daima bizim hipotezlerimizdir. Dış dünyadan değil, bizden kaynaklanırlar. Dış dünyadan sadece bazı denemelerimizin bir yanılgı olduğunu öğreniriz. s. 104

Hiçbir şey bilmiyoruz – bu birincisi.
Bu nedenle çok alçakgönüllü olmalıyız – bu ikincisi.
Bilmediğimiz halde bildiğimizi iddia etmemeliyiz – bu da üçüncüsü.
Halka sevdirmek istediğim yaklaşım kabaca budur. Ama geleceği pek parlak görünmüyor. s. 115

 

İkinci Bölümden :

Usçu basitçe, haklı çıkmaktan çok öğrenmeye değer veren; yabancı fikirleri olduğu gibi kabullenmek yerine, kendi fikirlerini başkalarının eleştirisine açarak ve başkalarının fikirlerini eleştirerek öğrenmeye açık olan insandır. Burada vurgu, eleştiri fikrinde veya daha doğrusu eleştirel tartışma fikrinde yatmaktadır. … Usçu, usunu başka insanlara borçlu olduğunu bilir. s. 129

… tarihin anlamı sorusunun genel olarak sorulduğu anlamda, cevap olarak şunu söylüyorum : Dünya tarihinin anlamı yoktur. s. 150

… güce tapma, putperestliğin ve kölelik ruhunun en alçakça biçimlerinden biridir. s. 152

Şans oyunları gibi tarihselcilik de, davranışlarımızın ussallığının ve sorumluluğunun uyandırdığı çaresizlik duygumuzdan doğmuştur. O yozlaşmış bir umut ve yozlaşmış bir inançtır, ahlaksal coşkumuzda ve başarıyı küçümsememizde temellenen umut ve inancın yerine, sahte bir bilimden çıkan bir kesinliği koyma denemesidir. s. 161

Devlet yetkisinin kötüye kullanılmasını engellemek için özgürlüğe, özgürlüğün kötüye kullanılmasını engellemek için de devlete gereksinimimiz vardır. Bu açıkça hiçbir zaman soyut bir şekilde ve ilke olarak asla yasalarla tam olarak çözülemeyecek bir problemdir. Bir yüce divana ve her şeyden de çok, iyi niyete gerek vardır. s. 179

Neden biz entelektüellerin yardım edebileceğini düşünüyorum? Çok basit : Biz entelektüeller binlerce yıldır en korkunç zararları verdiğimiz için. Bir fikir, bir öğreti, bir kuram adına kitlesel kıyım – işte bu bizim işimiz, bizim icadımızdır; entelektüellerin icadıdır. İnsanları -hep de iyi niyetle- birbirine karşı kışkırtmaktan bir vazgeçebilsek, bu bile çok şey kazandırırdı. Bizim için bunun imkansız olduğunu kimse söyleyemez. s. 196

Ben gelecek hakkında hiçbir şey bilmeyen ve o yüzden hiçbir öngörüde bulunmayan bir iyimserim. s. 216

Politik özgürlük –despotluktan özgür olmak– bütün politik değerlerin en önemlisidir. Her zaman politik özgürlük için savaşmaya hazırlıklı olmalıyız. Özgürlük her zaman kaybedilebilir. Hiçbir zaman onu güvenceye aldığımızı düşünerek elimiz boş durmamalıyız. s. 220

Popper konusunda önyargıları olan, kendince haklı nedenlerle Popper’i “kötülerden yana” olmakla suçlayan veya onu hiç tanımayanlara kitabın son iki paragrafını alıntılayarak bitiriyorum (s. 258) :

Gelecek açıktır. Önceden belirlenmiş değildir. Bu yüzden kimse olacakları önceden söyleyemez – rastlantılar hariç. Gelecekte bizi bekleyen olasılıklar, hem iyileri hem kötüleri, önceden görülemez. “İyimserlik ödevimizdir” derken, sadece geleceğin açık olmasını değil, aynı zamanda geleceği yaptıklarımızla hepimizin birlikte belirlemesini de kastediyorum. Gelecek olanlar için hep birlikte sorumluyuz.

Bu yüzden kötü bir şeyi önceden bildirmek yerine, geleceği daha iyi yapabilecek şeyler için emek vermek hepimizin ödevidir.

Ölümsüzleştirme Kurulu. John Gray.

Ölümsüzleştirme Kurulu. Bilim Işığında Kefeni Yırtmaya Dönük Garip Arayış. John Gray. Çeviren Nurettin Elhüseyni. Yapı Kredi Yayınları, 2013.

John Gray’in okuduğum diğer kitapları gibi (Saman Köpekler, Kara Ayin, The Silence of Animals), Ölümsüzleştirme Kurulu da kalıplaşmış yargılarımızdan birine eleştirel bakışı amaçlıyor. Kitabın alt başlığı aynı zamanda iyi bir özet : Bilim Işığında Kefeni Yırtmaya Dönük Garip Arayış. Gray bu kez de kışkırtıcı ve şaşırtıcı.

Bilim ve teknolojinin 19uncu yüzyıldan bu yana hayatımızı her gün daha çok etkiliyor olması, düşünme biçimlerimizi ve ilişkilerimizi kaçınılmaz olarak etkiliyor. Aynı nesil, başka kentteki yakınına telefon etmek için numara yazdırıp kuyruğa girmeyi ve saatlerce beklemeyi de yaşadı, cebinde taşıdığı ufacık bir kutucukla dünyanın bir başka ucundaki yakınıyla görüntülü iletişimi de… Kahvaltıda ne yiyeceğimizden, giysi seçimimize, gözlük camımızdan diş fırçamıza kadar her yanımız bilim/teknoloji… Eskiden padişahları ölüme götüren hastalıklar orta halli insanlar için artık tehlikeli bile değil. Ortalama yaşam süresi, insanların birbirini öldürmek için en az eskisi kadar istekli ve becerikli olmasına karşın, uzamaya devam ediyor. Daha yüz yıl kadar önce, deneyimli hekimlerin yaptığı otopsilerde bile tanısı konamayacak hastalıklar artık ortada belirti bile yokken tanınabiliyor. Böyle olunca, insanların bilimden beklentileri de gittikçe artıyor. Binlerce yıldır kafaları kurcalayan ölümsüzlük olasılığı acaba kapıda mı?

Gray, üç bölümlü kitabında 19uncu yüzyıl sonralarında İngiltere’de üst sınıftan insanlar arasında yayılan ruh çağırma oturumlarını (1inci bölüm) ve Sovyetler Birliğindeki ölümsüzlük arayışlarını (2nci bölüm) ayrıntılı olarak ele alıyor. Amerika Birleşik Devletlerinde bir gün diriltilme umuduyla öldükten sonra dondurulanlara da değiniyor (3üncü bölüm). Bu beklentilerin altında yatan psikolojik, toplumsal, dini, ideolojik bileşenleri sergilemeye çalışıyor. Ölümsüzlük düşüncesinin ardına takılan, çoğu ortalamanın üzerinde eğitimli, varlıklı, sıradışı insanların arayışlarını çözümlüyor. “Ölümsüzleştirme Kurulu”nun gerçek olduğunu da bu arada öğreniyoruz. Araştırmacı kara mizah!

İlk bölümde Victoria dönemi ve sonrası İngiltere, ikincisinde Sovyetlerin ilk dönemleri ağırlıklı olarak ele alınıyor. İlkini merakla, ikincisini şaşkınlıkla, günümüzün ele alındığı son bölümü ise keyifle okudum!

Kitabın ikinci bölümü Lenin’in bir sözü ile başlıyor : “Bir gün bir maymun bir insan kaftasını eline alacak ve nereden geldiğini merak edecek” (s.87) Belli ki ölümsüzlük arayışı konusunda, kendisini izleyenlerden çok farklı düşünüyormuş!

Bakalım alıntılar Gray’in ne kadar kışkırtıcı olabileceğini yeterince gösteriyor mu? :

“Ama bilim ile sözde bilim arasındaki sınır bulanık ve oynaktır; sınırın geçtiği yer ancak dönüp geriye bakıldığında insana berrak görünür. İnanca özgü aşırılıkların dokunmadığı saf bilim yoktur.” s.14

“Victoria döneminin seküler düşünürleri Tanrı yok olduğunda, ahlakın ortaya çıkan boşluğu dolduracağı görüşündeydi. Ama tanrıcılık devreden çıktığında, bizzat kategorik bir ahlak fikri anlamsız hale gelir”. s31

“Bilim geleceğin geçmiş gibi olacağı inancına dayanır; ama bu inanç rasyonel bakımdan temelsizdir.” s.60

“Psişik araştırmalar seküler düşünceye bir tepkiydi. Sekülerleşmenin momentumunu yitirmesiyle birlikte, öbür dünyaya ilişkin bilimsel kanıt arayışından büyük ölçüde vazgeçildi. Ama kefeni yırtma çabası sürüyor. Ölümden sonra yaşam umudunun yerini ölümün alt edilebileceği inancı almış durumda.” s.159

“Bilimin ölümsüzlüğü sağlayabileceği fikrinin sorunlu tarafı, insan kurumlarının değiştirilemez biçimde ölümlü olmasıdır.” s.161

“Bilim sorun çözmenin bir aracıdır, hem de insanların elindeki en iyi araçtır. Ama en başarılı düzeye çıktığında, bazıları içinden çıkılmaz nitelikte olan yeni sorunlar yaratma gibi bir tuhaflığı vardır.” s. 161

“… indirgemeci bir yaklaşımla anlaşıldığında bile, dünya insan denen hayvana oranla akıllı davranış yönünde daha büyük bir yetiye sahiptir. Dünya işleyen bir sistemken, ‘insanlık’ bir hayalettir. Bilinçsiz gezegene zeka yakıştırmak düşüncesiz insanlığa zeka yakıştırmaktan daha akla yakındır.” s.167

“Bir yasa arama uğraşı anlamındaki bilim ideali, ancak dünyanın düzenli olduğu inancıyla desteklenebilir; ama dünyanın düzenli olduğu bilimsel yaklaşımla ortaya konulamaz.” s.168

“İnanç ve büyü birbirine karşıttır.” s.169

“Tutarlı bir doğalcı için bilim ancak hayvansı kurcalamanın incelmiş bir biçimi, insanların şimdiye kadar yaşadıkları evren köşesinde yollarını bulmak için geliştirdikleri bir yordam olabilir. Bilimi yasa arayıcı bir uğraş yerine, insanların hiçbir zaman anlayamayacakları bir dünyayla başa çıkmak için kullandıkları bir araç olarak düşünebiliriz.” s. 171

“Kıyamette ölülerin dirilişi, gelişen bilgiyle donanmış insanlığın daha iyi bir dünyaya doğru ilerlediği fikri kadar inanılmaz değildir.” s.173

“Öbür dünya ütopya gibidir, yani hiç kimsenin yaşamak istemediği bir yerdir. Mevsimler olmazsa hiçbir şey olgunlaşıp yere düşmez, yaprakların rengi ya da gökyüzünün engin maviliği hiç değişmez. Hiçbir şey ölmediği için, hiçbir şey de doğmaz. Sonsuz varoluş sürekli bir sükunet, mesar huzurudur. Ölümsüzlük peşinde koşanlar kaostan bir çıkış yolu ararlar; ama ister doğal, isterse ilahi olsun, bu kaosun parçasıdırlar. Ölümsüzlük boş bir perdeye yansıtılan sönük ruhtur sadece. Bir yaprağın düşüşünde daha fazla günışığı vardır.” s.180

Hazır olunan bir ölümün taçlandıracağı yaşam, ölümsüzlükten çok daha güzel olmalı.

Bilim ve Din İlişkisi Üzerine / On The Relations of Science and Religion

Daha çok “Darwinism” etiketi altında bir tartışmadır gidiyor. Bakın, ben ne diyorum:
Bilimsel çalışmalar, bir “inancı” aşağılayamaz, bir inanca hakaret edemez.
Çünkü, inançlar ve bir inanç sistemi olan dinler, bilimsel yönteme kapalıdır. Bilimin yöntemleri, değerlendirmeleri, öngörüleri bilimsel teoriler için geçerlidir. Dinler, birer bilimsel teori değildir. Dolayısıyla, bilimsel bulgular/düşünceler/teoriler bilimle ilgilenenleri ilgilendirir.
“İnananlar”, inançlarının desteğini -eğer gerekiyorsa- kendi gözlemlerinde veya gene kendi inançlarında aramalı ve bulmalıdırlar.
İnançlarının “doğruluğuna, geçerliliğine” bilimsel kanıt arayanlar, ya inançlarından kuşku duyanlardır, ya da gerçekte inançsız olanlar!.
“İnanç”, kanıtını bilimde aramaz, aramamalıdır.
Din, deneye gelmez! Deneye, eleştiriye açık olmak ve “yanlış olabileceği olasılığını baştan kabul etmek” hiçbir inanç sistemi için kabul edilebilir değildir. Oysa, tüm bilimsel teoriler “yenilenebilir, değiştirilebilir, tümüyle geçersiz duruma gelebilir”. Bilim ve din arasında bir rekabet varmış gibi davranmak gariptir.
Bilim, “insanların maymundan geldiği” teorisini (aslında böyle bir teori olmadığı bir yana), bilimsel yöntemlerle istediği gibi değerlendirebilir. Sonuçta bu teoriyi çöp sepetine atıp yerine yenisini gene bilimsel yöntemlerle koyabilir. Bunu yaparken inançlardan/inançlılardan onay alması gerekmez. İnanç, bilime yol gösteremez. Bilim de, neye inanılacağını belirlemek ile ilgili değildir. Bunlar, bilimi dinden, dini bilimden daha “kıdemli veya üstün” yapmaz. (Bknz.: Karl Popper, Problem of Demarcation). Yalnızca “farklı” yapar!
Bilim, yeryüzünde bu günkü yaşam formlarının nasıl oluştuğu sorusunun yanıtını, bilimsel yöntemlerle arar, birtakım teoriler geliştirir, birtakım teorileri terk eder. Bunun inanç ile hiç bir ilgisi yoktur.
O nedenle, bilimsel bulguların kendi inancıyla çeliştiğini düşünenlerin, sorunu kendi içlerinde halletmeleri gerekir; bilim, onların neye inandıklarıyla ilgili değildir.
Evrende yaşamın nasıl varolduğu, insanın ve diğer canlıların nasıl meydana çıktığı konusunda inançlar olabilir; bunlar kutsal metinlere dayalı olabilir. İsteyenler bunlara inanırlar; bilimsel yöntemlerin, teorilerin bulguları “bu inanç” ile ilgili değildir, inananları bağlamaz. Bilimsel bulgular, bilimsel araştırmacıları, bilim insanlarını bağlar ve tümü bilimsel yöntemlerle (deney, gözlem…) yenilenebilir, değiştirilebilir, geliştirilebilir. Bilim, gözlemleri açıklamakta yetersiz kalan bir teorinin yerine kolayca yenisini koyar, bir formülün daha iyisini bulduğunda eskisini boşlar.
Bilim, elindekinin “en son ve tek gerçek” olduğunu asla kabul etmez. Bunu kabul ederse, kendini inkar etmiş olur.
İnanç ise, daha yola çıkarken, “en son ve tek gerçek”i elinde tutar.
İnancına bilimde kanıt aramak -her şey bir yana- inancı zedeler.
Böyle yapanlar, bilimsel gelişmeler onların inançlarıyla iyice uyumsuz hale geldiğinde (güneş sisteminin keşfi örneğindeki gibi), bunun aslında inançlarının kaynağında hep var olduğunu, yalnızca kendilerinin onu görmekte geç kaldıklarını söyler ve durumu inanç kaynağının kusuru olarak değil, insani bir zaaf olarak açıklarlar. Bu nedenle, bir bilimsel teoriye “inanç temelinde” karşı çıkanlar zaman içinde haksız çıkabilirler / yanılabilirler ama inançlarının kaynağı bundan etkilenmez. Hep aynı kalan ve her türlü teorinin / gerçekliğin üstünde / ötesinde olan bu kaynak, “bilimsel” değildir. Bunun, “doğru” veya “yanlış” olmakla bir ilgisi yoktur; yanıtı bilinmeyen bir sorunun yanıtını aramak ve tutarlı bir biçimde bulmak için “kullanılabilir” olmak veya olmamakla ilgisi vardır.
Örnek olarak, domuz gribi virüsüne karşı nasıl bir aşı geliştirilebileceği sorusu “bilimsel” bir sorudur. Yanıtı “bilimsel” yöntemlerle araştırılır, bulunur. Yarın daha iyi bir yöntem bulunduğunda, o kullanılır. İnanç kaynakları, böyle bir sorunun bilimsel yanıtını aramak için başvurulması doğru olacak kaynaklar değildir. (Ancak, kimse sizi bu sorunun yanıtını o kaynaklarda inancınıza uygun yöntemlerle aramaktan alıkoymaz. Bilimsel olmayan yöntemlerle bulacaklarınız “bilimsel” olmaz ama bu da sizi üzmemelidir).
Bilimsel teoriler (bu örnekte Darwinist ve benzeri teoriler) inançları sarsmak / yıkmak / etkilemek amacıyla ortaya konmamıştır. Bu teorilerle ilgilenen, bunu çalışma alanı olarak seçen tüm bilim insanlarını inançsız / dinsiz olarak görmek, bilgisizliktir.
İnancını bilimle doğrulamak isteyip bunu başaramayanların, kendi hatalarının faturasını bilim insanlarına çıkarması en hafif deyimiyle haksızlıktır. Bilimle doğrulanmaya gereksinim duyan inanç, eksiktir.
Bilimsel bulgulara “inanmayanlar”; bu bulgulara “inananların” inancına saygı göstermek zorunda değil midirler? (Dikkat, bu bilimsel bir soru değildir!)
Hafifçe konu dışı ama, “ilim” sözcüğünün ikibin yıl önceki ortadoğuda taşıdığı anlam ile “bilim” sözcüğünün 20nci, 21inci yüzyılda taşıdığı anlamları “aynı” sanmak da insanı yanlışlara götürebilir… “Bilimsel” yanlışlara tabii!

Daha çok “Darwinism” etiketi altında bir tartışmadır gidiyor. Bakın, ben ne diyorum:

Bilimsel çalışmalar, bir “inancı” aşağılayamaz, bir inanca hakaret edemez.

Çünkü, inançlar ve bir inanç sistemi olan dinler, bilimsel yönteme kapalıdır. Bilimin yöntemleri, değerlendirmeleri, öngörüleri bilimsel teoriler için geçerlidir. Dinler, birer bilimsel teori değildir. Dolayısıyla, bilimsel bulgular/düşünceler/teoriler bilimle ilgilenenleri ilgilendirir.

“İnananlar”, inançlarının desteğini -eğer gerekiyorsa- kendi gözlemlerinde veya gene kendi inançlarında aramalı ve bulmalıdırlar.

İnançlarının “doğruluğuna, geçerliliğine” bilimsel kanıt arayanlar, ya inançlarından kuşku duyanlardır, ya da gerçekte inançsız olanlar!.

“İnanç”, kanıtını bilimde aramaz, aramamalıdır.

Din, deneye gelmez! Deneye, eleştiriye açık olmak ve “yanlış olabileceği olasılığını baştan kabul etmek” hiçbir inanç sistemi için kabul edilebilir değildir. Oysa, tüm bilimsel teoriler “yenilenebilir, değiştirilebilir, tümüyle geçersiz duruma gelebilir”. Bilim ve din arasında bir rekabet varmış gibi davranmak gariptir.

Bilim, “insanların maymundan geldiği” teorisini (aslında böyle bir teori olmadığı bir yana), bilimsel yöntemlerle istediği gibi değerlendirebilir. Sonuçta bu teoriyi çöp sepetine atıp yerine yenisini gene bilimsel yöntemlerle koyabilir. Bunu yaparken inançlardan/inançlılardan onay alması gerekmez. İnanç, bilime yol gösteremez. Bilim de, neye inanılacağını belirlemek ile ilgili değildir. Bunlar, bilimi dinden, dini bilimden daha “kıdemli veya üstün” yapmaz. (Bknz.: Karl Popper, Problem of Demarcation). Yalnızca “farklı” yapar!

Bilim, yeryüzünde bu günkü yaşam formlarının nasıl oluştuğu sorusunun yanıtını, bilimsel yöntemlerle arar, birtakım teoriler geliştirir, birtakım teorileri terk eder. Bunun inanç ile hiç bir ilgisi yoktur.

O nedenle, bilimsel bulguların kendi inancıyla çeliştiğini düşünenlerin, sorunu kendi içlerinde halletmeleri gerekir; bilim, onların neye inandıklarıyla ilgili değildir.

Evrende yaşamın nasıl varolduğu, insanın ve diğer canlıların nasıl meydana çıktığı konusunda inançlar olabilir; bunlar kutsal metinlere dayalı olabilir. İsteyenler bunlara inanırlar; bilimsel yöntemlerin, teorilerin bulguları “bu inanç” ile ilgili değildir, inananları bağlamaz. Bilimsel bulgular, bilimsel araştırmacıları, bilim insanlarını bağlar ve tümü bilimsel yöntemlerle (deney, gözlem…) yenilenebilir, değiştirilebilir, geliştirilebilir. Bilim, gözlemleri açıklamakta yetersiz kalan bir teorinin yerine kolayca yenisini koyar, bir formülün daha iyisini bulduğunda eskisini boşlar.

Bilim, elindekinin “en son ve tek gerçek” olduğunu asla kabul etmez. Bunu kabul ederse, kendini inkar etmiş olur.

İnanç ise, daha yola çıkarken, “en son ve tek gerçek”i elinde tutar.

İnancına bilimde kanıt aramak -her şey bir yana- inancı zedeler.

Böyle yapanlar, bilimsel gelişmeler onların inançlarıyla iyice uyumsuz hale geldiğinde (güneş sisteminin keşfi örneğindeki gibi), bunun aslında inançlarının kaynağında hep var olduğunu, yalnızca kendilerinin onu görmekte geç kaldıklarını söyler ve durumu inanç kaynağının kusuru olarak değil, insani bir zaaf olarak açıklarlar. Bu nedenle, bir bilimsel teoriye “inanç temelinde” karşı çıkanlar zaman içinde haksız çıkabilirler / yanılabilirler ama inançlarının kaynağı bundan etkilenmez. Hep aynı kalan ve her türlü teorinin / gerçekliğin üstünde / ötesinde olan bu kaynak, “bilimsel” değildir. Bunun, “doğru” veya “yanlış” olmakla bir ilgisi yoktur; yanıtı bilinmeyen bir sorunun yanıtını aramak ve tutarlı bir biçimde bulmak için “kullanılabilir” olmak veya olmamakla ilgisi vardır.

Örnek olarak, domuz gribi virüsüne karşı nasıl bir aşı geliştirilebileceği sorusu “bilimsel” bir sorudur. Yanıtı “bilimsel” yöntemlerle araştırılır, bulunur. Yarın daha iyi bir yöntem bulunduğunda, o kullanılır. İnanç kaynakları, böyle bir sorunun bilimsel yanıtını aramak için başvurulması doğru olacak kaynaklar değildir. (Ancak, kimse sizi bu sorunun yanıtını o kaynaklarda inancınıza uygun yöntemlerle aramaktan alıkoymaz. Bilimsel olmayan yöntemlerle bulacaklarınız “bilimsel” olmaz ama bu da sizi üzmemelidir).

Bilimsel teoriler (bu örnekte Darwinist ve benzeri teoriler) inançları sarsmak / yıkmak / etkilemek amacıyla ortaya konmamıştır. Bu teorilerle ilgilenen, bunu çalışma alanı olarak seçen tüm bilim insanlarını inançsız / dinsiz olarak görmek, bilgisizliktir.

İnancını bilimle doğrulamak isteyip bunu başaramayanların, kendi hatalarının faturasını bilim insanlarına çıkarması en hafif deyimiyle haksızlıktır. Bilimle doğrulanmaya gereksinim duyan inanç, eksiktir.

Bilimsel bulgulara “inanmayanlar”; bu bulgulara “inananların” inancına saygı göstermek zorunda değil midirler? (Dikkat, bu bilimsel bir soru değildir!)

Hafifçe konu dışı ama, “ilim” sözcüğünün ikibin yıl önceki ortadoğuda taşıdığı anlam ile “bilim” sözcüğünün 20nci, 21inci yüzyılda taşıdığı anlamları “aynı” sanmak da insanı yanlışlara götürebilir… “Bilimsel” yanlışlara tabii!