İftarlık Gazoz.

Geçenlerde İftarlık Gazoz filmini izledim. Filmin bir adının da 61 Gün olduğunu sonra öğrendim. Oniki Eylül’ü yaşamış herkesin, içinde kendi yaşadıklarından izler bulabileceği film, 1970’lerde başlayıp 1980’de sonlanan bir dönemde Anadolu’da nelerin nasıl değiştiğini sergiliyordu. İnanç, düşünce, yaşam tarzı farklılıklarına karşın bir arada yaşayabilen insanların nereden nereye yuvarlandığını bir ilkokul öğrencisinin baktığı yerden izlerken gülümseten ve göz yaşartan anlar birbirini izledi. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı karakterde, çelişkilerini ayaklarına dolaştırmadan yaşayabilen tipik bir Anadolu insanı vardı. Berat Efe Parlar’ın oynadığı çocuk karakter, büyüyünce kim olacağımızı belirleyenin teori ile pratik arasındaki aşılmaz uçurum karşısında takındığımız tavır olduğunu gösteriyordu.

İftarlık Gazoz, konusu, oyuncuları, renkleri, müziği ve çekildiği ortamla sıradışı, kaliteli bir filmdi ama bittiğinde bir başyapıt izlemiş gibi olmadım. Kaçırılmış bir fırsattı gördüğüm. Sıradan bir seyirci olarak filmi yer yer uzatılmış, sündürülmüş buldum. Bunun yanında, az işlenmiş, eksik/yarım bırakılmış kısımlar var diye de düşündüm. Neredeyse yönetmenin yarım bıraktığı bir filmi başkaları özensizce montajlayıp piyasaya çıkarmış gibi. Sinemada, binlerce yılın geçişi (Kubrick’in 2001 Uzay Yolu Macerasının ilk sahnelerindeki gibi) saniyeler içinde anlatılabilirken, İftarlık Gazoz’un kimi sahnelerinin zorlama yinelemelerle neredeyse ağır çekim gibi uzatılmış olması filmin temposunu yok etmiş. Son anda kesilip çıkarılmış sahneler olduğu izleniminden de kurtulamadım.

Yönetmen Yüksel Aksu’nun bunları fark etmemiş olduğunu düşünemiyorum. Sorunların senaryodan kaynaklanması da pek olası görünmüyor. Yapımcının bir etkisi varsa onun da filmi gereksiz uzatmaktan ne kazancı olabileceğini anlamıyorum. Filmi televizyonda izlediğim dikkate alınırsa, tüm bu sorunlardan elinde makasla televizyon kanalının koridorlarında dolaşan bir haddini bilmez sorumlu olabilir diye düşünüyorum. Sonuçta, Yüksel Aksu oturup bu filmin 30-35 dakika daha kısa süren ama daha doyuran bir “director’s cut” versiyonunu yapsa ne güzel olurdu demek geliyor içimden. Koşa koşa seyrederdim yeniden! Yeniden.

 

Advertisements

Yeraltı. Zeki Demirkubuz’un Filmi.

Müzikte, “Vivaldi’nin Bir Teması Üzerine Çeşitlemeler”, “Bizet’nin Carmen Fantezisi Üzerine Çeşitlemeler”, “Bach’ın …” gibi yapıtlarla sık karşılaşırız. Gün olur bunları, temel aldıkları yapıttan da yukarıya koyarız…

Demirkubuz “Yeraltı”da bir edebiyat yapıtını sinemaya taşıdığı için ikisi arasında karşılaştırma yapmak, onları tartıya çıkarmak söz konusu değil. Bu film için, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” adlı uzun öyküsünde konu edilen insanlık durumunun başka bir sanatın yöntemleri ve yaklaşımıyla yüzyılımıza taşınması demek gerek. O yüzyıldan bu güne değil, insanın insan olduğu dönemlerden günümüze dek uzanan bu açmaz nedir? Engin Günaydın’ın övülesi biçimde canlandırdığı kahramanımızın sözleriyle, “iyi olmaya çalışmak ama bir türlü yapamamak”. (Bu, size tanıdık gelmediyse; hemen -zaten açık olan- televizyonunuza dönüp ilk diziye takılabilirsiniz).

Yeraltı

Nasıl tanımlarsak tanımlayalım (dinsel, ahlaksal, ideolojik), insanlarda “iyi” diye adlandırdığımız, övdüğümüz, saygı duymaya hazır olduğumuz bir duruş hep var. Çocuklarımıza aktarmaya çalıştığımız,  olamadığımız halde onlardan beklediğimiz… Sigarasını çocuğundan saklayarak içen ana babalar gibi; “iyi olamadığını” gizleyerek ondan iyi olmasını beklemek… Başarısızlığımıza şaşmamalı!

Sorular geliyor akla. İyi olmak bu kadar zorsa; acaba tanımında mı hata yapıyoruz? İnsan -nasıl tanımlarsak tanımlayalım- iyi olması mümkün olmayan bir kumaştan mı yapılmıştır? İyi olma çabası bir takıntı mıdır yalnızca? Bir arınma çabası? Bir serap? Bir utopya? Kendimize sorup, çoğu kez yalan söyleyerek savuşturduğumuz soru, bir de : Ben, iyi miyim?

Özde (ne demekse?) “iyi” olduğunu duyumsadığımız kahramanımız, filmde defalarca rezil olur. Yalnızca aşağılanmakla kalmaz, kendini aşağılatmayı seçer. İyi olamadığı, iyi olarak kabul görmek için yapması gerekenleri yapamadığı için kendini cezalandırmak ister gibidir. Yalan söyler, sözünü tutmaz, başkalarını ve kendini mutsuz eder… Buna karşın, kendinde göremediği iyilik gelip onu bulur. İyilik vardır; sevginin bir türü, bir yansıması olarak… Sorun; nasıl tanımlandığında, nasıl arandığında, hangi sularda hangi oltayla avlandığında değildir. İyilik, onu arayandan bağımsız olarak varolur ve yaşamlarımıza dokunup dokunup geldiği yere gider. Onu kovalamak, “iyi olmak için” gayret göstermek, insanı iyi yapabilir mi bilinmez ama, kolayca mutsuz eder. Çünkü iyiliğe; dürüstlük ve tutarlılık üzerinden ulaşmak belki de olanaksızdır… Her iki yapıtta da üstü örtülü olarak sözü edilen, aslında, iyiliğin doğasına ilişkin şu tez bence : İyi olmayı doğruluk, dürüstlük, ilkelilik, sözüne sadık ve tutarlı olmak üzerinden tanımlayanlar; kendilerinde bu erdemlerin eksikliğini kabullenmekte zorlanırlar. Kimi buna aldırmadan yoluna devam eder, kimi -kahramanımız gibi- varoluşunu sorgulamak zorunda kalır. Kulağa romantik de gelse, çözüm aslında basittir (!): İyilik, sevgi üzerinden tanımlanmalıdır. Karşılıksız, koşulsuz, beklentisiz… Bu, insanın önce kendini sevmesiyle mümkündür… Böylece, kısır döngümüzün başına dönüyoruz sanki: Zayıf, korkak, tutarsız, yalancı, çıkarcı olduğunun farkında olan insan; kendini nasıl sevebilir?

Demirkubuz’un kendine özgü sinema diliyle ustaca kotardığı bu film, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlarını -geç de olsa- daha iyi anlamamı sağladı.

Dostoyevski’ye, Demirkubuz’a ve içimi görmeme yardım edenlere teşekkür ediyorum.

Bulut Atlası

Filme giderken yalnızca Wachowski’lerin filmi olduğunu, filmde Tom Hanks dahil pek çok ünlünün yer aldığını, uzun ve fantastik bir film olduğunu biliyordum. İzledikten bir saat sonra da bu notları yazıyorum; başkalarının izlenimlerinden etkilenmemek için…

Ayrı ayrı çekilmiş dört film kurguda birleştirilmiş … gibi! Kuşku yok ki, bunları bağlayan -zoraki- öğeler de senoryaya eklenmiş… Geçmişten geleceğe uzanan zaman çizgisi üzerinde ileri geri hareket ediyoruz işte… Film hakkında en sonda söylenecek olanı başta söyleyeyim: Bol krema, azıcık pasta!

Mesajı olan ve -seyircinin zor anlayacağı düşüncesiyle olsa gerek- mesajını defalarca yineleyen bir film bu. Tam bir Hollywood işi, aşırı cafcaflı ve her yanı klişe dolu… Sıkılmadan seyrediliyor gibi olması (uzunluğu da dikkate alındığında) bir başarı sayılır mı bilmiyorum. Bence, “mesaj” çok daha kısa, allanıp pullanmamış, teknoloji soslarına bulanmamış bir filmcikle verilebilirdi. Gene de hakkını vermek gerek; filmde polisiye var, “action” var, intihar var, “gay” var, sevişme sahnesi var, kovalamaca var, zenci-beyaz durumları, geçmiş-gelecek gidiş gelişleri, iyi adam-kötü adam tripleri, sevimli reklam filmi bebecikleri,  bilim kurgu tadları var… Var oğlu var! Sanki filme değil de; hem kahvaltı, hem öğle yemeği, hem akşam yemeği yemeğe gitmişsiniz ve hepsini önünüzdeki tabağa (olmadı, tepsiye) doldurmanız gerekmiş gibi!

Hiç mi iyi bir şey yoktu diye düşündüğümde belki oyunculuklar iyiydi diyebilirim. Onların da pek zorlandığını sanmıyorum. Tom Hanks ve Hale Berry çokça göründüler. Hugh Grant’ın seyircisi onu bulabildi mi bilmiyorum! Susan Sarandon oradaydı, Matriks’in kötü adamı Hugo Weaving de! Hemen herkes birkaç karakteri birden oynuyordu; bunun sanatsal önemini pek kavrayamadığımı itiraf ediyorum… Ha, bir de müzik var: Bulut Atlası Altılısı. O da iyiydi!

Sonuç : Keşke, Paul Thomas Anderson’un yan salonda oynayan “Master”ına gitseydik 😦

—————————————————————————————————————————————-

This is a small note on the Movie “Cloud Atlas”. I can categorize my impression as “negative”, in short.  A rather  ordinary Hollywood production… Passing Paul Thomas Anderson’s “Master” to watch this particular movie was a mistake. (And, I say this even without watching the former).

Pina. A movie by Wim Wenders on Pina Bausch, a choreographer.

This “documentary movie” is full of charm and motion as well as drama.
Not surprisingly; Wim Wenders, the director of Wings of Desire, has made a movie which is not only pleasing to the eyes and ears but also to minds…

The soundtrack with compositions from Jun Miyake and Thom Hanreich, among others, can be listened to on its own.

Wenders used Wuppertal, Bausch’s home brilliantly in many scenes; contrasting moving dancers against concrete, steel and glass. Most, if not all, dance scenes are simply unforgettable. The original is in 3D, try and watch it if you can…

In Time. The Movie.

Written, produced and directed by Andrew Niccol.
Played by Justin Timberlake and Amanda Seyfried.

This is a slightly juvenile, part Robin Hood, part science fiction drama. There is also action and love. A good mixture, one might say! Apart from a few rather small glitches, the film is both engaging and entertaining; more than enough merits for a film that was not meant to be a masterpiece, anyway.
The colors and the mood of the film is managed perfectly without anything unfitting; thanks to master Roger Deakins.
Timberlake plays his Robin Hood part nicely as if he has always been a movie star. Amanda Seyfried fits her role beautifully.
Andrew Niccol (of the lovely Gattaca and extraordinary Truman Show) directs his project (from writing to executing) easily. Rather too easily perhaps… The storyline and the ending seems to aim to attract more cash than thought… This may be a pity though; a modern day Robin Hood story might well be a more solid and mature criticism of capitalism. On the other hand, I do realize that expecting a Hollywood film to be anti-capitalist is unrealistic.
All in all; this is a nice, little futuristic action which never looses the interest of a casual viewer…

Contagion, The Movie

Directed by Steven Soderbergh.

The only thing that is above average for this Hollywood production is, perhaps, its cast. We have watched the movie almost unintentionally as I was too lazy to check if the film we had, in fact, been trying to watch was on there at that particular theater, at the time…

This is a boring, fairly ordinary film. A drama? Well, perhaps a bit. A thriller? Absolutely no! A love affair? Not sure, really! An action movie? Definitely no! Something philosophical? Oh no, for God’s sake!

What else could it be? Ask Mr. Soderbergh!

What about the relatively high IMDB score? That tells more about the people who vote there!

Oh! There is just one thing that is really good about the film: This is story of a disaster affecting whole of the world with millions dead. And yet, we do NOT see the President of the US! I must say this is really, really great. Still, I doubt if The Academy gives an award for that 😉

Bir Zamanlar Anadoluda / Once Upon a Time in Anatolia

Bir Zamanlar Anadoluda / Once Upon a Time in Anatolia
Yöneten: Nuri Bilge Ceylan

Tümü 8-10 saate sığan bir olay örgüsünü 3 saatlik bir filmde sergilemiş Ceylan.
Macera arayanlara göre değil! İlk yarısı tümüyle karanlıkta geçen film; birbirini yansılayan, iç içe geçmiş,
her biri izleyenlerin zihninde ayrı yönlerde ilerleyip kimbilir nerelere uzanan birkaç öyküyü harmanlıyor.
Bir anlamda kadınsız olan film, başka bir anlamda hemen tümüyle kadınlar üzerine.
Senaryodan oyunculuğa, ışıktan sese kusursuz olmayan bir öğesi yok filmin.
İnsanın, izlerken filme karışası geliyor; film insanın içine karışıyor/işliyor zaten.

“Kadınlar çok zalim olabiliyor, doktor” diyor savcı, filmin bir yerinde.
Erkekler de öyle… Hatalar, pişmanlıklar, bitmeyen hesaplaşmalarla eziliyoruz hepimiz.
Gene de umut, hiç değilse bir olasılık olarak, var gibi görünüyor.
Yoksa, nasıl yaşanır?