Yeraltı. Zeki Demirkubuz’un Filmi.

Müzikte, “Vivaldi’nin Bir Teması Üzerine Çeşitlemeler”, “Bizet’nin Carmen Fantezisi Üzerine Çeşitlemeler”, “Bach’ın …” gibi yapıtlarla sık karşılaşırız. Gün olur bunları, temel aldıkları yapıttan da yukarıya koyarız…

Demirkubuz “Yeraltı”da bir edebiyat yapıtını sinemaya taşıdığı için ikisi arasında karşılaştırma yapmak, onları tartıya çıkarmak söz konusu değil. Bu film için, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” adlı uzun öyküsünde konu edilen insanlık durumunun başka bir sanatın yöntemleri ve yaklaşımıyla yüzyılımıza taşınması demek gerek. O yüzyıldan bu güne değil, insanın insan olduğu dönemlerden günümüze dek uzanan bu açmaz nedir? Engin Günaydın’ın övülesi biçimde canlandırdığı kahramanımızın sözleriyle, “iyi olmaya çalışmak ama bir türlü yapamamak”. (Bu, size tanıdık gelmediyse; hemen -zaten açık olan- televizyonunuza dönüp ilk diziye takılabilirsiniz).

Yeraltı

Nasıl tanımlarsak tanımlayalım (dinsel, ahlaksal, ideolojik), insanlarda “iyi” diye adlandırdığımız, övdüğümüz, saygı duymaya hazır olduğumuz bir duruş hep var. Çocuklarımıza aktarmaya çalıştığımız,  olamadığımız halde onlardan beklediğimiz… Sigarasını çocuğundan saklayarak içen ana babalar gibi; “iyi olamadığını” gizleyerek ondan iyi olmasını beklemek… Başarısızlığımıza şaşmamalı!

Sorular geliyor akla. İyi olmak bu kadar zorsa; acaba tanımında mı hata yapıyoruz? İnsan -nasıl tanımlarsak tanımlayalım- iyi olması mümkün olmayan bir kumaştan mı yapılmıştır? İyi olma çabası bir takıntı mıdır yalnızca? Bir arınma çabası? Bir serap? Bir utopya? Kendimize sorup, çoğu kez yalan söyleyerek savuşturduğumuz soru, bir de : Ben, iyi miyim?

Özde (ne demekse?) “iyi” olduğunu duyumsadığımız kahramanımız, filmde defalarca rezil olur. Yalnızca aşağılanmakla kalmaz, kendini aşağılatmayı seçer. İyi olamadığı, iyi olarak kabul görmek için yapması gerekenleri yapamadığı için kendini cezalandırmak ister gibidir. Yalan söyler, sözünü tutmaz, başkalarını ve kendini mutsuz eder… Buna karşın, kendinde göremediği iyilik gelip onu bulur. İyilik vardır; sevginin bir türü, bir yansıması olarak… Sorun; nasıl tanımlandığında, nasıl arandığında, hangi sularda hangi oltayla avlandığında değildir. İyilik, onu arayandan bağımsız olarak varolur ve yaşamlarımıza dokunup dokunup geldiği yere gider. Onu kovalamak, “iyi olmak için” gayret göstermek, insanı iyi yapabilir mi bilinmez ama, kolayca mutsuz eder. Çünkü iyiliğe; dürüstlük ve tutarlılık üzerinden ulaşmak belki de olanaksızdır… Her iki yapıtta da üstü örtülü olarak sözü edilen, aslında, iyiliğin doğasına ilişkin şu tez bence : İyi olmayı doğruluk, dürüstlük, ilkelilik, sözüne sadık ve tutarlı olmak üzerinden tanımlayanlar; kendilerinde bu erdemlerin eksikliğini kabullenmekte zorlanırlar. Kimi buna aldırmadan yoluna devam eder, kimi -kahramanımız gibi- varoluşunu sorgulamak zorunda kalır. Kulağa romantik de gelse, çözüm aslında basittir (!): İyilik, sevgi üzerinden tanımlanmalıdır. Karşılıksız, koşulsuz, beklentisiz… Bu, insanın önce kendini sevmesiyle mümkündür… Böylece, kısır döngümüzün başına dönüyoruz sanki: Zayıf, korkak, tutarsız, yalancı, çıkarcı olduğunun farkında olan insan; kendini nasıl sevebilir?

Demirkubuz’un kendine özgü sinema diliyle ustaca kotardığı bu film, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlarını -geç de olsa- daha iyi anlamamı sağladı.

Dostoyevski’ye, Demirkubuz’a ve içimi görmeme yardım edenlere teşekkür ediyorum.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s