Evrim ve Biz / The Evolution and Us

Evrim süreci, gözlem süresi ömrü ile sınırlı bir insan ölçüt alındığında, akıl almaz derecede yavaş işliyor. Az kullanılan bir organın küçülüp yok olması binlerce, yüzbinlerce yıl sürüyor. Bir özelliği ortam koşullarına uyan bireylerin -ortamın öyle kalmakta devam etmesi durumunda- soylarının diğerlerine baskın olması da binlerce yıla taşıyor. Bu sayede, yeryüzü yaşamının belli bir anında, ortamdaki canlıların ‘seçilmiş’ olduklarını söyleyebiliyoruz. Bize duyumsayamayacağımız kadar yavaş gelse de, evrim kesintisiz sürüyor; bu, kendiliğinden gerçekleşen, önünü kesemeyeceğimiz bir durum. Yavaşlatabileceğimizden kuşkuluyum. (Hem bunu neden isteyelim ki?). Ama, günümüzün teknolojik olanakları ile, evrim sürecini hızlandırmak değilse bile karıştırabileceğimize inanmaya hazırım! Genetik mühendisliğinin varlık nedeni bu değil mi?
Evrim, ortamdaki canlıların o ortama uygun olduklarının bir kanıtı aynı zamanda. Ortam, evrimsel bağlamda çok hızlı değiştiğinde, bu kanıttan yoksun kalıyoruz. Ortamdaki canlılar, yanmakta olan bir ormandan kaçmaya çalışan kaplumbağalar gibi, o an orada olmalarına karşın ortam koşullarına uygun olmayabiliyorlar. İnsan ömrü, evrim hızına göre göz açıp kapama kadar bile olmayan bir süre. Orman yangını örneğinde, bunu bir fotoğraf karesine indirgeyebiliriz. Sınırlı bilgisi olan bir gözlemci için, yanan ormandaki kaplumbağanın fotoğrafı; onun o ortamda yaşayabileceğinin kanıtı olacaktır. Oysa, evrime çok yukarıdan -diyelim ki ilahi bir açıdan- bakan bir gözlemci için o sahne, kaydedilmeye bile değmeyecek önemsiz ve anlık bir değişimdir.
Bildiğimiz kadarıyla yeryüzündeki en akıllı yaratık olan; tüm diğerlerine, yalnızca canı o an öyle istediği için zarar verebilme yeteneği bulunan ‘insan’ açısından durum nedir? İnsan, insan olalı daha o kadar az oldu ki! Bedenimizin daha iki ayak üstünde yürümeye tam olarak uyum sağladığına bile kuşku ile bakanlar var. Diyorlar ki, bel ağrılarının yaygınlığı bir ölçüde de buna bağlıymış. Yüzbin yıl sonranın insanı -olursa!- daha az bel ağrısı çekecek belki! Bilişsel işlevlerimizin organlarımızdan daha mı hızlı daha mı yavaş uyum sağladığını bilmiyoruz. Küçük topluluklar halinde yaşamaya başlayalı daha birkaç bin yıl olmuş. Kentlerde dip dibe, burun buruna yaşayalı belki bin yıl. Kent içi otobüslere, metro trenlerine tanımadığımız, kimini hiç görmediğimiz insanlarla tıkış tıkış doluşmaya başlayalı belki yüz küsur yıl. Sürdürelim bunu: Haftanın beş günü sabah 08:00 akşam 17:00 saatleri arasında başkaları ile birlikte bir işyerinde çalışıp, Cumartesi günleri alışveriş yapmaya, Pazar günleri ailece sinemaya gitmeye başlayalı 50 yıl. Peki, hafta (acaba o ne zaman girdi yaşantımıza?) içi akşamları televizyon karşısına geçip; kendini akıllı, biz bön sananların renkli tuzağına gönüllü tutsak olmaya ne zaman başladı bu gezegenin hemen her köşesindeki kadın, erkek ve çocuklar? Ne zamandır şişmanlıyoruz? Ne zamandır İnternet adındaki bir büyücünün ülkesinde kendimizi yitirip yitirip buluyoruz?
Birbirimizi biraz görünüşten, biraz kokudan tanıdığımız çağın üzerinden ne kadar geçti ki; şimdi bakışlardan, sözlerden, susuşlardan tanımaya çalışıyor da başarısızlıklarımızı açıklamada çaresiz kalıyoruz? Daha dün, çocuklar bir-iki yıl annelerinin memesini emip sonra günler boyu kendi başlarına olmuyorlar mıydı? Yaşlılarla gençlerin birlikte yaşadıkları, yükleri ve besinleri paylaştıkları dönem çok mu geride kaldı? Sözü çok dolaştırmayayım: Evrim bizi bu kadar yoğun bir uyarı yağmuruna hazırladı mı? Çalar saat, cep telefonu, televizyon, korna, kravat, otomobil, doğal gaz, elektrik, kitap, tükenmez kalem, asfalt, asansör, uçak, tank, denizaltı, lunapark, tren, uzaktan kumanda… Evrim gözlüğüyle bakınca, insanların pazar yerlerinde bir araya gelip yumurta verip buğday aldıkları zamandan bu güne geçen süre, bir göz kırpma kadar. Gözümüzü açtığımızda, süpermarketteyiz; ceket, pantolon, CD, mikser, mısır gevreği, ton balığı, elektrik süpürgesi, digital fotoğraf makinesi, floresan ampul… Süpermarket arabasının tekerleğini daha dün bulmuştuk oysa!
Son birkaç yüzyılda ürettiğimiz onca bilgiye, onca sanat ürününe ve insanlar için yaşamı her gün daha kolaylaştırıyor gibi görünmemize rağmen, evrimin saatini kurcalamakla hata ediyor olabiliriz. Bu gün burada olmaya hazır değildik. Ağaçlardan erken inmemiz hataydı, mağaraları bu kadar çabuk bırakmamız da. Meyva ağacı dikmek için biraz daha bekleyebilirdik, sallarla kayıklarla oradan oraya gitmek için, odalarından birbirine geçilen evlerde yaşamak için, kendimize tanrılar yaratmak için… Beklemeliydik. Doğa şimdi bizi; asık yüzümüz, şişen bedenimiz, incelen zevkimiz, doymak bilmeyen arzularımızla, mutsuz olduğumuzun bile farkına varmadan sürüklendiğimiz bu yaşamla cezalandırıyor.

Evrim süreci, gözlem süresi ömrü ile sınırlı bir insan ölçüt alındığında, akıl almaz derecede yavaş işliyor. Az kullanılan bir organın küçülüp yok olması binlerce, yüzbinlerce yıl sürüyor. Bir özelliği ortam koşullarına uyan bireylerin -ortamın öyle kalmakta devam etmesi durumunda- soylarının diğerlerine baskın olması da binlerce yıla taşıyor. Bu sayede, yeryüzü yaşamının belli bir anında, ortamdaki canlıların ‘seçilmiş’ olduklarını söyleyebiliyoruz. Bize duyumsayamayacağımız kadar yavaş gelse de, evrim kesintisiz sürüyor; bu, kendiliğinden gerçekleşen, önünü kesemeyeceğimiz bir durum. Yavaşlatabileceğimizden kuşkuluyum. (Hem bunu neden isteyelim ki?). Ama, günümüzün teknolojik olanakları ile, evrim sürecini hızlandırmak değilse bile karıştırabileceğimize inanmaya hazırım! Genetik mühendisliğinin varlık nedeni bu değil mi?

Evrim, ortamdaki canlıların o ortama uygun olduklarının bir kanıtı aynı zamanda. Ortam, evrimsel bağlamda çok hızlı değiştiğinde, bu kanıttan yoksun kalıyoruz. Ortamdaki canlılar, yanmakta olan bir ormandan kaçmaya çalışan kaplumbağalar gibi, o an orada olmalarına karşın ortam koşullarına uygun olmayabiliyorlar. İnsan ömrü, evrim hızına göre göz açıp kapama kadar bile olmayan bir süre. Orman yangını örneğinde, bunu bir fotoğraf karesine indirgeyebiliriz. Sınırlı bilgisi olan bir gözlemci için, yanan ormandaki kaplumbağanın fotoğrafı; onun o ortamda yaşayabileceğinin kanıtı olacaktır. Oysa, evrime çok yukarıdan -diyelim ki ilahi bir açıdan- bakan bir gözlemci için o sahne, kaydedilmeye bile değmeyecek önemsiz ve anlık bir değişimdir.

Bildiğimiz kadarıyla yeryüzündeki en akıllı yaratık olan; tüm diğerlerine, yalnızca canı o an öyle istediği için zarar verebilme yeteneği bulunan ‘insan’ açısından durum nedir? İnsan, insan olalı daha o kadar az oldu ki! Bedenimizin daha iki ayak üstünde yürümeye tam olarak uyum sağladığına bile kuşku ile bakanlar var. Diyorlar ki, bel ağrılarının yaygınlığı bir ölçüde de buna bağlıymış. Yüzbin yıl sonranın insanı -olursa!- daha az bel ağrısı çekecek belki! Bilişsel işlevlerimizin organlarımızdan daha mı hızlı daha mı yavaş uyum sağladığını bilmiyoruz. Küçük topluluklar halinde yaşamaya başlayalı daha birkaç bin yıl olmuş. Kentlerde dip dibe, burun buruna yaşayalı belki bin yıl. Kent içi otobüslere, metro trenlerine tanımadığımız, kimini hiç görmediğimiz insanlarla tıkış tıkış doluşmaya başlayalı belki yüz küsur yıl. Sürdürelim bunu: Haftanın beş günü sabah 08:00 akşam 17:00 saatleri arasında başkaları ile birlikte bir işyerinde çalışıp, Cumartesi günleri alışveriş yapmaya, Pazar günleri ailece sinemaya gitmeye başlayalı 50 yıl. Peki, hafta (acaba o ne zaman girdi yaşantımıza?) içi akşamları televizyon karşısına geçip; kendini akıllı, biz bön sananların renkli tuzağına gönüllü tutsak olmaya ne zaman başladı bu gezegenin hemen her köşesindeki kadın, erkek ve çocuklar? Ne zamandır şişmanlıyoruz? Ne zamandır İnternet adındaki bir büyücünün ülkesinde kendimizi yitirip yitirip buluyoruz?

Birbirimizi biraz görünüşten, biraz kokudan tanıdığımız çağın üzerinden ne kadar geçti ki; şimdi bakışlardan, sözlerden, susuşlardan tanımaya çalışıyor da başarısızlıklarımızı açıklamada çaresiz kalıyoruz? Daha dün, çocuklar bir-iki yıl annelerinin memesini emip sonra günler boyu kendi başlarına olmuyorlar mıydı? Yaşlılarla gençlerin birlikte yaşadıkları, yükleri ve besinleri paylaştıkları dönem çok mu geride kaldı? Sözü çok dolaştırmayayım: Evrim bizi bu kadar yoğun bir uyarı yağmuruna hazırladı mı? Çalar saat, cep telefonu, televizyon, korna, kravat, otomobil, doğal gaz, elektrik, kitap, tükenmez kalem, asfalt, asansör, uçak, tank, denizaltı, lunapark, tren, uzaktan kumanda… Evrim gözlüğüyle bakınca, insanların pazar yerlerinde bir araya gelip yumurta verip buğday aldıkları zamandan bu güne geçen süre, bir göz kırpma kadar. Gözümüzü açtığımızda, süpermarketteyiz; ceket, pantolon, CD, mikser, mısır gevreği, ton balığı, elektrik süpürgesi, digital fotoğraf makinesi, floresan ampul… Süpermarket arabasının tekerleğini daha dün bulmuştuk oysa!

Son birkaç yüzyılda ürettiğimiz onca bilgiye, onca sanat ürününe ve insanlar için yaşamı her gün daha kolaylaştırıyor gibi görünmemize rağmen, evrimin saatini kurcalamakla hata ediyor olabiliriz. Bu gün burada olmaya hazır değildik. Ağaçlardan erken inmemiz hataydı, mağaraları bu kadar çabuk bırakmamız da. Meyva ağacı dikmek için biraz daha bekleyebilirdik, sallarla kayıklarla oradan oraya gitmek için, odalarından birbirine geçilen evlerde yaşamak için, kendimize tanrılar yaratmak için… Beklemeliydik. Doğa şimdi bizi; asık yüzümüz, şişen bedenimiz, incelen zevkimiz, doymak bilmeyen arzularımızla, mutsuz olduğumuzun bile farkına varmadan sürüklendiğimiz bu yaşamla cezalandırıyor.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s